Gündemde mitingler, internet yasakları varken, bunları şimdilik bir kenara atıp beslenme hakkında 3 yazıdan oluşacak bir yazı dizisine başlamış bulunmaktayım. Bu da birincisi. Bugünkü konu, vitamin ve mineraller.
Bundan birkaç sene önce, kendimi tüm zararlı alışkanlıklardan, zararlı fikirlerden bir şekilde kurtulma, tüm saçmalıklarımı ve hatalarımı sorgulama, hayat tarzımı değiştirme kararı aldığımda, iş bunun beslenme ayağına gelmişti. Bütün besin öğelerinin işlevleri hakkında bilimsel kitaplar okuyup, araştırmalar yapıp en önemli ve dikkat etmem gereken vitamin ve minerallerin listesini çıkardım. Sonrasında hangi meyve ve sebzelerden günlük ne kadar yersem bu vitamin ve mineralleri yeterince alacağımı merak ettim. Bu merakımın arkasında bir cinlik yoktu. Herkes gibi ben de sebze ve meyvelerin vitamin deposu olduğunu düşünüyordum. USDA gibi pekçok kuruluşun veritabanına girip, tüm meyve ve sebzelerin 100 gramının günlük vitamin ve mineral ihtiyacımızın ne kadarını karşıladığını araştırdım.
Sonuç tam bir hayal kırıklığıydı. Meyveler, ağaçlardan evimize giren şekerlemeler gibiydi. Kayda değer hiçbir vitaminleri yoktu, sadece şeker doluydular (Kivi, çilek gibi bazı meyvelerin içerdiği C vitaminini gözardı edersek). Sebzelere gelirsek, pekçok kök sebzeler nişastadan başka pek de bir şey içermiyordu. Doğru, yeşil yapraklı sebzeler hemen hemen her vitamin ve mineralden biraz payını almıştı, fakat günlük vitamin ve mineral ihtiyacınızı sebzelerden almaya kalktığınızda, günlük 3 kilo civarı sebze yemeniz gerekiyordu. Örneğin vejeteryanların baş kalsiyum kaynaklarından biri olan ıspanağın 100 gramında, günlük kalsiyum ihtiyacının sadece %10'u bulunuyordu. Yani günde bir kilo ıspanak yerseniz, ancak günlük ihtiyacınıza ulaşabiliyordunuz. Aynı şekilde demir ihtiyacınızı karşılamanız için, günde 700 gram ıspanak yemeniz gerekiyordu.
Bu sonuçlardan sonra, herkese multivitamin tabletlerle yaşamayı öğütleyen Dr. Öz gibi, ilaç takviyesiz vitamin ve mineral ihtiyacımızın giderilemeyeceğini düşünmeye başladım. Ta ki araştırmamı genişletip, aynı işlemi tüm yiyecekler için yapana kadar. Keşfettiğim şey, hiçbir yiyeceğin vitamin ve mineral bakımından, kuruyemiş ve sakatatların yanına bile yaklaşamadığıydı. Örneğin doğanın kalsiyum deposu, ne süt, ne yeşil sebzelerdi. Kalsiyum bakımından en zengin yiyecek, susamdı. Meyvelerden daha az besleyici besin grubu ise tahıllardı. Diyetisyenlerin çokça övdüğü tam tahıl ürünlerinde de, sevgili okuyucular, kayda değer hiçbir vitamin ve mineral yoktur. Yine sağlıklı olduğuyla övünülen tavukta, protein harici besin değeri oldukça düşüktür. Baklagiller, tahıllara göre çok daha yüksek besin değerine sahiptir.
Kıssadan hisse; Doğanın multivitamin hapları, sakatatlar ve kuruyemişlerdir (Susam, keten tohumu gibi tohumları da bu gruba dahil ediyorum). Sebzeler sadece bu iki gruba yardımcı olabilirler ve günde birkaç avuç kuruyemiş, bir iki kaşık tahin, bir iki tabak sakatat yiyen birisine, bir porsiyon yeşil sebze kafidir. Meyvelere gelince, tatlılara nispeten çok daha sağlıklı ve daha az kalori içeren alternatiflerdir, hepsi bu. Hiç sebze ve meyve yemeseniz dahi, vitamin ve mineral bakımından kaybettiğiniz aman aman bir şey olmayacağını söylemeliyim (Aşağıdaki verileri göze aldığınız sürece).
Daha somut konuşmak için, aşağıda bütün veritabanları tarafından doğrulanan verileri yazıyorum. Her besin öğesinin altında, o vitamin ve minerali yüz gramında en çok bulunduran yiyeceği ve bu yiyeceklerin yüz gramının günlük ihtiyacımızı ne kadar karşıladığı bilgisini görüyorsunuz. Bu hesaplama, salt gram üzerindendir, kalori başına ne kadar vitamin/mineral içerdiği hesaplanmamıştır. Örneğin kalsiyum açısından en zengin beisn olan susamın yüz gramında, günlük ihtiyacımızın %100'ünün bulunduğunu görüyorsunuz. Lakin susamın yüz gramı, 600 kaloridir. Kalsiyum açısından fakir olan ıspanaktan bir kilo yerseniz de günlük ihtiyacınızın yüzde yüzünü alırsınız ve bu 600 kaloriden düşük olabilir. Yani kalori başına hesap ettiğinizde, ıspanak daha zengin olabilir. Fakat aşağıdaki bilgi, kalori miktarı hesaba katılmaksızın, yiyeceklerin yüz gramında bulunan günlük ihtiyacımızdır.
Bu araştırmadaki bazı eksiklere değinmek istiyorum. Örneğin, eski insanların kalsiyum kaynağı olan et suyu hakkında güvenilir bir bilgi bulamadım. Ayrıca listeye yumurtayı eklemedim, çünkü her besin, 100 gram üzerinden hesaplandığı için, 100 gram yumurtada hangi vitamin ve mineralden ne kadar olduğunun okuyucuya bir yararı olmazdı, fakat yumurta sarısındaki besin değerlerinin de yüksek olduğunu belirteyim. Ayrıca bunlar ortalama değerlerdir. Ağır spor yapan bir insanın magnezyum gibi bazı minerallere olan ihtiyacı da artacaktır. Veya fazla tuz tüketmeyen birinin potasyum ihtiyacı da potasyum-sodyum dengesinie göre azalabilir.
İşte liste.
Mineraller
Potasyum
Kuru barbunya / fasulye: %40
Kuru kayısı / şeftali: %30
Antep fıstığı: %30
Kestane / badem: %20
Dereotu: %20
Bakır
Karaciğer: %480
Susam: %200
Fındık: %90
Ay çekirdeği:%90
Ceviz: %80
Demir
Dalak: %250
Susam: %80
Kabak çekirdeği: %80
Tavuk ciğeri: %50
Kuru barbunya / fasulye: %45
Fosfor
Kabak/ay çekirdeği: %115
Keten tohumu: %70
Susam: %65
Badem/antep fıstığı: %50
Beyin: %40
Çinko
Kabak çekirdeği/susam: %50
Ay çekirdeği/keten tohumu: %35
Kırmızı et: %40
Tavuk ciğeri + yüreği: %40
Ceviz/badem: %20
Kalsiyum
Susam: %100
Badem: %25
Keten tohumu: %25
Dereotu: %20
Magnezyum
Kabak çekirdeği: %135
Keten tohumu: %100
Susam: %90
Badem: %70
Fındık/kuru fasulye: %45
Vitaminler
B-12
Karaciğer: %1000
Böbrek: %460
Tavuk ciğeri: %280
Balık (Hamsi/palamut): %145
Dalak: %100
Riboflavin
Böbrek: %170
Karaciğer: %160
Tavuk ciğeri: %105
Badem: %60
Dana yüreği: %50
A vitamini*
Karaciğer: %340
Tavuk ciğeri: %220
Böbrek: %30
E vitamini
Badem: %130
Ay çekirdeği: %130
Fındık: %75
Yer fıstığı: %40
Kuru kayısı: %20
Niyasin
Karaciğer: %65
Yer fıstığı: %60
Tavuk: %55
Tavuk ciğeri: %50
Balık (Palamut/hamsi): %45
Dalak: %40
D vitamini**
Balık (Palamut/hamsi): %90
Tiyamin
Keten tohumu: %110
Antep fıstığı: %60
Susam: %55
Kuru fasulye: %50
Yer fıstığı: %45
B6
Antep fıstığı: %85
Karaciğer: %55
Tavuk ciğeri: %45
Ay çekirdeği/susam: %40
Böbrek: %30
C vitamini
Maydanoz: %220
Kırmızı biber: %210
Kivi: %160
Çilek / kırmızı lahana: %100
Dalak / portakal: %90
*Bazı sebzeler A vitamini açısından yüksek görünse de bunu listeye eklemedim. Çünkü bitkisel ürünlerden alınan A vitamininin emilimi, kişiden kişiye değişiyor. Bunu bir sonraki yazımda detaylandıracağım.
**D vitaminini karşılamanın en iyi yolu güneştir.
Not: Bu yazı kesinlikle meyve ve sebzelerin sağlıksız olduğunu iddia etmemektedir. Sadece, onları yeme nedeninin vitamin ve mineral olduğunu öne sürmenin yanlış olduğunu, kuruyemiş ve hayvani gıdaların kombinasyonuyla vitamin ve mineral ihtiyacımızın çok daha kolay giderilebileceğini açıklamaktadır. Sakatatlara ve hayvansal gıdalara yönelik eleştirilere ileriki yazılarda değinilecektir.
Bir dahaki sefere "X meyvesini yiyin, tonla vitamin ve mineral var" denildiğinde, "hangi vitamin?" diye sorun. Spesifik bir yanıt almayı başarırsanız, o vitaminin günlük ihtiyacımızın ne kadarının o meyvede olduğunu sorun. Cevap alamazsanız da kendiniz araştırın. O meyve veya sebzede, "tonla vitamin ve mineral" olmadığını göreceksiniz.
8 Mayıs 2011 Pazar
29 Nisan 2011 Cuma
Politik Şiddet ve Orospu Çocukları
Yazımın başlığından dolayı hayat kadınlarından özür diliyorum. Orospu çocuğundan kastım bizzat kadınların fuhuşa zorlandığı veya çocuğuna bakabilmek için patronu tarafından uğradığı sözlü, fiziksel tacizlere, tecavüzlere göz yummak zorunda bırakıldığı bu sistemin en azılı kan emicileri ve onların aynı sistemden nemalanan mirasyedi çocuklarıdır.
Günlerdir radyolardan, televizyon kanallarından, gazete bayilerinin önünden geçerken gördüğüm gazetelerden, İngiltere prensi William'ın "destansı" düğünü hakkında duyuyor, nasıl tonla para harcandığını ballandıra ballandıra anlatan demokrat liberalleri görüyorum. Geceleri de televizyon açık uyurum, bu sabah haberlerden gelen "Keşke Diana da yaşasaydı, oğlunun mürvetini görseydi", "fakir bir ailenin kızı Kate ile bir yardım organizasyonu vasıtasıyla tanışan yardımsever ve mütevazi prensin mucizevi evliliği" gibi seslerle uyandım. "Vah vah" diyerek yataktan kalktığımdan beri bol bol küfretmeye meyilli oluşumun nedenlerinden biri de bu.
Fakat sonunda okuldan eve yürürken, bir beyaz eşya mağazasındaki tezgahtar kızın, bir mini buzdolabının üzerine yarım uzanmış bir şekilde, televizyondaki düğünü şevkle izleyip hayallere daldığını görünce biraz çileden çıktım. Sömürgeci bir krallık, çifte eşlik eden palyaço gibi giyinmiş ve tek başlığına harcanan parayla düzinelerce insanın ölümden kurtarılabileceği onlarca atlı şövalye, dünyadaki gelir eşitsizliğinin sorumlusu bin beşyüz düğün davetlisi kodaman, onlarca halkın topraklarından çalınmış ganimetlerle kurulmuş ülkelerin birindeki bir aristokrasi düğünü. Katedral çıkmış ve böbürlene böbürlene düğüne davet edilmiş, Afganistan'da yüzü parçalanmış askerden, Irak'ta ölmüş bir askerin eşinden bahsediyor. Orada ne işleri olduğunu açıklamak yerine, klasik her devletçinin yapacağı gibi askerlerini övüyor ve oradan bu "kahramanları", devletin ve dolayısıyla krallığın kutsallığıyla özdeşleştiriyor. Bunda büyülenecek ne var? Daha doğrusu, bu manzarayı ağlayarak, öfkeyle mi izlemek gerekir, hayallere dalarak mı? Krallık (Her ne kadar meşrutiyet de olsa) ve aristokrasi denen terimlerin utanç verici olduğu unutuluyor, kralın yardımseverliğinden bahsediliyor. Zizek, en kötü köle sahiplerinin, kölelerine iyi davranan, böylelikle köleliğin masum görünmesine sebep olup köleliğin ömrünü uzatmış köle sahipleri olduğunu söylerken ne kadar da haklıdır.
Bu örnek üzerinden geleceğim konu, politik şiddet. Düşünün ki bir kişi çıkıp prense suikast yapıyor, ya da Buckingham Sarayı'na intihar saldırısı düzenliyor. Olacakları biliyoruz: Derhal bu saldırının arkasında "kötü emellere alet eden" bir örgütün olduğu varsayılacak, bu insan da itiraf ettirmek adına insan dışı işkencelere maruz kalacak, medya derhal diğer suikaste uğramış devlet adamları gibi William'ı yardımsever, masum ve demokrasi yanlısı bir prens olarak resmedecekti. Devlet ve basın organlarının bunu yapması normal, fakat işin kötü tarafı, cahil halk, bu suikastçiye vicdansız bir canavar, yabani bir hayvan gözüyle bakacaktı. Peki gerçek bu mudur?
Hayır, tam tersine, bireysel politik suçlar üzerine yapılan tüm bilimsel çalışmalar, bu suçluların haksızlık ve eşitsizliğe karşı olağanüstü hassas olduklarını gösteriyor. Size bir örnek vereyim: Paris Millet Meclisini, kimsenin ölümüne yol açmasa da, bombalamış, Vaillant isimli kişi. Savunmasına bakın:
"Baylar, birkaç dakika içinde cezamı keseceksiniz, fakat hükmünüzü yediğimde en azından var olan bu toplumu yaralamış olmanın tatminini yaşıyor olacağım. Öyle bir toplum ki, tek bir insan, binlerce aileyi doyurmaya yetecek parayı boş yere harcayabiliyor, öyle bir toplum ki, birkaç birey tüm sosyal varlığı tekeli altına alabiliyor, diğer bir tarafta köpeklerden bile esirgenmeyen ekmeği yüzbinlerce talihsiz bulamıyor, aileler sadece zorunlu ihtiyaç yokluğundan intihar ediyor.
Ah baylar, keşke yönetenler o talihsizlerin arasına bir inseydi. Ama hayır, onların çığlıklarına sağır kesilmeyi tercih ediyorlar. Sanki kader onları yutacak bir uçuruma doğru çekiyor onları, 18. yüzyıl krallığı gibi. Yazık o açlar ordusunun çığlığına sağır kalanlara, yazık o kendilerini üstün sananlar ve aşağılarındakileri ezme hakkını kendinde görenlere. Bir zaman gelecek ki insanlar kasırga gibi kalkacak, sel gibi akacaklar. O zaman sancak direklerine asılmış kanlı başlar göreceğiz.
Sömürülenler arasında, baylar, iki çeşit insan vardır. Birincisi, ne durumda olduklarını ve ne durumda olabileceklerini bilmezler, hayat nasıl gelmişse öyle kabul ederler, köle olmak için doğduklarına inanırlar ve işlerinin karşılığı olarak onlara verilen küçük ücretle memnun olurlar. Fakat bazıları da vardır ki, düşünür, inceler, sosyal eşitsizlikleri keşfeder. Başkalarının çektiği acıları bu denli net görebilmek, onların suçu mu? Ve bu insanlar mücadeleye girişir, popüler suçları sırtlayıp bedelini ödeme pahasına.
Baylar, ben bu ikinci gruptanım. Nereye gittiysem, kapitalin zulmü altında bükülmüş talihsiz bireyler gördüm. Her yerde içinden kanlı gözyaşlarının fışkırdığı aynı yarayı gördüm, uygarlıklığın acısından bıkmış insanların en azından palmiye ağaçlarının gölgesi altında doğayla birlikte yaşayacaklarını düşündüğüm Güney Amerika'nın en ucra köşelerinde bile durum böyleydi. Evet, orada bile, her yerden daha çok, kapitalin bir vampir gibi gelip paryanın son kanını emdiğini gördüm.
Sonra Fransa'ya geri döndüm, ailemin nasıl acı çektiğini görmem için stoklanmış bu ülkeye. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Rezil, korkak bir hayattan bıkmıştım, bombayı bu rezaletin ana sorumlularının mekanına taşıdım.
Benim bombalamamdan yaralananlar tarafından suçlanıyorum. İzin verin dikkatinizi bazı gerçeklere çekeyim, eğer Fransız Devrimi sırasında burjuva, katliamlar yapmasa ve katliamlara neden olmasaydı, hala soyluların hükmü altında olacaklardı. Diğer bir taraftan, Tonquin'de, Madagaskar'da, Dahomey'de yaraladıklarınız ve öldürdüklerinizin sayısını hesaplayın ve buna binlerce, evet, milyonlarca fabrikalarda, mayın yataklarında, kapitalin öğütücü gücünün hissedildiği her yerde ölenleri ekleyin. Aynı zamanda açlıktan ölenleri de ekleyin, ve bunlar hep bizim vekillerimizin onayıyla oldu. Bunlar ortadayken, benim önüme getirilen şikayetler ne kadar da küçük!
Tabi ki onların yaptığı benim yaptığımı yok etmiyor; fakat, yukarıdan aldığımız darbelere karşılık vermemiz bir savunma değil midir? Biliyorum ki bana, bu insanların problemlerini konuşarak dile getirmem, halletmem gerektiğini söyleyeceksiniz. Fakat ne umarsınız ki! Sağırın duyması için çok sesli konuşmanız gerekir. Uzun zamandır tüm konuşmalarımıza hapis cezalarıyla, iple, dipçik darbeleriyle cevap verdiler. Hata yapmayın, benim bombam sadece Vaillant isimli asi bir insanın çığlığı değildi; haklarını arayan, sözü eyleme geçirecek tüm bir sınıfın çığlığıydı. Düşünürlerin fikirleri durdurulamaz; Geçen yüzyılda olduğu gibi, devletin tüm zorlaması Didlot'ların, Voltaire'lerin insanları özgürleştirici fikirleri yaymalarına engel olamadı, yine devletin zorlamaları Rectus'ların, Darwin'lerin, Spencer'ların, Ibsen'lerin, Mirbeous'ların, kitleleri cahil kılan önyargıları kırmasını sağlayacak adalet ve özgürlük üzerine düşüncelerini engelleyemeyecek. Ve bu fikirler, talihsiz insanlar tarafından benimsenip, bende olduğu gibi, başkaldırı eylemleri olarak tomurcuklanacak, ta ki otoritenin yok olduğu ve insanların özgürce, kendi istekleri doğrultusunda organize olabildiği, işlerinin meyvelerinden zevk alabildikleri, önyargı denilen ahlaki hastalıkların ortadan kalktığı, insanların uyum içerisinde yaşayabildiği, arkadaşlarını sevme amaçlarından başka bir hırslarının olmadığı gün gelene dek.
Bitiriyorum, baylar, sözlerimi, hepimizin gördüğü ve hissettiği sosyal eşitsizliklerin olduğu bu toplumun, her gün yoksulluktan dolayı intiharların olduğu bu toplumun, her sokak başında fahişeliğin fışkırdığı bu toplumun, baş anıtlarının hapishaneler ve kışlalar olduğu bu toplumun mümkün olduğu kadar hızla değişmesi gerektiğini, insanlık ırkından hızla yok edilmesinin gerektiğini söyleyerek bitiriyorum. Bu değişim için, hangi araçla olursa olsun, çalışanlara ne mutlu. Benim, otoriteyle düelloya girişmeme neden olan fikir budur fakat bu düelloda sadece kendi ünümü yaraladım ve şimdi onun beni vurmasının zamanı geldi.
Şimdi, baylar, bana vereceğiniz cezaya pek önem vermiyorum, bu duruşmaya mantık gözüyle baktığımda size, maddede kaybolmuş atomlara baktığımda gülümsemekten kendimi alamıyorum, sadece omuriliğinizde biraz uzunluk var diye, bir arkadaşınızı yargılama hakkınızı kendinizde görüyorsunuz.
Ah, baylar, şu duruşmanız ve vereceğiniz karar insanlık tarihinde o kadar küçük ki, hortuma kapılmış ufacık bir nesne gibi, kozmik güçlerin kendini sonsuza kadar yenileme oyunu olarak aynı tarihi ve aynı gerçekleri başlatmak için yok olmaya veya değişmeye mahkum."(1)
Şimdi, bu insanın cahil, canavar, deli olduğunu iddia edebilir misiniz? Tam tersine, ortalama bir insandan çok daha hassas, bilinçli ve analitik bir zekaya sahipti (Bu duruşma sonunda alınan kararla idam edildi). Daha pek çok örnek verebilirim. Politik şiddete bulaşmış, cinayet işlemiş, fakat savunmasında "Hakim bey, amacım kendimi savunmak değil, sadece yaptığımın nedenini açıklamaktır" diye başlayıp, bir çocuk saflığında savunmalar veren, yaptıklarının bedelini ödemiş insanlarla dolu yakın tarihimiz. Yurtdışına gitmeye gerek yok, ülkemizde de yüzlerce örneği var.
Sakın bu yazımdan şiddeti "savunduğum" veya "tavsiye ettiğim" anlamı çıkarılmasın. Sadece, politik şiddeti anlayabiliyorum. Sadece politik şiddet değil, her suçun arkasında sosyolojik bir neden vardır. Evet, işlenen tüm cinayetler, aklımızın almadığı, "bunu yapan insan olamaz" dediğimiz suçların bile derinine indiğimizde arkasında ekonomik eşitsizlik, kutsal saydığımız fakat aslında o kadar sapkın olan kültürümüz veya devlet baskısı yatıyor. Aslında "suç", bir derecelendirilme olayı. Hepimizin içinde bir suçlu var ve sosyolojik, çevresel ve psikolojik faktörler, kimimizi kimimizden daha çok suça meyilli hale getiriyor. Ortada iddia edildiği gibi, "hür irade ile işlenmiş" suçlar yok. Kimse kusura bakmasın, çoğunluğa uyup da bireysel suçluları, özellikle politik suçluları "canavar", "şaşırmış" olarak nitelendiremem. Çünkü suçun neden işlendiğiyle ilgilenmeyen, sadece ne kadar haşmetli olduğunu, suçlu zengin olmadığı sürece, suçluya yaptığı zulümle halkına kanıtlayan kurum zaten var, adı da devlet. Özellikle de halkın canavar olarak gördüğü politik suçluları dışlayamam, çünkü o suçlular, kendisini dışlayan halkı, halkın kendisinden daha çok düşündüğü için o suçu işliyor. Bu düzenin gerçekten değişebileceği gerçeğini görmüş, gerçek özgürlüğün ne demek olduğunu kavramş birey, bunu engellediğini bildiği kurumlara, odaklara, doğru olduğunu düşündüğü yöntemlerle savaş açıyor, bunu yaparken hiçbirimizin gösteremeyeceği bir cesaret gösterip işkenceleri, hayatından olmayı göze alıyor. Halkın ise farkına varmadığı, asıl hırsızın, serbest piyasa (Veya devlet kapitalizmi) aracıyla devlet, asıl katilin, asker ve polis aracılığıyla devlet, asıl tecavüzcünün, ataerkil kültürün en azılı destekçisi olan yine devlet olduğudur.
Vaillant'ın parmak bastığı "konuşarak çözümün imkansızlığı" konusuna değinmek istiyorum. "Demokraside şiddete yer yoktur" gibi saçma sapan bir inanç var. Yani ortam sözde demokratik, o yüzden ne yapıyorsak sözle yapabilir(miş)iz. Özellikle ülkemize bakalım: Meclise girmek için %10 barajını aşmanız gerekiyor; bunun içinse medyadan büyük bir destek toplamanız şart. Çoğunluk tarafından olmamak suç. Devletin gençlere uyguladığı polis şiddeti, gözaltı ve tutuklamadaki aşağılamalar, radikal yazarlara karşı sansür, baskı, medyada çok az yer buluyor ve bunlar hep "yasal". Hani demokraside şiddete yer yoktu? İfade özgürlüğü yok. Sesinizi duyurmak için hoparlöre sahip olmanız gerekiyor fakat hoparlör satın almak yasak. Hoparlörü devletle dövüşerek zorla aldığınızda, bunun adı şiddet oluyor. Ülkenin gelirinin yarısı 30.000 kişinin elinde toplanmışken, geri kalan 80 milyona diğer yarısı bölüştürülüyor. Bu, bir insanlık suçu değil midir? Yani zaten sana, bana, hepimize karşı her gün, şu saniyede işlenen bir suç yok mudur ortada? O halde, mütecaviz, agresör, yani ilk saldıran taraf kimdir? Gerçekten defanstaki taraf kimdir?
Kim suçlu?
Biraz empati.
Günlerdir radyolardan, televizyon kanallarından, gazete bayilerinin önünden geçerken gördüğüm gazetelerden, İngiltere prensi William'ın "destansı" düğünü hakkında duyuyor, nasıl tonla para harcandığını ballandıra ballandıra anlatan demokrat liberalleri görüyorum. Geceleri de televizyon açık uyurum, bu sabah haberlerden gelen "Keşke Diana da yaşasaydı, oğlunun mürvetini görseydi", "fakir bir ailenin kızı Kate ile bir yardım organizasyonu vasıtasıyla tanışan yardımsever ve mütevazi prensin mucizevi evliliği" gibi seslerle uyandım. "Vah vah" diyerek yataktan kalktığımdan beri bol bol küfretmeye meyilli oluşumun nedenlerinden biri de bu.
Fakat sonunda okuldan eve yürürken, bir beyaz eşya mağazasındaki tezgahtar kızın, bir mini buzdolabının üzerine yarım uzanmış bir şekilde, televizyondaki düğünü şevkle izleyip hayallere daldığını görünce biraz çileden çıktım. Sömürgeci bir krallık, çifte eşlik eden palyaço gibi giyinmiş ve tek başlığına harcanan parayla düzinelerce insanın ölümden kurtarılabileceği onlarca atlı şövalye, dünyadaki gelir eşitsizliğinin sorumlusu bin beşyüz düğün davetlisi kodaman, onlarca halkın topraklarından çalınmış ganimetlerle kurulmuş ülkelerin birindeki bir aristokrasi düğünü. Katedral çıkmış ve böbürlene böbürlene düğüne davet edilmiş, Afganistan'da yüzü parçalanmış askerden, Irak'ta ölmüş bir askerin eşinden bahsediyor. Orada ne işleri olduğunu açıklamak yerine, klasik her devletçinin yapacağı gibi askerlerini övüyor ve oradan bu "kahramanları", devletin ve dolayısıyla krallığın kutsallığıyla özdeşleştiriyor. Bunda büyülenecek ne var? Daha doğrusu, bu manzarayı ağlayarak, öfkeyle mi izlemek gerekir, hayallere dalarak mı? Krallık (Her ne kadar meşrutiyet de olsa) ve aristokrasi denen terimlerin utanç verici olduğu unutuluyor, kralın yardımseverliğinden bahsediliyor. Zizek, en kötü köle sahiplerinin, kölelerine iyi davranan, böylelikle köleliğin masum görünmesine sebep olup köleliğin ömrünü uzatmış köle sahipleri olduğunu söylerken ne kadar da haklıdır.
Bu örnek üzerinden geleceğim konu, politik şiddet. Düşünün ki bir kişi çıkıp prense suikast yapıyor, ya da Buckingham Sarayı'na intihar saldırısı düzenliyor. Olacakları biliyoruz: Derhal bu saldırının arkasında "kötü emellere alet eden" bir örgütün olduğu varsayılacak, bu insan da itiraf ettirmek adına insan dışı işkencelere maruz kalacak, medya derhal diğer suikaste uğramış devlet adamları gibi William'ı yardımsever, masum ve demokrasi yanlısı bir prens olarak resmedecekti. Devlet ve basın organlarının bunu yapması normal, fakat işin kötü tarafı, cahil halk, bu suikastçiye vicdansız bir canavar, yabani bir hayvan gözüyle bakacaktı. Peki gerçek bu mudur?
Hayır, tam tersine, bireysel politik suçlar üzerine yapılan tüm bilimsel çalışmalar, bu suçluların haksızlık ve eşitsizliğe karşı olağanüstü hassas olduklarını gösteriyor. Size bir örnek vereyim: Paris Millet Meclisini, kimsenin ölümüne yol açmasa da, bombalamış, Vaillant isimli kişi. Savunmasına bakın:
"Baylar, birkaç dakika içinde cezamı keseceksiniz, fakat hükmünüzü yediğimde en azından var olan bu toplumu yaralamış olmanın tatminini yaşıyor olacağım. Öyle bir toplum ki, tek bir insan, binlerce aileyi doyurmaya yetecek parayı boş yere harcayabiliyor, öyle bir toplum ki, birkaç birey tüm sosyal varlığı tekeli altına alabiliyor, diğer bir tarafta köpeklerden bile esirgenmeyen ekmeği yüzbinlerce talihsiz bulamıyor, aileler sadece zorunlu ihtiyaç yokluğundan intihar ediyor.
Ah baylar, keşke yönetenler o talihsizlerin arasına bir inseydi. Ama hayır, onların çığlıklarına sağır kesilmeyi tercih ediyorlar. Sanki kader onları yutacak bir uçuruma doğru çekiyor onları, 18. yüzyıl krallığı gibi. Yazık o açlar ordusunun çığlığına sağır kalanlara, yazık o kendilerini üstün sananlar ve aşağılarındakileri ezme hakkını kendinde görenlere. Bir zaman gelecek ki insanlar kasırga gibi kalkacak, sel gibi akacaklar. O zaman sancak direklerine asılmış kanlı başlar göreceğiz.
Sömürülenler arasında, baylar, iki çeşit insan vardır. Birincisi, ne durumda olduklarını ve ne durumda olabileceklerini bilmezler, hayat nasıl gelmişse öyle kabul ederler, köle olmak için doğduklarına inanırlar ve işlerinin karşılığı olarak onlara verilen küçük ücretle memnun olurlar. Fakat bazıları da vardır ki, düşünür, inceler, sosyal eşitsizlikleri keşfeder. Başkalarının çektiği acıları bu denli net görebilmek, onların suçu mu? Ve bu insanlar mücadeleye girişir, popüler suçları sırtlayıp bedelini ödeme pahasına.
Baylar, ben bu ikinci gruptanım. Nereye gittiysem, kapitalin zulmü altında bükülmüş talihsiz bireyler gördüm. Her yerde içinden kanlı gözyaşlarının fışkırdığı aynı yarayı gördüm, uygarlıklığın acısından bıkmış insanların en azından palmiye ağaçlarının gölgesi altında doğayla birlikte yaşayacaklarını düşündüğüm Güney Amerika'nın en ucra köşelerinde bile durum böyleydi. Evet, orada bile, her yerden daha çok, kapitalin bir vampir gibi gelip paryanın son kanını emdiğini gördüm.
Sonra Fransa'ya geri döndüm, ailemin nasıl acı çektiğini görmem için stoklanmış bu ülkeye. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Rezil, korkak bir hayattan bıkmıştım, bombayı bu rezaletin ana sorumlularının mekanına taşıdım.
Benim bombalamamdan yaralananlar tarafından suçlanıyorum. İzin verin dikkatinizi bazı gerçeklere çekeyim, eğer Fransız Devrimi sırasında burjuva, katliamlar yapmasa ve katliamlara neden olmasaydı, hala soyluların hükmü altında olacaklardı. Diğer bir taraftan, Tonquin'de, Madagaskar'da, Dahomey'de yaraladıklarınız ve öldürdüklerinizin sayısını hesaplayın ve buna binlerce, evet, milyonlarca fabrikalarda, mayın yataklarında, kapitalin öğütücü gücünün hissedildiği her yerde ölenleri ekleyin. Aynı zamanda açlıktan ölenleri de ekleyin, ve bunlar hep bizim vekillerimizin onayıyla oldu. Bunlar ortadayken, benim önüme getirilen şikayetler ne kadar da küçük!
Tabi ki onların yaptığı benim yaptığımı yok etmiyor; fakat, yukarıdan aldığımız darbelere karşılık vermemiz bir savunma değil midir? Biliyorum ki bana, bu insanların problemlerini konuşarak dile getirmem, halletmem gerektiğini söyleyeceksiniz. Fakat ne umarsınız ki! Sağırın duyması için çok sesli konuşmanız gerekir. Uzun zamandır tüm konuşmalarımıza hapis cezalarıyla, iple, dipçik darbeleriyle cevap verdiler. Hata yapmayın, benim bombam sadece Vaillant isimli asi bir insanın çığlığı değildi; haklarını arayan, sözü eyleme geçirecek tüm bir sınıfın çığlığıydı. Düşünürlerin fikirleri durdurulamaz; Geçen yüzyılda olduğu gibi, devletin tüm zorlaması Didlot'ların, Voltaire'lerin insanları özgürleştirici fikirleri yaymalarına engel olamadı, yine devletin zorlamaları Rectus'ların, Darwin'lerin, Spencer'ların, Ibsen'lerin, Mirbeous'ların, kitleleri cahil kılan önyargıları kırmasını sağlayacak adalet ve özgürlük üzerine düşüncelerini engelleyemeyecek. Ve bu fikirler, talihsiz insanlar tarafından benimsenip, bende olduğu gibi, başkaldırı eylemleri olarak tomurcuklanacak, ta ki otoritenin yok olduğu ve insanların özgürce, kendi istekleri doğrultusunda organize olabildiği, işlerinin meyvelerinden zevk alabildikleri, önyargı denilen ahlaki hastalıkların ortadan kalktığı, insanların uyum içerisinde yaşayabildiği, arkadaşlarını sevme amaçlarından başka bir hırslarının olmadığı gün gelene dek.
Bitiriyorum, baylar, sözlerimi, hepimizin gördüğü ve hissettiği sosyal eşitsizliklerin olduğu bu toplumun, her gün yoksulluktan dolayı intiharların olduğu bu toplumun, her sokak başında fahişeliğin fışkırdığı bu toplumun, baş anıtlarının hapishaneler ve kışlalar olduğu bu toplumun mümkün olduğu kadar hızla değişmesi gerektiğini, insanlık ırkından hızla yok edilmesinin gerektiğini söyleyerek bitiriyorum. Bu değişim için, hangi araçla olursa olsun, çalışanlara ne mutlu. Benim, otoriteyle düelloya girişmeme neden olan fikir budur fakat bu düelloda sadece kendi ünümü yaraladım ve şimdi onun beni vurmasının zamanı geldi.
Şimdi, baylar, bana vereceğiniz cezaya pek önem vermiyorum, bu duruşmaya mantık gözüyle baktığımda size, maddede kaybolmuş atomlara baktığımda gülümsemekten kendimi alamıyorum, sadece omuriliğinizde biraz uzunluk var diye, bir arkadaşınızı yargılama hakkınızı kendinizde görüyorsunuz.
Ah, baylar, şu duruşmanız ve vereceğiniz karar insanlık tarihinde o kadar küçük ki, hortuma kapılmış ufacık bir nesne gibi, kozmik güçlerin kendini sonsuza kadar yenileme oyunu olarak aynı tarihi ve aynı gerçekleri başlatmak için yok olmaya veya değişmeye mahkum."(1)
Şimdi, bu insanın cahil, canavar, deli olduğunu iddia edebilir misiniz? Tam tersine, ortalama bir insandan çok daha hassas, bilinçli ve analitik bir zekaya sahipti (Bu duruşma sonunda alınan kararla idam edildi). Daha pek çok örnek verebilirim. Politik şiddete bulaşmış, cinayet işlemiş, fakat savunmasında "Hakim bey, amacım kendimi savunmak değil, sadece yaptığımın nedenini açıklamaktır" diye başlayıp, bir çocuk saflığında savunmalar veren, yaptıklarının bedelini ödemiş insanlarla dolu yakın tarihimiz. Yurtdışına gitmeye gerek yok, ülkemizde de yüzlerce örneği var.
Sakın bu yazımdan şiddeti "savunduğum" veya "tavsiye ettiğim" anlamı çıkarılmasın. Sadece, politik şiddeti anlayabiliyorum. Sadece politik şiddet değil, her suçun arkasında sosyolojik bir neden vardır. Evet, işlenen tüm cinayetler, aklımızın almadığı, "bunu yapan insan olamaz" dediğimiz suçların bile derinine indiğimizde arkasında ekonomik eşitsizlik, kutsal saydığımız fakat aslında o kadar sapkın olan kültürümüz veya devlet baskısı yatıyor. Aslında "suç", bir derecelendirilme olayı. Hepimizin içinde bir suçlu var ve sosyolojik, çevresel ve psikolojik faktörler, kimimizi kimimizden daha çok suça meyilli hale getiriyor. Ortada iddia edildiği gibi, "hür irade ile işlenmiş" suçlar yok. Kimse kusura bakmasın, çoğunluğa uyup da bireysel suçluları, özellikle politik suçluları "canavar", "şaşırmış" olarak nitelendiremem. Çünkü suçun neden işlendiğiyle ilgilenmeyen, sadece ne kadar haşmetli olduğunu, suçlu zengin olmadığı sürece, suçluya yaptığı zulümle halkına kanıtlayan kurum zaten var, adı da devlet. Özellikle de halkın canavar olarak gördüğü politik suçluları dışlayamam, çünkü o suçlular, kendisini dışlayan halkı, halkın kendisinden daha çok düşündüğü için o suçu işliyor. Bu düzenin gerçekten değişebileceği gerçeğini görmüş, gerçek özgürlüğün ne demek olduğunu kavramş birey, bunu engellediğini bildiği kurumlara, odaklara, doğru olduğunu düşündüğü yöntemlerle savaş açıyor, bunu yaparken hiçbirimizin gösteremeyeceği bir cesaret gösterip işkenceleri, hayatından olmayı göze alıyor. Halkın ise farkına varmadığı, asıl hırsızın, serbest piyasa (Veya devlet kapitalizmi) aracıyla devlet, asıl katilin, asker ve polis aracılığıyla devlet, asıl tecavüzcünün, ataerkil kültürün en azılı destekçisi olan yine devlet olduğudur.
Vaillant'ın parmak bastığı "konuşarak çözümün imkansızlığı" konusuna değinmek istiyorum. "Demokraside şiddete yer yoktur" gibi saçma sapan bir inanç var. Yani ortam sözde demokratik, o yüzden ne yapıyorsak sözle yapabilir(miş)iz. Özellikle ülkemize bakalım: Meclise girmek için %10 barajını aşmanız gerekiyor; bunun içinse medyadan büyük bir destek toplamanız şart. Çoğunluk tarafından olmamak suç. Devletin gençlere uyguladığı polis şiddeti, gözaltı ve tutuklamadaki aşağılamalar, radikal yazarlara karşı sansür, baskı, medyada çok az yer buluyor ve bunlar hep "yasal". Hani demokraside şiddete yer yoktu? İfade özgürlüğü yok. Sesinizi duyurmak için hoparlöre sahip olmanız gerekiyor fakat hoparlör satın almak yasak. Hoparlörü devletle dövüşerek zorla aldığınızda, bunun adı şiddet oluyor. Ülkenin gelirinin yarısı 30.000 kişinin elinde toplanmışken, geri kalan 80 milyona diğer yarısı bölüştürülüyor. Bu, bir insanlık suçu değil midir? Yani zaten sana, bana, hepimize karşı her gün, şu saniyede işlenen bir suç yok mudur ortada? O halde, mütecaviz, agresör, yani ilk saldıran taraf kimdir? Gerçekten defanstaki taraf kimdir?
Kim suçlu?
Biraz empati.
2 Nisan 2011 Cumartesi
Evlilik ve Anarşizm
Geçenlerde yeni tanıştığım biriyle ilişkiler hakkında konuştuk. Kendisi evliydi. Ben ise bana evliliğin bana birkaç sene öncesine kadar nasıl yakın geldiğini ve evlilik fikrinden her geçen yıl uzaklaştığımı anlattım. Yine de her ilişkide evliliğe kendimi bir adım yakın hissettiğimi itiraf ettim (Sonrasında evlenme düşüncesinden iki üç adım uzaklaşsam ve bu grafik istikrarlı bir şekilde aşağı inse de). Sonra konu politikadan açıldı. Kendisinin kemalist olduğunu öğrendim ve tipik bir kemalistten almaya alışkın olduğum "Atatürk'ü sever misin?" sorusu gecikmedi. Anarşist olduğumu ve hiçbir devlet adamını sevmediğimi söyledim. Biraz alaycı bir tavırla, "evlenmeyi düşünüyorsun, nasıl anarşistsin sen?" diye sordu.
Bir anarşistin evlenmesi, o kişiyi anarşizmden aforoz eder mi? Bu yazıyı yazmama sebep olan işte bu sorudur.
Öncelikle bu soruya cevap verirken, anarşizmde olmazsa olmaz amaçlarla, sembolik prensipleri birbirinden ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Anarşizmde olmazsa olmaz ilkeler (Veya ulaşılmaya çalışılan amaçlar) nelerdir? Herhangi bir öncelik sıralaması olmadan kabaca yazarsak, devrim, devlet karşıtlığı, katılımcılık, çevrecilik, eşitlik, karşılıklı yardımlaşma, sınıfsızlık, özgürlük, hiyerarşi karşıtlığı gibi ilkelerden bahsedebiliriz.
Bunların içinde bakıldığında gerçekten de, eşitlikten hiyerarşi karşıtlığına, devlet karşıtlığından özgürlüğe tutun, evlilik kavramıyla hem teoride hem pratikte çelişen ilkeler mevcut. Evlilik bir kurum. Daha kötüsü, sınırlarını dinlerin ve dinlerde hayat bulan devletin belirlediği bir kurum. Pekçok ülkede evlilik demek, karşı cinsten biriyle evlenip, klasik cinsel rollerinizin olduğu bir kuruma adım atmaya zorlanmanızdır. Temelinde aşk yatmaz, "aşk için evlilik" çok çok yeni bir konsepttir. Temelinde aileler arası akrabalık bağı kurmak ve kadını ebeveynlerinin malı olmaktan çıkarıp, kocasının malı yapmak yatar (Bakara Suresi 228. ayet: Boşanma hakkını erkeğe verir ve aile içinde erkeği kadına otorite kılar), ve bu akrabalık kurma işi, genelinde çekirdek aile kavramı, zaten özel mülkiyet yaratıldıktan sonra ihtiyaç duyulmuş bir olgudur. O yüzden çok yakın bir tarihe kadar evlilik sadece bir "iş" olarak algılanırdı. Günümüzde de bundan koptuğumuz söylenemez. Çoğu batı ülkesinde dahi evlilik, evlenmeden edinilemeyen sosyal haklardan yararlanmak için bir anlaşmadan ötesi değildir. Yani, devletin ve kültürlerin bireylere dayattığı bir kurumdur evlilik. Farkındayım ki bunu okuyan pekçok kişi de "hayır, ben düzenli bir aile kurumu kurmak istiyorum, bana baskı kuran ve dayatan yok" diyecektir. İşte o noktada benim şu görüşüm devreye giriyor: İlk olarak "aile kurmak", doğduğumuzdan beri bizlere bir hedef olarak dayatılan bir olgu. Yani böyle bir kurum kurma isteği içgüdülerinizden ve doğanızdan değil, kültürünüzden kaynaklanıyor. İkincisi, birisiyle aile kurmak için ilişkinizin meşruiyetini ne ailenize, ne de devlete bir kağıtla kabul ettirmeniz gerekmiyor. Bu, açıkça bir baskıdır. Özellikle kadınlar, bebeklikten beri, evlenmelerinin asıl amaçları olması konusunda şartlandırılıyorlar. Aileden, öğretmenlerinden aldıkları eğitimleri, kültürleri bunun üzerine kurulu. Sevdikleri insandan "benimle evlenir misin" sorusunu duymak, o asıl amaca ulaşacma sevincini yaşamak, küçücük çocukken beyinlerine işlenmiş olan bir durumun patlaması aslında.
Evliliğin aşkla olan boyutuna gelince, bu konuda Emma Goldman'ın şu sözüne imzamı atarım: "Aşk ve evliliğin hiçbir bağı yoktur; Onlar birbirine iki zıt kutup kadar uzaktır ve hatta birbirinin hasmıdırlar. Tabi ki bazı evlilikler aşkın sonucudur. Fakat bu, aşkın kendisini evlilikte ispatladığı için değildir, bunun sebebi, içimizden pek az kişinin gelenekleri terkedebildiğindendir." Aşk, dünyadaki herşeyin aksine, satın alınamaz, fethedilemez, tabu dinlemez, anlaşmaları yırtıp atan, insanı karşısında aciz bırakan, bir dilenciyi krala dönüştürebilen bir olgudur. Eğer aşk toprağı verimli ise, evlilik gibi devletin ve cami veya kilisenin afyonu halindeki bir sözleşme, o topraktan meyve çıkarmaz. Yani bir insana sevginizi ispatlamanızın yolunun evlilik olması gerekmiyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, evlilik ve aşk çok yakın tarihe kadar beraber anılmazdı. Zaten evlilikleri aileler, kabileler arasında kararlaştırılır, gençlerin "evlendikten sonra birbirini seveceği" düşünülürdü. Halbuki bu, sevgi değil, birbirine alışmaktır.
Benim idealimdeki dünya düzeninde evlilik yok. Tabi ki aşk ve sevgi var (Libidinal üretimin dünya düzeniyle ilgisi çok fazla yoktur), fakat ilişkiler, dinin ve devletin baskısı olmadan yaşanmalı. Şunu da eklemeliyim ki hiçbir insan tek eşliliğe de zorlanmamalı. Bu size sapkınlık olarak gelebilir ama yetiştirilme tarzımızın bir ürünüdür (Kıskançlık ve sahiplenme güdülerimizin de yardımıyla), fakat bir çift, öyle yaşamayı gönül rızasıyla uygun görüyorlarsa, "açık ilişki" içinde ikincil veya üçüncül kişilerle de beraber olabilmelidir. Aynı şekilde, eşcinsellerin ilişkileri de garipsenmemeli, günümüzde aykırı görülen yaşam tarzları serbest bırakılmalıdır. Yani toplumsal nefret elimine edilmelidir. Yani tüm bunları sağlayan bireylerin kendisi olmalıdır. Bu da devlet ve dini baskıların olmadığı bir toplumda sağlanabilecek bir düzendir. Bu düzende de evliliğe gerek kalmaz.
Ki günümüzde dahi, evlenmenin "gerekli" olduğunu düşünmüyorum. Aksine, geleneksel çekirdek aile kurumu, insanların toplumsal olarak kollektif bir halde yaşamasının önündeki engellerden birisi. Evlilik, devletin elinde, normlara uyan bireyler oluşturma yolunda biçilmiş kaftan bir araçtır. Bu yüzden devletler, normlara uygun evlilikleri teşvik eden politikalar güderler. Örneğin bir toplumda bir kadının birden çok erkekle evlenmesi normlara uygun olabilir, tam tersi bir erkeğin birden çok kadınla evliliği normal karşılanabilir. Ya da ülkemizdeki gibi tek eşli heteroseksüel evlilikler doğal karşılanırken, eşcinsel evlilikler, devlet tarafından sapkınlık olarak görülür ve yasaktır. Evlilik, bireyleri toplumun normlarına uydurma konusunda bir araç olduğu için, tüm evlilik türlerine izin veren bir devlet yoktur. Halbuki evliliğin tanımı bir kadının bir erkekle aile kurması için imzalanan sözleşme değildir. Evliliğin tanımı geniş ölçüde, bir ya da birden çok kadının veya bir ya da birden çok erkeğin, bir ya da birden çok kadınla ya da bir ya da birden çok erkekle arasındaki akrabalık bağı kuran anlaşmadır. Fakat bu bilimsel tanımdır, evliliği bu şekilde tanımlayan devlet yoktur.
Bizim kültürümüzdeki geleneksel ailede kadına biçilen görev, cinsiyet eşitliğinin önüne set çekmektedir (Ki burada iş bölümünden bahsetmiyorum). Günümüz dünyasında hala bizim kültürümüzde ve ortak kültüre sahip ülkelerde, çocuk yaşta evlendirmeler, erkeğin birden çok kadın alması, madurun tecavüzcüsüyle evlendirilmesi, beşik kertmeleri, görücü usulü evlendirmeler gibi trajik olaylar hiç de az rastlanılan durumlar değil. Tabi ki kadınların kendi rızalarıyla da olsa, ekonomik nedenlerle evlenmek zorunda kalması veya toplumda dul bir kadının karşılaşacağı zorluklardan çekinip boşanamaması gibi trajik toplumsal gerçekler de var. Toplum böyle olayları, yani bir kadının, kocasına köle olmasını doğal karşılarken, başka bir kadının, evlilik dışında vücudunu satmasını kınamaktadır. Halbuki iki kadın da vücudunu satmaktadır, sadece birinin sözleşmesi vardır ve bu sözleşme gereği sadece seks yapmakla değil, çocuk yapmakla, şiddete katlanmakla, yemek pişirmekle, yani tüm hayatını bir adama vermekle yükümlüdür. O halde toplumun karşı çıktığı şey fuhuş değil, fuhuşun evlilik dışında yapılmasıdır. Bu da evlilik kurumunun topluma nasıl nüfus ettiğini, dış etkenlerle kutsallaştırıldığını gözler önüne seriyor.
Tüm bunları düşündükten ve iyi giden evliliklerin dahi getirileriyle götürülerini teraziye koyduğumda çıkan sonuç, ne kadar kültürel ve hukuki reform yapılırsa yapılsın, evliliğin negatif bir kurum olarak kalacağı. Lakin, evlenen bir insanın anarşist kimliğinin delineceğini söyleyerek kestirip atmak da yüzeyselliktir. Neden mi? Nedeni çok basit: Günümüzdeki sistemde, tüm anarşistler, anarşizmle çelişen şeyler yapmaya mecburlar. Örneğin, ben para karşıtıyım ve para tedavülden kalkmadığı müddetçe devrimin tamamlanamayacağını savunuyorum. Fakat, daha yarım saat önce cebimde kaç para kaldığını saydım. John Zerzan, ilkelci anarşisttir ve teknolojinin tümden yıkılması gerektiğini söyler fakat insanlara fikirlerini anlatmak için bilgisayar kullanmak zorundadır. Bugün hemen hemen ther anti-kapitalist anarşist, bir şekilde kapitalist düzende çalışıyor, karşı oldukları devletten para almak zorunda kalıyorlar. Devlete ve paraya karşı oldukları için, maaşlarını geri mi göndermeliler?
Kaldı ki, anarşistlerin listesine baktığınızda, pekçok evli isim görürsünüz. Örneğin kollektif anarşizmin babalarından Mikhail Bakunin evlenmedi mi? Max Stirner iki kez evlendi, ama bireyselci anarşizmin babasıdır. İtalyan anarşist Luigi Galleani de evlendi, günümüz anarşistlerinden ve saygı duyduğum Noam Chomsky, karısı ölene dek, 49 sene evli kaldı. Örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat anarşist liderlerin yaptıklarını kopya etmek anarşizme yakışmayacağı için gereksiz. Sadece hem evli olup hem anarşist olabilineceğini belirtmek istedim. Ben de, evlenmeyi düşündüğümde, devletin sevdiğim insanla arama koyacağı engelleri hafifletmek adına düşünüyorum, "evlenmeden olmaz" mantığıyla değil elbet.
Son tahlilde evlenmeyi düşünmeniz, sizi anarşizmden aforoz etmez. Buna karşılık, geleneksel evliliklerdeki (Evlilik öncesi de dahil) sorunlara kayıtsız kalıyor ve aile kurumunu sorgulamıyorsanız, tabi ki anarşist kimliğinizi sorgulamanızın zamanı gelmiş demektir.
Not: Bu yazıyı yazmama sebep olmuş arkadaşıma teşekkür ediyorum.
Bir anarşistin evlenmesi, o kişiyi anarşizmden aforoz eder mi? Bu yazıyı yazmama sebep olan işte bu sorudur.
Öncelikle bu soruya cevap verirken, anarşizmde olmazsa olmaz amaçlarla, sembolik prensipleri birbirinden ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Anarşizmde olmazsa olmaz ilkeler (Veya ulaşılmaya çalışılan amaçlar) nelerdir? Herhangi bir öncelik sıralaması olmadan kabaca yazarsak, devrim, devlet karşıtlığı, katılımcılık, çevrecilik, eşitlik, karşılıklı yardımlaşma, sınıfsızlık, özgürlük, hiyerarşi karşıtlığı gibi ilkelerden bahsedebiliriz.
Bunların içinde bakıldığında gerçekten de, eşitlikten hiyerarşi karşıtlığına, devlet karşıtlığından özgürlüğe tutun, evlilik kavramıyla hem teoride hem pratikte çelişen ilkeler mevcut. Evlilik bir kurum. Daha kötüsü, sınırlarını dinlerin ve dinlerde hayat bulan devletin belirlediği bir kurum. Pekçok ülkede evlilik demek, karşı cinsten biriyle evlenip, klasik cinsel rollerinizin olduğu bir kuruma adım atmaya zorlanmanızdır. Temelinde aşk yatmaz, "aşk için evlilik" çok çok yeni bir konsepttir. Temelinde aileler arası akrabalık bağı kurmak ve kadını ebeveynlerinin malı olmaktan çıkarıp, kocasının malı yapmak yatar (Bakara Suresi 228. ayet: Boşanma hakkını erkeğe verir ve aile içinde erkeği kadına otorite kılar), ve bu akrabalık kurma işi, genelinde çekirdek aile kavramı, zaten özel mülkiyet yaratıldıktan sonra ihtiyaç duyulmuş bir olgudur. O yüzden çok yakın bir tarihe kadar evlilik sadece bir "iş" olarak algılanırdı. Günümüzde de bundan koptuğumuz söylenemez. Çoğu batı ülkesinde dahi evlilik, evlenmeden edinilemeyen sosyal haklardan yararlanmak için bir anlaşmadan ötesi değildir. Yani, devletin ve kültürlerin bireylere dayattığı bir kurumdur evlilik. Farkındayım ki bunu okuyan pekçok kişi de "hayır, ben düzenli bir aile kurumu kurmak istiyorum, bana baskı kuran ve dayatan yok" diyecektir. İşte o noktada benim şu görüşüm devreye giriyor: İlk olarak "aile kurmak", doğduğumuzdan beri bizlere bir hedef olarak dayatılan bir olgu. Yani böyle bir kurum kurma isteği içgüdülerinizden ve doğanızdan değil, kültürünüzden kaynaklanıyor. İkincisi, birisiyle aile kurmak için ilişkinizin meşruiyetini ne ailenize, ne de devlete bir kağıtla kabul ettirmeniz gerekmiyor. Bu, açıkça bir baskıdır. Özellikle kadınlar, bebeklikten beri, evlenmelerinin asıl amaçları olması konusunda şartlandırılıyorlar. Aileden, öğretmenlerinden aldıkları eğitimleri, kültürleri bunun üzerine kurulu. Sevdikleri insandan "benimle evlenir misin" sorusunu duymak, o asıl amaca ulaşacma sevincini yaşamak, küçücük çocukken beyinlerine işlenmiş olan bir durumun patlaması aslında.
Evliliğin aşkla olan boyutuna gelince, bu konuda Emma Goldman'ın şu sözüne imzamı atarım: "Aşk ve evliliğin hiçbir bağı yoktur; Onlar birbirine iki zıt kutup kadar uzaktır ve hatta birbirinin hasmıdırlar. Tabi ki bazı evlilikler aşkın sonucudur. Fakat bu, aşkın kendisini evlilikte ispatladığı için değildir, bunun sebebi, içimizden pek az kişinin gelenekleri terkedebildiğindendir." Aşk, dünyadaki herşeyin aksine, satın alınamaz, fethedilemez, tabu dinlemez, anlaşmaları yırtıp atan, insanı karşısında aciz bırakan, bir dilenciyi krala dönüştürebilen bir olgudur. Eğer aşk toprağı verimli ise, evlilik gibi devletin ve cami veya kilisenin afyonu halindeki bir sözleşme, o topraktan meyve çıkarmaz. Yani bir insana sevginizi ispatlamanızın yolunun evlilik olması gerekmiyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, evlilik ve aşk çok yakın tarihe kadar beraber anılmazdı. Zaten evlilikleri aileler, kabileler arasında kararlaştırılır, gençlerin "evlendikten sonra birbirini seveceği" düşünülürdü. Halbuki bu, sevgi değil, birbirine alışmaktır.
Benim idealimdeki dünya düzeninde evlilik yok. Tabi ki aşk ve sevgi var (Libidinal üretimin dünya düzeniyle ilgisi çok fazla yoktur), fakat ilişkiler, dinin ve devletin baskısı olmadan yaşanmalı. Şunu da eklemeliyim ki hiçbir insan tek eşliliğe de zorlanmamalı. Bu size sapkınlık olarak gelebilir ama yetiştirilme tarzımızın bir ürünüdür (Kıskançlık ve sahiplenme güdülerimizin de yardımıyla), fakat bir çift, öyle yaşamayı gönül rızasıyla uygun görüyorlarsa, "açık ilişki" içinde ikincil veya üçüncül kişilerle de beraber olabilmelidir. Aynı şekilde, eşcinsellerin ilişkileri de garipsenmemeli, günümüzde aykırı görülen yaşam tarzları serbest bırakılmalıdır. Yani toplumsal nefret elimine edilmelidir. Yani tüm bunları sağlayan bireylerin kendisi olmalıdır. Bu da devlet ve dini baskıların olmadığı bir toplumda sağlanabilecek bir düzendir. Bu düzende de evliliğe gerek kalmaz.
Ki günümüzde dahi, evlenmenin "gerekli" olduğunu düşünmüyorum. Aksine, geleneksel çekirdek aile kurumu, insanların toplumsal olarak kollektif bir halde yaşamasının önündeki engellerden birisi. Evlilik, devletin elinde, normlara uyan bireyler oluşturma yolunda biçilmiş kaftan bir araçtır. Bu yüzden devletler, normlara uygun evlilikleri teşvik eden politikalar güderler. Örneğin bir toplumda bir kadının birden çok erkekle evlenmesi normlara uygun olabilir, tam tersi bir erkeğin birden çok kadınla evliliği normal karşılanabilir. Ya da ülkemizdeki gibi tek eşli heteroseksüel evlilikler doğal karşılanırken, eşcinsel evlilikler, devlet tarafından sapkınlık olarak görülür ve yasaktır. Evlilik, bireyleri toplumun normlarına uydurma konusunda bir araç olduğu için, tüm evlilik türlerine izin veren bir devlet yoktur. Halbuki evliliğin tanımı bir kadının bir erkekle aile kurması için imzalanan sözleşme değildir. Evliliğin tanımı geniş ölçüde, bir ya da birden çok kadının veya bir ya da birden çok erkeğin, bir ya da birden çok kadınla ya da bir ya da birden çok erkekle arasındaki akrabalık bağı kuran anlaşmadır. Fakat bu bilimsel tanımdır, evliliği bu şekilde tanımlayan devlet yoktur.
Bizim kültürümüzdeki geleneksel ailede kadına biçilen görev, cinsiyet eşitliğinin önüne set çekmektedir (Ki burada iş bölümünden bahsetmiyorum). Günümüz dünyasında hala bizim kültürümüzde ve ortak kültüre sahip ülkelerde, çocuk yaşta evlendirmeler, erkeğin birden çok kadın alması, madurun tecavüzcüsüyle evlendirilmesi, beşik kertmeleri, görücü usulü evlendirmeler gibi trajik olaylar hiç de az rastlanılan durumlar değil. Tabi ki kadınların kendi rızalarıyla da olsa, ekonomik nedenlerle evlenmek zorunda kalması veya toplumda dul bir kadının karşılaşacağı zorluklardan çekinip boşanamaması gibi trajik toplumsal gerçekler de var. Toplum böyle olayları, yani bir kadının, kocasına köle olmasını doğal karşılarken, başka bir kadının, evlilik dışında vücudunu satmasını kınamaktadır. Halbuki iki kadın da vücudunu satmaktadır, sadece birinin sözleşmesi vardır ve bu sözleşme gereği sadece seks yapmakla değil, çocuk yapmakla, şiddete katlanmakla, yemek pişirmekle, yani tüm hayatını bir adama vermekle yükümlüdür. O halde toplumun karşı çıktığı şey fuhuş değil, fuhuşun evlilik dışında yapılmasıdır. Bu da evlilik kurumunun topluma nasıl nüfus ettiğini, dış etkenlerle kutsallaştırıldığını gözler önüne seriyor.
Tüm bunları düşündükten ve iyi giden evliliklerin dahi getirileriyle götürülerini teraziye koyduğumda çıkan sonuç, ne kadar kültürel ve hukuki reform yapılırsa yapılsın, evliliğin negatif bir kurum olarak kalacağı. Lakin, evlenen bir insanın anarşist kimliğinin delineceğini söyleyerek kestirip atmak da yüzeyselliktir. Neden mi? Nedeni çok basit: Günümüzdeki sistemde, tüm anarşistler, anarşizmle çelişen şeyler yapmaya mecburlar. Örneğin, ben para karşıtıyım ve para tedavülden kalkmadığı müddetçe devrimin tamamlanamayacağını savunuyorum. Fakat, daha yarım saat önce cebimde kaç para kaldığını saydım. John Zerzan, ilkelci anarşisttir ve teknolojinin tümden yıkılması gerektiğini söyler fakat insanlara fikirlerini anlatmak için bilgisayar kullanmak zorundadır. Bugün hemen hemen ther anti-kapitalist anarşist, bir şekilde kapitalist düzende çalışıyor, karşı oldukları devletten para almak zorunda kalıyorlar. Devlete ve paraya karşı oldukları için, maaşlarını geri mi göndermeliler?
Kaldı ki, anarşistlerin listesine baktığınızda, pekçok evli isim görürsünüz. Örneğin kollektif anarşizmin babalarından Mikhail Bakunin evlenmedi mi? Max Stirner iki kez evlendi, ama bireyselci anarşizmin babasıdır. İtalyan anarşist Luigi Galleani de evlendi, günümüz anarşistlerinden ve saygı duyduğum Noam Chomsky, karısı ölene dek, 49 sene evli kaldı. Örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat anarşist liderlerin yaptıklarını kopya etmek anarşizme yakışmayacağı için gereksiz. Sadece hem evli olup hem anarşist olabilineceğini belirtmek istedim. Ben de, evlenmeyi düşündüğümde, devletin sevdiğim insanla arama koyacağı engelleri hafifletmek adına düşünüyorum, "evlenmeden olmaz" mantığıyla değil elbet.
Son tahlilde evlenmeyi düşünmeniz, sizi anarşizmden aforoz etmez. Buna karşılık, geleneksel evliliklerdeki (Evlilik öncesi de dahil) sorunlara kayıtsız kalıyor ve aile kurumunu sorgulamıyorsanız, tabi ki anarşist kimliğinizi sorgulamanızın zamanı gelmiş demektir.
Not: Bu yazıyı yazmama sebep olmuş arkadaşıma teşekkür ediyorum.
30 Mart 2011 Çarşamba
28 Mart 2011 Pazartesi
Gecikmiş Yazı
Aslında bu yazıyı dün yazmıştım. Lakin blogger ve bazı google uzantılı sitelerin güzelim mahkemelerimizce kapatılmış olmasından dolayı bloguma erişemiyordum. Ortaçağda kalmış yargıçlarımız tekrar kapatma ayıbını etmeden ben yazımı aşağıya yapıştırıyorum. Sağlıcakla.
"Bu bloga son uğradığım günden beri dünya çalkalanıyor. Türkiye, İmamın Orduları, Libya, NATO, ABD, Fransa, İbrahim Tatlıses, medyaya tabi ki yansımayan ve kimseye detayıyla yansıtma gereği duymadığım benim başıma gelenler. Peki ben ne yapıyorum? Bazı günler o mekan senin, bu mekan benim, bugün olduğu gibi bazı günler akşama kadar yataktan kalkmama isteği (Ki normalde bir mümin gibi imsaktan önce kalkma gibi bir alışkanlığım vardır). Yani hayatım tam da Bir Gün Tek Başına'daki Günsel'in dediği gibi, "küçük burjuva çelişkileri" ile dolu. Beynim uyuşurken, yazasım geldi. Ben de alafranga WC'ye koşar gibi PC'ye oturdum.
Yazacak çok konu var, hepsini özet geçmeyi düşünüyorum zira sersem gibiyim. Önce dış meselelerden bahsedelim, sonra içeri girelim. Amerika ve Fransa'nın Libya'ya girmesi konusu. Bu operasyondan zararlı çıkacak ülkeler, bu müdahaleyi yapanların kendileri olacak. Öncelikle İngiltere ve sonrasında Amerika'nın, 1900'lerin başından beri bölgede kontrolü elinde bulundurmak için acımasız diktatörleri desteklemesi taktiği artık işlemiyor. Ortadoğu halkının da, Amerika'nın piyon olarak kullandığı diktatörler desteklenemez duruma geldiğinde, bölgeye demokrasi ve insan hakları bahaneleriyle girmelerinin iç yüzünü kavrayacak kadar tarihi birikimi var. Dolayısıyla bu müdahaleler Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Hindistan'daki halkların diktatörlerine olduğu kadar, emperyalist güçlere de karşı tavırlarını şiddetlendirecek ve emperyalist ülkelerin bölge üzerindeki hakimiyet çabaları geri tepecek.
Bu tahmini fazla iyimser olduğum için yürütmüyorum. Ortadoğu'daki halk hareketleri ve alt yapısı yeni başlamış bir olay değil ve Amerika'nın izlediği politikalar özellikle son yıllarda, her seferinde kendisini yıpratmaktan başka bir işe yaramadı. Ayrıca, Libya'daki durum Mısır'dan farklıydı. Beğenelim ya da beğenmeyelim, Libya'daki muhalif hareket karşısında Kaddafi için açık bir destek de söz konusu. Yani iç savaş var ve iç savaşa müdahale etmek Amerika'nın bile diğer müttefikleriyle birleşse altından kalkamayacağı kadar komplike bir iştir.
Gelelim Türkiye'nin bu konudaki tutumuna. Başbakan "NATO'nun Libya'da ne işi var" derken, an itibarıyla NATO'nun emri altında başka bir ülkeye askeri müdahalede bulunabilecek bir konuma geldik. Bu noktada AKP'ye alternatif düşünülen meclisteki partilerin (Başta CHP) tezkereye onayı, Türkiye'de değişim isteyen ve bu değişimi bu muhalefetten bekleyen herkesin kararlarını bir kez daha gözden geçirmesi gereken bir olaydır. Fikrimce başta ana muhalefet, bu onayla, nasıl da emperyalist-kapitalist güçlerin sıkı bir müteffiki olduğunu kanıtlamış ve bir bakıma intihar etmiş oldu. Bu intiharla bence TBMM'den ve parlamenter sistemden herhangi bir beklenti veya umut kırıntıları da yok oldu (Ki o umut bende hiç olmamıştı).
Son olarak basılmamış kitabın imha edilmesi durumu. Aslında kanımca bu olayın yukarıdaki tutumla bağlantısı var. Çünkü bir polis devleti/diktatörlük yolunda ne kadar ilerlerseniz, emperyalist-kapitalist bloğun müteffikliği yolunda da o kadar ilerlersiniz. Türkiye tarihine bakın; Amerika uydusu olma durumunun zirveye çıktığı durumlarda, içerde de o kadar baskıcı bir devlet olmuştur. Ortadoğu'daki en büyük emperyalist işbirlikçiler, iç işlerinde o kadar baskıcıdırlar (Buna en açık örneklerden birisi Suudi Arabistan'dır). Amerika, onyıllardır yer yer ulusalcı, yer yer muhafazakar ama daimi kapitalist (Kimi zaman da sosyalizm adı altında devlet kapitalizmini en acımasızca uygulayan) diktatörlükleri desteklemiştir. Halklar ne zaman ayaklansa da, o diktatörlere demokrasi maskesi altında dirsek çevirmiştir. Halkların yanında durduğunu iddia eden emperyalist güçler aslında devrimleri bu yolla bitirmektedirler. Şu anda Libya'da yapılan budur. Amerikan uydusu yerel oligarşiler de halklarına karşı uyguladıkları zulümle devrimleri bitirebilir. Devrimleri ve muhalif halk hareketlerini önlemenin bu iki yolu her zaman paralel işler. O yüzden yazarlara uygulanan bu baskıyı, NATO tezkeresinin onayıyla son derece paralel görüyorum.
Bu da şu an baskı altındaki ulusal kesimi ideolojik olarak desteklediğim anlamına gelmiyor. Nitekim yerel oligarşilerin ve emperyalist güçlerin devrimi bitirmesi kadar, devrim adına devrime el koyan bürokrasiler de devrimi bitirir. İşte ulusal kesimin "devrim muhafızı" rolüne bürünmesini de (Türkiye'de vuku dahi bulmamış) devrime el koyan karşıdevrimci eylemlerden biri olarak görüyorum ve bunun da başımızdaki yarı ekonomik-yarı siyasi diktatörlükten daha iyi bir yol olduğu fikrine karşıyım. Zira yazarlara baskı yeni bir olay değil. Abdülhamit döneminden beri ülkede gazeteciler, yazarlar, düşünürler içeri atıldı, sansüre maruz kaldı, hatta öldürüldü. Atatürk döneminde de oldu bu, milli şef döneminde de, DP döneminde de, 27 Mayıs sonrasında da, 12 Mart'ta da, 70'lerde de, 80'lerde de, 90'lar ve 2000'lerde de. 2010'lara da aynen devam ediyoruz fakat bir farkla, AKP hükümeti ana medyaya da saldırdı.
Aslında bunun kamuoyunda oluşturduğu tepki açısından iyi bir gelişme olarak görüyorum çünkü hükümetin yazarına, gazetecisine yaptığı haksızlıklar topluma mal olmaya başladı ve böylelikle her kesimin bilinçlenip bu konu hakkında iktidarlara tümden başkaldırmasının önü açıldı. Chomsky'nin dediği gibi, en iğrendiğiniz insanların ifade özgürlüğünü savunmuyorsanız, siz zaten ifade özgürlüğü yanlısı değilsinizdir. O yüzden artık haksızlığa uğrayanların hangi güruhtan olduğunu bırakıp, baskı yaratan iktidarlara karşı tutum alma bilincine ulaşılmalı. Zaten yasalar yasa değil, fakat artık yürütme de yasaları dinleme gereği duymuyor. Basılmamış kitabı imha etmek, çarpık kanunlara bile aykırıdır. Bu olayın şu açıdan iyi olduğunu düşünüyorum; Her gelen baskıcı iktidarı destekleyen muhafazakar ve liberal kesimler dahi böyle bir olayı beklemedikleri için "AKP bizi rezil edecek" telaşına düştüler ve bu olaya tepki gösterme zahmetine giriştiler. Tabi makul olmayan baskıları eleştirirken kendilerince makul olanlara ses çıkarmadıklarını biliyoruz, bu da orta vadede değişecek bir tutum değil.
Kitapların, fikirlerin yasaklanmadığı, polis ve ordu güçlerinin ılga edildiği, ne yerel bürokrasilerin, ne dış güçlerin halklara müdahale edemediği bir dünya için... Şerefe."
"Bu bloga son uğradığım günden beri dünya çalkalanıyor. Türkiye, İmamın Orduları, Libya, NATO, ABD, Fransa, İbrahim Tatlıses, medyaya tabi ki yansımayan ve kimseye detayıyla yansıtma gereği duymadığım benim başıma gelenler. Peki ben ne yapıyorum? Bazı günler o mekan senin, bu mekan benim, bugün olduğu gibi bazı günler akşama kadar yataktan kalkmama isteği (Ki normalde bir mümin gibi imsaktan önce kalkma gibi bir alışkanlığım vardır). Yani hayatım tam da Bir Gün Tek Başına'daki Günsel'in dediği gibi, "küçük burjuva çelişkileri" ile dolu. Beynim uyuşurken, yazasım geldi. Ben de alafranga WC'ye koşar gibi PC'ye oturdum.
Yazacak çok konu var, hepsini özet geçmeyi düşünüyorum zira sersem gibiyim. Önce dış meselelerden bahsedelim, sonra içeri girelim. Amerika ve Fransa'nın Libya'ya girmesi konusu. Bu operasyondan zararlı çıkacak ülkeler, bu müdahaleyi yapanların kendileri olacak. Öncelikle İngiltere ve sonrasında Amerika'nın, 1900'lerin başından beri bölgede kontrolü elinde bulundurmak için acımasız diktatörleri desteklemesi taktiği artık işlemiyor. Ortadoğu halkının da, Amerika'nın piyon olarak kullandığı diktatörler desteklenemez duruma geldiğinde, bölgeye demokrasi ve insan hakları bahaneleriyle girmelerinin iç yüzünü kavrayacak kadar tarihi birikimi var. Dolayısıyla bu müdahaleler Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Hindistan'daki halkların diktatörlerine olduğu kadar, emperyalist güçlere de karşı tavırlarını şiddetlendirecek ve emperyalist ülkelerin bölge üzerindeki hakimiyet çabaları geri tepecek.
Bu tahmini fazla iyimser olduğum için yürütmüyorum. Ortadoğu'daki halk hareketleri ve alt yapısı yeni başlamış bir olay değil ve Amerika'nın izlediği politikalar özellikle son yıllarda, her seferinde kendisini yıpratmaktan başka bir işe yaramadı. Ayrıca, Libya'daki durum Mısır'dan farklıydı. Beğenelim ya da beğenmeyelim, Libya'daki muhalif hareket karşısında Kaddafi için açık bir destek de söz konusu. Yani iç savaş var ve iç savaşa müdahale etmek Amerika'nın bile diğer müttefikleriyle birleşse altından kalkamayacağı kadar komplike bir iştir.
Gelelim Türkiye'nin bu konudaki tutumuna. Başbakan "NATO'nun Libya'da ne işi var" derken, an itibarıyla NATO'nun emri altında başka bir ülkeye askeri müdahalede bulunabilecek bir konuma geldik. Bu noktada AKP'ye alternatif düşünülen meclisteki partilerin (Başta CHP) tezkereye onayı, Türkiye'de değişim isteyen ve bu değişimi bu muhalefetten bekleyen herkesin kararlarını bir kez daha gözden geçirmesi gereken bir olaydır. Fikrimce başta ana muhalefet, bu onayla, nasıl da emperyalist-kapitalist güçlerin sıkı bir müteffiki olduğunu kanıtlamış ve bir bakıma intihar etmiş oldu. Bu intiharla bence TBMM'den ve parlamenter sistemden herhangi bir beklenti veya umut kırıntıları da yok oldu (Ki o umut bende hiç olmamıştı).
Son olarak basılmamış kitabın imha edilmesi durumu. Aslında kanımca bu olayın yukarıdaki tutumla bağlantısı var. Çünkü bir polis devleti/diktatörlük yolunda ne kadar ilerlerseniz, emperyalist-kapitalist bloğun müteffikliği yolunda da o kadar ilerlersiniz. Türkiye tarihine bakın; Amerika uydusu olma durumunun zirveye çıktığı durumlarda, içerde de o kadar baskıcı bir devlet olmuştur. Ortadoğu'daki en büyük emperyalist işbirlikçiler, iç işlerinde o kadar baskıcıdırlar (Buna en açık örneklerden birisi Suudi Arabistan'dır). Amerika, onyıllardır yer yer ulusalcı, yer yer muhafazakar ama daimi kapitalist (Kimi zaman da sosyalizm adı altında devlet kapitalizmini en acımasızca uygulayan) diktatörlükleri desteklemiştir. Halklar ne zaman ayaklansa da, o diktatörlere demokrasi maskesi altında dirsek çevirmiştir. Halkların yanında durduğunu iddia eden emperyalist güçler aslında devrimleri bu yolla bitirmektedirler. Şu anda Libya'da yapılan budur. Amerikan uydusu yerel oligarşiler de halklarına karşı uyguladıkları zulümle devrimleri bitirebilir. Devrimleri ve muhalif halk hareketlerini önlemenin bu iki yolu her zaman paralel işler. O yüzden yazarlara uygulanan bu baskıyı, NATO tezkeresinin onayıyla son derece paralel görüyorum.
Bu da şu an baskı altındaki ulusal kesimi ideolojik olarak desteklediğim anlamına gelmiyor. Nitekim yerel oligarşilerin ve emperyalist güçlerin devrimi bitirmesi kadar, devrim adına devrime el koyan bürokrasiler de devrimi bitirir. İşte ulusal kesimin "devrim muhafızı" rolüne bürünmesini de (Türkiye'de vuku dahi bulmamış) devrime el koyan karşıdevrimci eylemlerden biri olarak görüyorum ve bunun da başımızdaki yarı ekonomik-yarı siyasi diktatörlükten daha iyi bir yol olduğu fikrine karşıyım. Zira yazarlara baskı yeni bir olay değil. Abdülhamit döneminden beri ülkede gazeteciler, yazarlar, düşünürler içeri atıldı, sansüre maruz kaldı, hatta öldürüldü. Atatürk döneminde de oldu bu, milli şef döneminde de, DP döneminde de, 27 Mayıs sonrasında da, 12 Mart'ta da, 70'lerde de, 80'lerde de, 90'lar ve 2000'lerde de. 2010'lara da aynen devam ediyoruz fakat bir farkla, AKP hükümeti ana medyaya da saldırdı.
Aslında bunun kamuoyunda oluşturduğu tepki açısından iyi bir gelişme olarak görüyorum çünkü hükümetin yazarına, gazetecisine yaptığı haksızlıklar topluma mal olmaya başladı ve böylelikle her kesimin bilinçlenip bu konu hakkında iktidarlara tümden başkaldırmasının önü açıldı. Chomsky'nin dediği gibi, en iğrendiğiniz insanların ifade özgürlüğünü savunmuyorsanız, siz zaten ifade özgürlüğü yanlısı değilsinizdir. O yüzden artık haksızlığa uğrayanların hangi güruhtan olduğunu bırakıp, baskı yaratan iktidarlara karşı tutum alma bilincine ulaşılmalı. Zaten yasalar yasa değil, fakat artık yürütme de yasaları dinleme gereği duymuyor. Basılmamış kitabı imha etmek, çarpık kanunlara bile aykırıdır. Bu olayın şu açıdan iyi olduğunu düşünüyorum; Her gelen baskıcı iktidarı destekleyen muhafazakar ve liberal kesimler dahi böyle bir olayı beklemedikleri için "AKP bizi rezil edecek" telaşına düştüler ve bu olaya tepki gösterme zahmetine giriştiler. Tabi makul olmayan baskıları eleştirirken kendilerince makul olanlara ses çıkarmadıklarını biliyoruz, bu da orta vadede değişecek bir tutum değil.
Kitapların, fikirlerin yasaklanmadığı, polis ve ordu güçlerinin ılga edildiği, ne yerel bürokrasilerin, ne dış güçlerin halklara müdahale edemediği bir dünya için... Şerefe."
12 Mart 2011 Cumartesi
İgnostisizm
Din konusunda tartışmayı sevmiyorum. Bunun çeşitli sebepleri var. Birincisi, hep aynı argümanları dinlemekten ve cevap vermekten yorulmuş olmam. İkincisi, bu tip tartışmalardan bir sonuç çıkmaması. Üçüncüsü ise insanların verdiği tepkiler. Din konusu açılana kadar, kutsala dokunduğunuz ana kadar insanlarla iyi geçinebiliyorsunuz lakin insanlar, sınırlarının geçildiğini hissettikleri an, size karşı tüm duyularını kapatabiliyor, karşı atağa geçebiliyorlar. O yüzden, iş din konusuna gelince, söyleyecek çok şeyim olsa bile susmayı tercih ederim. Lakin dün bir arkadaşım Japonya'daki felaket için "Allah yardımcıları olsun" dediğinde kendimi tutamayıp, "Allah varsa bu felaketi gerçekleştiren o değil mi? Aynı kişiden yardım beklemek çelişki değil midir?" dedim. Bu çıkışım kendisini oldukça kızdırdı tabi (Bu soruyu dünden beri üç kişiye sormaktan alamadım kendimi).
Türkiye'de Türk olmamak zor zanaat. Müslüman olmamak da öyle. O yüzden gayrimüslim azınlıkları anlayabiliyorum. Ama bir de benim gibi Türk olup müslüman değilseniz, "müslüman" olması gereken Türk kimliğinize ihanet etmekle suçlanabiliyorsunuz. İslam'dan çıkmak da zaten ayrı bir suç gibi görülüyor. Dinden çıkmış birisi olarak ahlak, vicdan, zeka yoksunu olduğunuza dair gülünç ithamlarla karşılaşmanız olası hale geliyor. Bu ithamların sahipleri de "dinsizlik" fikrine oldukça yabancı insanlar. Hemen "ateist mi oldun?" diye bir soruyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Kemalist olmayanlara AKP'li damgası vurulduğu gibi, müslüman olmayanlara da ateist fişlemesi yapılıyor. Ben aslında ignostiğim. Lakin sorana, agnostik olduğumu söylüyorum. Çünkü, insanlar ignostisizm hakkında hiçbir fikre sahip değil. Agnostisizm, buna nispeten daha bilinir durumda ve ayrıca bazı teologlar, ignostisizmi, agnostisizmin bir alt kolu olarak nitelendiriyor (Buna her ne kadar katılmasam da). O yüzden agnostik olduğumu söylemekte bir beis görmüyorum - ki aldığınız tepki genelde, "müslüman değilse hepsi bir" şeklinde oluyor. Bugün, ignostisizm üzerinde yazmak istiyorum.
İgnostisizm, agnostisizm de dahil tüm dinsel fikirlerin, tanrı üzerinde fazla varsayımda bulunduğunu savunan teolojik duruş. Açmak gerekirse ignostisizm, tanrının ne olduğu, yanlışlanamaz ve kognitif bir tanımla açıklanmadıkça, tanrının varlığı veya yokluğuyla ilgili bir tartışmaya girmeyi reddeder.
Tanrının ne olduğu ile ilgili tanımlamalarınıza karşı ise nonkognitivist bir pozisyonda durur. Buna göre, tanımınızda subjektif, idrak edilemeyen veya anlamı olmayan önermeleri reddeder. Örneğin, tanımınız "O, O'dur, tanımlanamaz ve idrak edilemez" gibi bir önermeden ibaretse, "O"'nun varlığını veya yokluğunu tartışmak gereksizdir çünkü bu tam anlamıyla düşünülemez önşartını ortaya koyan önermenin bir anlamı yoktur. Yine "X, zamandan ve mekandan bağımsız, görülemeyen ve ölçülemeyen, siyah renkten nefret eden beş kenarlı bir dörtgendir" gibi bir tanımlamada, X'in varlığı veya yokluğu hakkında tartışmayı reddeder çünkü X, kafamızda hiçbir konsept oluşturmamaktadır. Tanrının tam olarak ne olduğu hakkındaki bu tarz tanımlamalar, bir ignostiğe göre, Noam Chomsky'nin ünlü "Renksiz yeşil fikirler hiddetle uyuyor" cümlesi gibidir; Gramatik açıdan hatasız fakat semantik açıdan saçmalıktır.
İgnostisizm, ateizm değildir. Aksine, ignostisizm, "tanrıya inanmıyorum" diyen ateizmin, düşünülebilen, idrak edilen fakat kendisine inanmayı reddetmenin mümkün olduğu bir şeyin varlığını kabul ettiğini söyler. Aynı şekilde "tanrının varlığı veya yokluğundan, daha fazla kanıt olana kadar emin değilim" diyen agnostisizmden de ayrılır çünkü ignostisizm, bir şeyin varlığından emin olmamanız ve kendisi hakkında daha fazla kanıt beklediğiniz şeyin ne olduğunu anlayabilmiş, kavrayabilmiş olmanız gerektiğini savunur. Yani, varlık veya yokluktan bahsetmek için o şeyin ne olduğu hakkında tam bir fikre sahip olmanız gerekir. Bir ignostiğe göre ise tanrı, Allah, Yehova gibi ifadeler birkaç harfin diziliminden oluşmuş sözcüklerden ötesi değildir ve varlıklarını tartışmak için öncelikle tanımlanmaları gerekir. Yani bir ignostik, "bu harflerin toplamının benim kafamda oluşturduğu somut bir konsept yok, kimsede de olduğunu düşünmemi gerektirecek bir nedenim yok" der. Kıyaslamak gerekirse, "tanrı var mıdır?" sorusuna bir ateist "ben inanmıyorum", bir agnostik "emin değilim" diye cevaplarken, bir ignostik "tanrı derken ne kastettiğinden emin değilim" diyecektir. Ateist agnostik veya deist agnostik olabilirsiniz fakat ignostisizm, bunlardan farklı bir duruştur.
Bu duruş gayet tutarlıdır, çünkü binlerce tanrı anlayışı vardır. Ve bu yazıyı okuyan istisnasız herkes, bu binlerce tanrıdan hemen hepsine karşı inançsızdır. Örneğin "Allah'tan başka ilah yoktur." sözü binlerce tanrıyı reddediş, Allah'tan başka tüm ilahlara karşı ateizmdir. O yüzden pekçok ateist "siz, Zeus, Athena gibi antik tanrıları ve tanrıçalara ve şu an inanılan tanrıların hemen hemen hepsine inanmıyorsunuz, biz ise inanmadıklaırmızın listesine bir tanrı daha ekliyoruz, aramızdaki tek fark bu" der ki bu gayet doğrudur. İgnostiğin tutumu ise biraz daha farklıdır, tüm bu binlerce tanrının varlığı veya yokluğu hakkında, kognitif bir tanım olmadığı sürece, tartışmaya girmez. Yani bir müslüman aynı zamanda pekçok dine göre ateisttir, bir insan hangi tanrıdan bahsedildiğini tam olarak tanımlayana kadar, ateist mi, deist mi olduğunu söyleyemez.
İgnostisizmi, apateizmle de karıştırmamak gerekir. Apateizm, "tanrı vardır" cümlesini anlamsal yönden hatalı bulmayabilir, hatta "tanrı yoktur" bile demeyebilir, apateizm sadece "tanrının varlığı veya yokluğu ne beni, ne çevremi, ne hayatımı ilgilendirmez" der. İgnostisizm ise bir inanan veya inanmayana "varlığı hakkında tartıştığın şeyin tam olarak ne olduğuna dair bir fikre sahip değilsin" tezini öne sürer.
İnanışımı şöyle özetleyebilirim: Tanrıdan kastınız bir çocuğun inandığı gibi gökyüzündeki kocaman bir insansa, bir ateistim. Böyle bir antropomorfik tanrı idrak edilebilir ve inanıp inanılmadığına karar verilebilir, ben inanmıyorum ve bu tanrıya karşı ateistim, çünkü öyle bir adam olsa, uydularımız farketmiş olurdu (Bu konuda gidebileceğim en son nokta, daha fazla kanıt bulunana kadar böyle bir insansı tanrıya karşı ateist-agnostik bir tutum almaktır veya en fazla, böyle bir varlığın gereklilikliği ve olabilirliği konusunda tartışmaya başlamaktır). Yok eğer tamamen kapsayıcı, bütün varlıkların bir parçası olduğu, yani içinde bulunduğumuz kainatın eş anlamlısı bir tanrıdan söz ediyorsanız, o zaman deistim fakat o şeye kainat denmiş, kainata aynı zamanda tanrı demek bence mantıksız. Son olarak, tanrıdan kastınız, belli belirsiz bir şekilde tanımlanmış, varlığı test edilemeyen doğa üstü bir güçse, nonkognitivist bir tutum alarak o şeyin varlığı veya yokluğu hakkında tartışmanın tek boynuzlu görünmez pembe atın varlığı veya yokluğunu tartışmak kadar anlamsız olduğunu düşünürüm.
Umarım anlatabilmişimdir.
Türkiye'de Türk olmamak zor zanaat. Müslüman olmamak da öyle. O yüzden gayrimüslim azınlıkları anlayabiliyorum. Ama bir de benim gibi Türk olup müslüman değilseniz, "müslüman" olması gereken Türk kimliğinize ihanet etmekle suçlanabiliyorsunuz. İslam'dan çıkmak da zaten ayrı bir suç gibi görülüyor. Dinden çıkmış birisi olarak ahlak, vicdan, zeka yoksunu olduğunuza dair gülünç ithamlarla karşılaşmanız olası hale geliyor. Bu ithamların sahipleri de "dinsizlik" fikrine oldukça yabancı insanlar. Hemen "ateist mi oldun?" diye bir soruyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Kemalist olmayanlara AKP'li damgası vurulduğu gibi, müslüman olmayanlara da ateist fişlemesi yapılıyor. Ben aslında ignostiğim. Lakin sorana, agnostik olduğumu söylüyorum. Çünkü, insanlar ignostisizm hakkında hiçbir fikre sahip değil. Agnostisizm, buna nispeten daha bilinir durumda ve ayrıca bazı teologlar, ignostisizmi, agnostisizmin bir alt kolu olarak nitelendiriyor (Buna her ne kadar katılmasam da). O yüzden agnostik olduğumu söylemekte bir beis görmüyorum - ki aldığınız tepki genelde, "müslüman değilse hepsi bir" şeklinde oluyor. Bugün, ignostisizm üzerinde yazmak istiyorum.
İgnostisizm, agnostisizm de dahil tüm dinsel fikirlerin, tanrı üzerinde fazla varsayımda bulunduğunu savunan teolojik duruş. Açmak gerekirse ignostisizm, tanrının ne olduğu, yanlışlanamaz ve kognitif bir tanımla açıklanmadıkça, tanrının varlığı veya yokluğuyla ilgili bir tartışmaya girmeyi reddeder.
Tanrının ne olduğu ile ilgili tanımlamalarınıza karşı ise nonkognitivist bir pozisyonda durur. Buna göre, tanımınızda subjektif, idrak edilemeyen veya anlamı olmayan önermeleri reddeder. Örneğin, tanımınız "O, O'dur, tanımlanamaz ve idrak edilemez" gibi bir önermeden ibaretse, "O"'nun varlığını veya yokluğunu tartışmak gereksizdir çünkü bu tam anlamıyla düşünülemez önşartını ortaya koyan önermenin bir anlamı yoktur. Yine "X, zamandan ve mekandan bağımsız, görülemeyen ve ölçülemeyen, siyah renkten nefret eden beş kenarlı bir dörtgendir" gibi bir tanımlamada, X'in varlığı veya yokluğu hakkında tartışmayı reddeder çünkü X, kafamızda hiçbir konsept oluşturmamaktadır. Tanrının tam olarak ne olduğu hakkındaki bu tarz tanımlamalar, bir ignostiğe göre, Noam Chomsky'nin ünlü "Renksiz yeşil fikirler hiddetle uyuyor" cümlesi gibidir; Gramatik açıdan hatasız fakat semantik açıdan saçmalıktır.
İgnostisizm, ateizm değildir. Aksine, ignostisizm, "tanrıya inanmıyorum" diyen ateizmin, düşünülebilen, idrak edilen fakat kendisine inanmayı reddetmenin mümkün olduğu bir şeyin varlığını kabul ettiğini söyler. Aynı şekilde "tanrının varlığı veya yokluğundan, daha fazla kanıt olana kadar emin değilim" diyen agnostisizmden de ayrılır çünkü ignostisizm, bir şeyin varlığından emin olmamanız ve kendisi hakkında daha fazla kanıt beklediğiniz şeyin ne olduğunu anlayabilmiş, kavrayabilmiş olmanız gerektiğini savunur. Yani, varlık veya yokluktan bahsetmek için o şeyin ne olduğu hakkında tam bir fikre sahip olmanız gerekir. Bir ignostiğe göre ise tanrı, Allah, Yehova gibi ifadeler birkaç harfin diziliminden oluşmuş sözcüklerden ötesi değildir ve varlıklarını tartışmak için öncelikle tanımlanmaları gerekir. Yani bir ignostik, "bu harflerin toplamının benim kafamda oluşturduğu somut bir konsept yok, kimsede de olduğunu düşünmemi gerektirecek bir nedenim yok" der. Kıyaslamak gerekirse, "tanrı var mıdır?" sorusuna bir ateist "ben inanmıyorum", bir agnostik "emin değilim" diye cevaplarken, bir ignostik "tanrı derken ne kastettiğinden emin değilim" diyecektir. Ateist agnostik veya deist agnostik olabilirsiniz fakat ignostisizm, bunlardan farklı bir duruştur.
Bu duruş gayet tutarlıdır, çünkü binlerce tanrı anlayışı vardır. Ve bu yazıyı okuyan istisnasız herkes, bu binlerce tanrıdan hemen hepsine karşı inançsızdır. Örneğin "Allah'tan başka ilah yoktur." sözü binlerce tanrıyı reddediş, Allah'tan başka tüm ilahlara karşı ateizmdir. O yüzden pekçok ateist "siz, Zeus, Athena gibi antik tanrıları ve tanrıçalara ve şu an inanılan tanrıların hemen hemen hepsine inanmıyorsunuz, biz ise inanmadıklaırmızın listesine bir tanrı daha ekliyoruz, aramızdaki tek fark bu" der ki bu gayet doğrudur. İgnostiğin tutumu ise biraz daha farklıdır, tüm bu binlerce tanrının varlığı veya yokluğu hakkında, kognitif bir tanım olmadığı sürece, tartışmaya girmez. Yani bir müslüman aynı zamanda pekçok dine göre ateisttir, bir insan hangi tanrıdan bahsedildiğini tam olarak tanımlayana kadar, ateist mi, deist mi olduğunu söyleyemez.
İgnostisizmi, apateizmle de karıştırmamak gerekir. Apateizm, "tanrı vardır" cümlesini anlamsal yönden hatalı bulmayabilir, hatta "tanrı yoktur" bile demeyebilir, apateizm sadece "tanrının varlığı veya yokluğu ne beni, ne çevremi, ne hayatımı ilgilendirmez" der. İgnostisizm ise bir inanan veya inanmayana "varlığı hakkında tartıştığın şeyin tam olarak ne olduğuna dair bir fikre sahip değilsin" tezini öne sürer.
İnanışımı şöyle özetleyebilirim: Tanrıdan kastınız bir çocuğun inandığı gibi gökyüzündeki kocaman bir insansa, bir ateistim. Böyle bir antropomorfik tanrı idrak edilebilir ve inanıp inanılmadığına karar verilebilir, ben inanmıyorum ve bu tanrıya karşı ateistim, çünkü öyle bir adam olsa, uydularımız farketmiş olurdu (Bu konuda gidebileceğim en son nokta, daha fazla kanıt bulunana kadar böyle bir insansı tanrıya karşı ateist-agnostik bir tutum almaktır veya en fazla, böyle bir varlığın gereklilikliği ve olabilirliği konusunda tartışmaya başlamaktır). Yok eğer tamamen kapsayıcı, bütün varlıkların bir parçası olduğu, yani içinde bulunduğumuz kainatın eş anlamlısı bir tanrıdan söz ediyorsanız, o zaman deistim fakat o şeye kainat denmiş, kainata aynı zamanda tanrı demek bence mantıksız. Son olarak, tanrıdan kastınız, belli belirsiz bir şekilde tanımlanmış, varlığı test edilemeyen doğa üstü bir güçse, nonkognitivist bir tutum alarak o şeyin varlığı veya yokluğu hakkında tartışmanın tek boynuzlu görünmez pembe atın varlığı veya yokluğunu tartışmak kadar anlamsız olduğunu düşünürüm.
Umarım anlatabilmişimdir.
10 Mart 2011 Perşembe
Altın Çilek Sahtekarlığı
Geçen seneden beri altın çilek diye bir meyvenin varlığını duydum. Pekçok kuru meyve pahalıdır ya, bu şeyin fiyatı dudak uçuklatıcıydı, kilosu 60 liradan satıldığını görmüştüm. Geçen gün radyoda reklamını duyunca, bu çılgın fiyatın nedenini anladım. Ürün tanıtımında, meyve, dinleyiciye mucizevi bir şey olarak sunuluyor, nasıl hiç görülmedik hızda kilo verdirdiği ve kullananların sağlık durumunu artırdığı söyleniyordu. Merak ettim, araştırdım. Neydi altın çilekte olup da başka gıdalarda olmayan ve dolayısıyla onu mucizevi yapan şey?
Öncelikle ülkemizde "çilek" olarak ün yapmasına rağmen, aslında gerçek ismi "physalis" olan, çilekle bir bağı olmayan ve domates, biber, patlıcan gibi, patlıcangiller familyasından bir bitkiymiş kendileri. Şimdi kendisiyle ilgili sıralanan iddialara yakından bakalım:
İddia #1. Dünyanın en zengin lif oranına sahip meyvesidir, dolayısıyla diyabet hastalarına ve zayıflamaya yardımcı olur, kabızlığı ve kolon kanserini önler.
Yanıt: Lif sizi zayıflatmaz. Lifte hiçbir besin değeri yoktur, dolayısıyla kalori de yoktur. Midenizi besin değeri ve kalori olmaksızın doldurur, bu da zayıflamaya yardımcı olduğu konusunda bir argüman olarak kullanılsa da, lifli gıdalar sizi zayıflatmaz.
Aksine, lifin kendisini vücudumuz parçalayamadığı gibi, lif aynı zamanda diğer gıdaların emilimini de engeller ve özellikle kilo vermeye çalışan bir insan, gerekli pekçok gıdaları azaltacağı için, bunları da ememeyen vücutta sağlık sorunları çıkabilir. (1)
Gıdaların emilimi yavaşlatan veya bloke eden lif, dolayısıyla şekerin emilimini de yavaşlatır ve insülin seviyelerinin aşırı yükselmesini önler. Fakat bu, lifin diyabet hastalarına yardımcı olduğu anlamına gelmez. Diyabet hastalarının asıl yapması gereken şey, karbonhidratı kısıtlamasıdır. Siz şekeri diyetinizden elimine ederseniz, yavaş emilmesi için lifli gıdalara sarılmanıza da gerek kalmayacaktır.
Bir diğer yanılgı da lifsiz bir diyetin kabızlığa yol açtığı yönünde. Lifin bir "artık" olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gıdaların artığı ne kadar çoksa, o kadar sık tuvalete çıkarsınız. Ama lif azlığından dolayı sadece kurtulmanız gereken artık azalacaktır ve daha seyrek tuvalete çıkacaksınız demektir. Bunun anlamı kabızlık değildir. Kaldı ki, lifli gıdaları aşırı derecede tükettiğinizde muhakkak gaz ve ishal şikayetleriniz artacaktır. Yani lifsiz bir diyet sizi kabız yapmaz lakin aşırı lif, ishale neden olur. Söylenildiği gibi aşırı lif tüketimi basur hastalarına yardım etmez, aksine zarar verir (1).
Ayrıca, lifin kolon kanserini önlediğini kanıtlayan tek bir laboratuar çalışması yoktur. Tam tersine, tüm şartlar eşit tutulup, diyetlerde lif oranının artırıldığı çalışmalarda, kansere sebebiyet veren kolon poliplerinin gelişimi arttığı gözlemlenmiştir (2) (3) (4). Aynı şey bizzat Dr. Öz'ün başına geldi. Seneler boyunca yüksek lifli diyetleri öneren ve kendisi de uygulayan Öz'de kansere yol açan poliplere rastlandı. Aşırı lifin bağırsak duvarına nasıl zarar verdiğine yönelik çalışmalar mevcuttur (5) (6).
Şunu da belirteyim; Liften kaçınmamız gerektiğini savunmuyorum. Fakat günlük sebze-meyvesini tüketen bir insanın, bunun üstüne daha da ekstra lif içeren besinleri tüketmesinin yarardan çok zarara yol açacağını söylüyorum. Öyle olmasa dahi, çevrede herşeyde lif bolca varken, lif için bir meyveye 40, 50, 60 lira yatırmak deli saçmasıdır.
İddia #2. Altın çilekte, antioksidan oranı yüksektir.
Yanıt: Neymiş efendim bu antioksidanlar? Öncelikle C vitamini. Ne kadar C vitamini varmış altın çilekte peki? 100 gramda 43 gram. Bu da günlük ihtiyacın %30'u bile etmiyor. Oysa ki yüz gram kırmızı biberde günlük C vitamini ihtiyacımızın %210'u, maydanoz'da %220'si, dalakta %85'i, portakal'da %90'ı, yeşil biberde %130'u, brokolide %150'si var. Altın çilek bu konuda hiç de özel bir yerde değil.
Bir diğer antioksidan ise cryptoxanthin. Bu antioksidan ß-karoten ile çok benzer, tıpkı onun gibi vücutta A vitaminine dönüştürülme özelliği var ve kansere karşı koruduğu düşünülüyor. Lakin cryptoxanthin sadece altın çilekte yok. Yumurta sarısında, tereyağında, elmada da var (7). Yine çok bağlantılı olduğunu söylediğim beta-karoten, havuç, patates, ıspanak, balkabağı, karalahana gibi yiyeceklerde bolca mevcut (8).
Ayrıca şunu da belirtmek gerek, bitkilerden alınan karotenler, vücutta A vitaminine, yani retinole pek de etkili bir şekilde dönüştürülemiyor. Araştırmalara göre, özellikle kadınların yarısından çoğunun vücudu, bitkilerdeki karotenleri A vitaminine dönüştüremiyor ve bu yüzden retinolün, yani direkt kullanılabilen A vitamininin kaynağı olan hayvansal ürünlerin tüketimine muhtaçlar (9). O yüzden altın çilek de dahil hiçbir bitkisel gıdada bol vitamin A olduğu yönündeki bir iddiaya inanmamanızı öneririm.
Ayrıca antioksidan dediğimizde belki de en başta düşünülmesi gereken E vitamini bakımından altın çilek hiç de zengin değil, zaten E vitamini çok bolca bulunan bir antioksidan değil. O yüzden biraz pahalı ve bolca antioksidan içeren bir yiyecek almak istediğinizde, bir numaralı E vitamini kaynağı olan badem, fındık gibi kuruyemişleri öneririm. Kuruyemişleri çilek, böğürtlen gibi meyvelerle birleştirip, bir porsiyon da sebze tükettiğinizde, ekstra antioksidana ihtiyacınız kalmayacaktır.
İddia #3. Altın çilek, potasyum açısından zengindir.
Yanıt: Potasyum açısından çoğu ürün zengindir. Doğada potasyum kaynağı denilebilecek bir gıda yoktur. Başka bir deyişle, tıpkı tuz gibi, hemen hemen tüm gıdalarda potasyum olmakla birlikte, hiçbirinde günlük ihtiyacımızın tümüne yetecek kadar potasyum yoktur. Altın çilek de tesadüf değilmiş, zira 100 gram taze altın çilekte günlük potasyum ihtiyacımızın %4'ü varmış. Kurusunda daha fazla olacaktır lakin onun nedeni, kurutulurken gıdaların suyunu kaybetmesidir. Yani 15 adet taze altın çilek yüz gram çekiyorsa, 50-60 adet kurutulmuş altın çilek 100 gram gelir. Fakat bununla doğru orantılı olarak 100 gram kurutulmuş altın çileğin kalori miktarı da o kadar fazla olacaktır. O yüzden tüm kurutulmuş meyvelerin besin değerleri ile birlikte kalori miktarı da fazladır. Bu gerçek de, kurutulmuş bir meyvenin kilo verdirebileceği yönündeki iddia ile epey çelişmektedir.
İddia #4. Altın çilekte bolca kalsiyum bulunur.
Yanıt: 100gram taze altın çilekte, 7mg kalsiyum bulunuyor. Bu da günlük ihtiyacın %1'i. Yani 10 kilogram taze altın çilek yerseniz, günlük kalsiyum ihtiyacınızı gideriyorsunuz. Epey bolmuş (!).
İddia #5. Altın çileğin öksürük, ateş, boğaz ağrısı, apse gibi problemlere iyi geldiği gözlemlenmiştir.
Yanıt: Nerede gözlemlenmiştir? Geleneksel Çin tıbbında (10). Yani alternatif tıpta kullanımı olan bir bitki physalis. Lakin alternatif tıp, kocakarı ilaçları mı rehberimiz olacak, modern tıp mı? Kaldı ki bu şikayetlere iyi geldiği bilinen onlarca bitki var. Altın çileği mucizevi olarak nitelendirerek akılalmaz fiyatlara pazarlamanın hiçbir etik değeri yok.
Özellikle zayıflama iddiası konusunda tekrar konuşmak istiyorum çünkü kilo vermek benim neredeyse uzmanlık alanım diyebileceğim bir konu. Bir senede 40 kilo yağ yakmış ve yağ oranımı o zamandan beri düşük tutmuş birisiyim. Şu kadarını söylemeliyim, sizi "zayıflatacak" bir yiyecek, bir içecek, bir ürün yoktur. Tek yapmanız gereken, yediğinden fazlasını yakmak. Zayıflamak matematik gibidir, hem de gayet basit bir hesaplamayla. Şöyle ki, hergün yediğinizden 500 kalori fazlasını yakmanız durumunda, ayda iki kilo verirsiniz. Sıkı bir egzersiz programı ile günlük yaktığınız kalori miktarını 2500-3000'e çıkarabilirsiniz. Yani 2000-2500 kalorilik bir diyetle rahatlıkla ayda 2 kilo verebilirsiniz. Hem hızlı kilo kaybı olmadığından, hem de egzersiz yaptığınızdan dolayı, kas ve güç kaybınız da olmaz, yanan kitle kas değil yağ olur.
Ayrıca egzersiz için de salonlara gitmeniz şart değil. Hatta açık havada serbest koşu, sprint çalışması en etkili kilo verme egzersizidir. Haftada 3-4 gün, günde 20 dakika süren sıkı bir koşu programı, vücut ağırlığıyla yapılan birkaç egzersizle birleştirildiğinde işinizi görecektir. Beslenme alışkanlıklarınızda yapacağınız küçük değişiklikler size günde 1000 kalori kurtarır. Örneğin haftada 80 gramlık iki çikolata yerine 40 gramlık bir bitter çikolata, 1200 kalori daha az tükettiğiniz anlamına gelir. Alkolü kesmek, yemeklere bitkisel yağ eklememek, kızartmadan kaçınmak, ekmeği azaltmak gibi pekçok küçük çözüm, egzersiz harici ekstra bir şey yapmadan kilo vermenizi sağlar. Altın çilek, kekik suyu, zayıflama hapı, gibi ürünlere vereceğiniz parayı da, daha kaliteli, sağlıklı, yüksek protein içeren gıdalara harcarsanız, hem sağlıklı kilo verirsiniz, hem de yediklerinizden zevk alırsınız.
Referanslar:
(1) Kok-Yang Tan, Francis Seow-Choen, Fiber and colorectal diseases: Separating fact from fiction
(2) British Journal of Nutrition (2008), 100, 711–721
(3) J. Nutr. 118: 840-845, 1988
(4) Cancer Research 46, 1727-1734, April 1986
(5) K. Miyake, T. Tanaka, P. McNeil Disruption-Induced Mucus Secretion: Repair and Protection
(6) Michael Eades, A cautionary tale of mucus fore and aft
(7) Merck Index, 11th Edition
(8) USDA National Nutrient Database for Standard Reference, Release 21
(9) Some women may lack vitamin A
(10) J. A. Duke, E. S Ayensu, Reference Publications, Inc. ed., Medical Plants of China, 1985
Öncelikle ülkemizde "çilek" olarak ün yapmasına rağmen, aslında gerçek ismi "physalis" olan, çilekle bir bağı olmayan ve domates, biber, patlıcan gibi, patlıcangiller familyasından bir bitkiymiş kendileri. Şimdi kendisiyle ilgili sıralanan iddialara yakından bakalım:
İddia #1. Dünyanın en zengin lif oranına sahip meyvesidir, dolayısıyla diyabet hastalarına ve zayıflamaya yardımcı olur, kabızlığı ve kolon kanserini önler.
Yanıt: Lif sizi zayıflatmaz. Lifte hiçbir besin değeri yoktur, dolayısıyla kalori de yoktur. Midenizi besin değeri ve kalori olmaksızın doldurur, bu da zayıflamaya yardımcı olduğu konusunda bir argüman olarak kullanılsa da, lifli gıdalar sizi zayıflatmaz.
Aksine, lifin kendisini vücudumuz parçalayamadığı gibi, lif aynı zamanda diğer gıdaların emilimini de engeller ve özellikle kilo vermeye çalışan bir insan, gerekli pekçok gıdaları azaltacağı için, bunları da ememeyen vücutta sağlık sorunları çıkabilir. (1)
Gıdaların emilimi yavaşlatan veya bloke eden lif, dolayısıyla şekerin emilimini de yavaşlatır ve insülin seviyelerinin aşırı yükselmesini önler. Fakat bu, lifin diyabet hastalarına yardımcı olduğu anlamına gelmez. Diyabet hastalarının asıl yapması gereken şey, karbonhidratı kısıtlamasıdır. Siz şekeri diyetinizden elimine ederseniz, yavaş emilmesi için lifli gıdalara sarılmanıza da gerek kalmayacaktır.
Bir diğer yanılgı da lifsiz bir diyetin kabızlığa yol açtığı yönünde. Lifin bir "artık" olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gıdaların artığı ne kadar çoksa, o kadar sık tuvalete çıkarsınız. Ama lif azlığından dolayı sadece kurtulmanız gereken artık azalacaktır ve daha seyrek tuvalete çıkacaksınız demektir. Bunun anlamı kabızlık değildir. Kaldı ki, lifli gıdaları aşırı derecede tükettiğinizde muhakkak gaz ve ishal şikayetleriniz artacaktır. Yani lifsiz bir diyet sizi kabız yapmaz lakin aşırı lif, ishale neden olur. Söylenildiği gibi aşırı lif tüketimi basur hastalarına yardım etmez, aksine zarar verir (1).
Ayrıca, lifin kolon kanserini önlediğini kanıtlayan tek bir laboratuar çalışması yoktur. Tam tersine, tüm şartlar eşit tutulup, diyetlerde lif oranının artırıldığı çalışmalarda, kansere sebebiyet veren kolon poliplerinin gelişimi arttığı gözlemlenmiştir (2) (3) (4). Aynı şey bizzat Dr. Öz'ün başına geldi. Seneler boyunca yüksek lifli diyetleri öneren ve kendisi de uygulayan Öz'de kansere yol açan poliplere rastlandı. Aşırı lifin bağırsak duvarına nasıl zarar verdiğine yönelik çalışmalar mevcuttur (5) (6).
Şunu da belirteyim; Liften kaçınmamız gerektiğini savunmuyorum. Fakat günlük sebze-meyvesini tüketen bir insanın, bunun üstüne daha da ekstra lif içeren besinleri tüketmesinin yarardan çok zarara yol açacağını söylüyorum. Öyle olmasa dahi, çevrede herşeyde lif bolca varken, lif için bir meyveye 40, 50, 60 lira yatırmak deli saçmasıdır.
İddia #2. Altın çilekte, antioksidan oranı yüksektir.
Yanıt: Neymiş efendim bu antioksidanlar? Öncelikle C vitamini. Ne kadar C vitamini varmış altın çilekte peki? 100 gramda 43 gram. Bu da günlük ihtiyacın %30'u bile etmiyor. Oysa ki yüz gram kırmızı biberde günlük C vitamini ihtiyacımızın %210'u, maydanoz'da %220'si, dalakta %85'i, portakal'da %90'ı, yeşil biberde %130'u, brokolide %150'si var. Altın çilek bu konuda hiç de özel bir yerde değil.
Bir diğer antioksidan ise cryptoxanthin. Bu antioksidan ß-karoten ile çok benzer, tıpkı onun gibi vücutta A vitaminine dönüştürülme özelliği var ve kansere karşı koruduğu düşünülüyor. Lakin cryptoxanthin sadece altın çilekte yok. Yumurta sarısında, tereyağında, elmada da var (7). Yine çok bağlantılı olduğunu söylediğim beta-karoten, havuç, patates, ıspanak, balkabağı, karalahana gibi yiyeceklerde bolca mevcut (8).
Ayrıca şunu da belirtmek gerek, bitkilerden alınan karotenler, vücutta A vitaminine, yani retinole pek de etkili bir şekilde dönüştürülemiyor. Araştırmalara göre, özellikle kadınların yarısından çoğunun vücudu, bitkilerdeki karotenleri A vitaminine dönüştüremiyor ve bu yüzden retinolün, yani direkt kullanılabilen A vitamininin kaynağı olan hayvansal ürünlerin tüketimine muhtaçlar (9). O yüzden altın çilek de dahil hiçbir bitkisel gıdada bol vitamin A olduğu yönündeki bir iddiaya inanmamanızı öneririm.
Ayrıca antioksidan dediğimizde belki de en başta düşünülmesi gereken E vitamini bakımından altın çilek hiç de zengin değil, zaten E vitamini çok bolca bulunan bir antioksidan değil. O yüzden biraz pahalı ve bolca antioksidan içeren bir yiyecek almak istediğinizde, bir numaralı E vitamini kaynağı olan badem, fındık gibi kuruyemişleri öneririm. Kuruyemişleri çilek, böğürtlen gibi meyvelerle birleştirip, bir porsiyon da sebze tükettiğinizde, ekstra antioksidana ihtiyacınız kalmayacaktır.
İddia #3. Altın çilek, potasyum açısından zengindir.
Yanıt: Potasyum açısından çoğu ürün zengindir. Doğada potasyum kaynağı denilebilecek bir gıda yoktur. Başka bir deyişle, tıpkı tuz gibi, hemen hemen tüm gıdalarda potasyum olmakla birlikte, hiçbirinde günlük ihtiyacımızın tümüne yetecek kadar potasyum yoktur. Altın çilek de tesadüf değilmiş, zira 100 gram taze altın çilekte günlük potasyum ihtiyacımızın %4'ü varmış. Kurusunda daha fazla olacaktır lakin onun nedeni, kurutulurken gıdaların suyunu kaybetmesidir. Yani 15 adet taze altın çilek yüz gram çekiyorsa, 50-60 adet kurutulmuş altın çilek 100 gram gelir. Fakat bununla doğru orantılı olarak 100 gram kurutulmuş altın çileğin kalori miktarı da o kadar fazla olacaktır. O yüzden tüm kurutulmuş meyvelerin besin değerleri ile birlikte kalori miktarı da fazladır. Bu gerçek de, kurutulmuş bir meyvenin kilo verdirebileceği yönündeki iddia ile epey çelişmektedir.
İddia #4. Altın çilekte bolca kalsiyum bulunur.
Yanıt: 100gram taze altın çilekte, 7mg kalsiyum bulunuyor. Bu da günlük ihtiyacın %1'i. Yani 10 kilogram taze altın çilek yerseniz, günlük kalsiyum ihtiyacınızı gideriyorsunuz. Epey bolmuş (!).
İddia #5. Altın çileğin öksürük, ateş, boğaz ağrısı, apse gibi problemlere iyi geldiği gözlemlenmiştir.
Yanıt: Nerede gözlemlenmiştir? Geleneksel Çin tıbbında (10). Yani alternatif tıpta kullanımı olan bir bitki physalis. Lakin alternatif tıp, kocakarı ilaçları mı rehberimiz olacak, modern tıp mı? Kaldı ki bu şikayetlere iyi geldiği bilinen onlarca bitki var. Altın çileği mucizevi olarak nitelendirerek akılalmaz fiyatlara pazarlamanın hiçbir etik değeri yok.
Özellikle zayıflama iddiası konusunda tekrar konuşmak istiyorum çünkü kilo vermek benim neredeyse uzmanlık alanım diyebileceğim bir konu. Bir senede 40 kilo yağ yakmış ve yağ oranımı o zamandan beri düşük tutmuş birisiyim. Şu kadarını söylemeliyim, sizi "zayıflatacak" bir yiyecek, bir içecek, bir ürün yoktur. Tek yapmanız gereken, yediğinden fazlasını yakmak. Zayıflamak matematik gibidir, hem de gayet basit bir hesaplamayla. Şöyle ki, hergün yediğinizden 500 kalori fazlasını yakmanız durumunda, ayda iki kilo verirsiniz. Sıkı bir egzersiz programı ile günlük yaktığınız kalori miktarını 2500-3000'e çıkarabilirsiniz. Yani 2000-2500 kalorilik bir diyetle rahatlıkla ayda 2 kilo verebilirsiniz. Hem hızlı kilo kaybı olmadığından, hem de egzersiz yaptığınızdan dolayı, kas ve güç kaybınız da olmaz, yanan kitle kas değil yağ olur.
Ayrıca egzersiz için de salonlara gitmeniz şart değil. Hatta açık havada serbest koşu, sprint çalışması en etkili kilo verme egzersizidir. Haftada 3-4 gün, günde 20 dakika süren sıkı bir koşu programı, vücut ağırlığıyla yapılan birkaç egzersizle birleştirildiğinde işinizi görecektir. Beslenme alışkanlıklarınızda yapacağınız küçük değişiklikler size günde 1000 kalori kurtarır. Örneğin haftada 80 gramlık iki çikolata yerine 40 gramlık bir bitter çikolata, 1200 kalori daha az tükettiğiniz anlamına gelir. Alkolü kesmek, yemeklere bitkisel yağ eklememek, kızartmadan kaçınmak, ekmeği azaltmak gibi pekçok küçük çözüm, egzersiz harici ekstra bir şey yapmadan kilo vermenizi sağlar. Altın çilek, kekik suyu, zayıflama hapı, gibi ürünlere vereceğiniz parayı da, daha kaliteli, sağlıklı, yüksek protein içeren gıdalara harcarsanız, hem sağlıklı kilo verirsiniz, hem de yediklerinizden zevk alırsınız.
Referanslar:
(1) Kok-Yang Tan, Francis Seow-Choen, Fiber and colorectal diseases: Separating fact from fiction
(2) British Journal of Nutrition (2008), 100, 711–721
(3) J. Nutr. 118: 840-845, 1988
(4) Cancer Research 46, 1727-1734, April 1986
(5) K. Miyake, T. Tanaka, P. McNeil Disruption-Induced Mucus Secretion: Repair and Protection
(6) Michael Eades, A cautionary tale of mucus fore and aft
(7) Merck Index, 11th Edition
(8) USDA National Nutrient Database for Standard Reference, Release 21
(9) Some women may lack vitamin A
(10) J. A. Duke, E. S Ayensu, Reference Publications, Inc. ed., Medical Plants of China, 1985
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





