Ne kadar hoş. Yaratıcılıktan uzak ırkçıların ve soft ırkçı olan milliyetçilerin hezeyanları ve ad hominemleri olmasa bize de yazacak konu kalmayacak.
Öncelikle şunu belirtelim: Hocalı'da olanlar katliamdır, 613 sivil katledilmiştir ve bölgede etnik temizlik amaçlanmıştır, bunu inkar edemeyiz. Kendi adıma lanetliyorum. Bu hakkı da, dünyada katliama uğramış tüm halkların üzüntüsünü paylaşmaya çalışan ve egemen güçleri lanetleyen biri olmaktan, yani tutarlılığımdan aldığımı düşünüyorum.
Ancak, kazın ayağı bundan ibaret değil. Taksim'i, Beşiktaş'ı, Şişli'yi, yani İstanbul'un dört bir yanını "Ermeni yalanına sessiz kalma" yazan posterlerle dolduran ve her köşede broşür dağıtan, "Hepimiz Hocalı'lıyız, Hepimiz Mehmet'iz" başlıklı siteler açan, sözlüklere "Hrant Dink için Ermeni olan Ermeniciler bakalım ölen Türk olunca Hocalı'lı olabilecek mi?", "Asıl soykırım budur, bunu kınayın" yazanların niyetleri başka. Niyet okuması yapmıyorum, nefret söylemlerinden bu anlaşılıyor zaten.
Öncelikle, bu odunların anlamadığı şey şu; Biz milliyetçilik karşıtları soykırım ve katliam yapan güçleri, ırklarıyla özdeşleştirmeyiz. "Yahudileri Almanlar katletti" demeyiz örneğin, "Naziler katletti" deriz. 1915'te Ermenileri Türkler katletti demeyiz, İttihatçi subaylar yaptı deriz, Dersim katliamı için de tek parti diktatörlüğünü suçlarız, "Türkler kasaptır" demeyiz. Hocalı katliamı da, Rus birliklerinin desteğindeki Ermeni kuvvetler tarafından gerçekleştirilmiştir. Şimdi sen bir organizasyon düzenliyorsun, "Ermeni yalanına sessiz kalma" gibi bir genellemeci, ırkçı slogan yazıyorsun. İkincisi, Türkiye tarihine altın harflerle yazılacak güzide "Hepimiz Ermeniyiz" sloganına karşı tavır aldığını "Hepimiz Hocalılıyız" sloganıyla vurguluyorsun. Aynı yıllarda olmuş Bakü katliamını, Maragha katliamını ağzına almıyorsun. Dersim, Halepçe, Zilan katliamları senin için hiçtir, Ermeni soykırımı zaten yalandır. Sen cahilsin, Fransa parlamentosu Ermeni soykırımını kabul etmese, Hocalı soykırımından haberin bile olmayacaktı, ilkel şartlı reflekslerle hareket ediyorsun. Senin organizasyonunda benim işim ne?
Nitekim beklenen oldu, Taksim'deki protestoda düşünülebilecek en ırkçı pankartlar açıldı. "Türkiye dar geliyor, bugün Taksim yarın Erivan. Bir gece ansızın gelebiliriz." yazılı MHP pankartlarından tutun, yine kimin kimi düzdüğü üzerinden dünya görüşünü şekillendiren insanların pörtlemelerine, "Bozkurt Ogün, Bozkurt Çatlı", "Ermeni piçlerinden intikamımız büyük olacak" sloganlarına kadar çok sayıda faşist söylemlere ve görsellere tanık olduk. Bu basit bir soykırım anma etkinliği miydi, bir Ermenofobi kesiti miydi?
Kimseyle hümanizm yarıştıracak vaktim yok. Oradakilerin katliamın kendisine değil, öldürülenlerin "kardeş", öldürenlerin "Ermeni" oluşuna tepkili olduğu açıktı. Daha en başından bu organizasyonun, Hocalı katliamını anmak ve sorumlularının yakalanmasına yönelik masum bir istekten ibaret olmadığı, Ermeni nefreti üzerine kurulduğu açıktı. Hatta bir tespitte bulunayım milliyetçi arkadaşım, Hocalı katliamına bilinçaltınızda seviniyorsunuz ki Ermenilere karşı bitmeyen nefretinizin bir gün için bile olsa haklı bir nedeni olduğunu kendinize kanıtlamış olun. Dün Ruanda'da olanlar, Türkiye'de sivil Kürtlere yönelik kontr-gerilla katliamları, aynı şekilde bugün Kolombiya'da sivil halka karşı uygulanan paramiliter katliamlar, sizi aynı şekilde yaralıyor mu örneğin? İnsan biraz tutarlı olmalı.
Ben içtenlikle Hocalı katliamının sorumlularının tespit edilmesini gönülden isterim ve bu zihniyetin ortadan kalkması adına halkların ellerinden geleni yapması en büyük temennimdir, birey olarak da üzerime düşeni yapmaya hazırım. Bugün Taksim'de olmayışımın nedeni "Hocalılıyım" demekten çekindiğim veya bu katliamı kınamadığım için değil, bir yas gününde bile nefret söylemlerinde bulunmayı başarabilen, ortadan kaldırılmasını istediğim zihniyetin parçası olan bu odun kafalı güruhla yan yana gelmeyi midem kaldırmayacağı içindir. İnsanlık suçuna ortak olamam, kusura bakılmasın.
26 Şubat 2012 Pazar
22 Şubat 2012 Çarşamba
Cehennemlik Olmamak için derhal Avrupâî Yaşam Tarzını Bırakın!
Dün Fatih Çarşamba semtinde bir restorandaydım. Mekanı "bir restoran" olarak belirtiyorum çünkü ismine bakmadım. Fakat tarif edebilirim; Cami avlusunun itfaiye tarafına değil çarşı tarafına (Malta diye de bilinir), yani Yavuzselim tarafına bakan girişinde, Mas Et'in bitişiğindeki restoran.
Söz konusu restoranın bu yazıya neden olması hizmetinden, hijyeninden veya yemeklerinden değil. Pek sık dışarıda yemek yemediğim için restoranlardaki geleneği pek bilmem, fakat burayı benim için farklı kılan şey, Enes Üner'in yazmış olduğu "İslam Düşmanlarını Sevmenin Zararları" ismindeki kitabın her masada iki adet bulunmasıydı.
Siparişimi verdikten sonra kitabın kayda değer bir bölümünü okuma şansım oldu. Kitap kısaca öncelikle, dünya üzerindeki insanların müslümanlar ve garyimüslimler olarak iki gruba ayrıldığını, İslam'dan haberi olup da müslüman olmayanların "İslam düşmanı" olduğunu Kuran ve hadislerle kanıtlıyordu, sonrasında ise müslüman olmayanlarla dostluk kurmanın, hatta onların istedikleri gibi yaşamaları gerektiğini savunmanın, onların saflarına katılmak olduğunu savunuyordu. Bunları yaparken anti-semitik ayetlerden tutun da, peygamberin sakal uzatıp bıyık kesme emrini yahudilere muhalefet etme gerekçesiyle verdiği, yine peygamberin yahudiler hakkında pek de nahoş olmayan sözleri, bu sözleri kanıtlayan muameleleri kanıt olarak sunuluyordu.
Kitap bana bilmediğim bir şey vermedi, zaten buradaki amacım kitap eleştirisi de yapmak değil. İslam'ın zaten böyle bir inanç sistemi olduğunu biliyorum. Hatta benim, müslüman ailede doğmuş ve dolayısıyla hayatının ilk dönemini müslüman olarak yaşamış bir insanın İslam'ı terketmesinin suçunun İslam hukukuna göre idam olduğunu da biliyorum. Daha birkaç gün önce, Mevlid Kandili'nde internete "bu gece dua etmeyeceğim" tarzında bir yazı yazdığı için idamı bekleyen Suudi gencin durumuna üzülen müslümanlarla tartıştım, yani inandığınız din bu, hanefilik mezhebinden tutun, vahabiliğe kadar her mezhepte ortak fikir irtidadın cezasının idam olduğu yönündedir, peygamberin emridir ve Osmanlı dahil, tüm İslami devletlerde bunun cezası idam olmuştur. Halkının çoğunluğunun müslüman olduğu ülkelerde yahudi düşmanlığı olduğu da bir gerçektir. İHH, Antisemitizm ve Kulak Sağlığı yazısında da değinmiştim, bizim ülkemizde de yahudi düşmanlığı bir realitedir. Kendisi İsrail karşıtı bir insan olarak da, ülkemizdeki İsrail karşıtlığının büyük oranda yahudi düşmanlığından kaynaklandığını düşünüyorum. İslam devletlerinin kendi halklarına uyguladığı zulümler ortadayken, diktatörlerinin müslüman olduğu ülkelerde Halepçe katliamı soykırıma varan suçlar işlenirken sessiz kalan bir halkın böylesine İsrail karşıtı çığırtkanlığı samimi değil. Bizzat Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi halkına zulmederek oluşturduğu sorunlara karşı başlayan halk hareketlerine bile "İsrail'in Ortadoğu'daki planının bir parçası" diye bakanlar, İsrail devletini sırf yahudi olduğu için haritadan silmek isteyen müslüman devletler ve İslami örgütlere hiç tavır almazlar. Sonuna kadar İsrail karşıtı biri olarak beni kimse, Arap dünyasında güçlü barış iradesi olmuş olsa İsrail'in bugüne kadarki tavrının süregeleceğini ikna edemez.
Konumuza dönersek, dinsiz bir insan olarak kitap beni tabi ki rahatsız etti fakat halihazırda üzerimde hissettiğim İslam'ın ve gelenekçi toplumun baskısı kadar rahatsız olmadım. Dahası, kitap bana hitap etmiyordu. Gayrimüslim yerlilerinin zaten silindiği, devlet eliyle %20'lerden %1'lere düşürüldüğü bir ülkenin restoranında neden gayrimüslimler kötülenir? "Çevrenizde bir Ermeni/Yahudi varsa kellelerini kesemiyorsanız ilişkinizi kesin" demek için mi bu koca emek? Hayır, nedeni çok açık, kitap zaten her yerde müslümanlara hitap ediyordu ve açıkça: "Avrupalı gibi yaşıyorsunuz, yeterince müslüman değilsiniz" diyordu ve bunun ne kadar kötü bir şey olduğu, İslami olmayan kıyafetleri, davranışları, zevkleri diğer kültürlerden ithal etmenin, ilelebet yanması kesin olan o kültürün insanlarıyla cehennemde aynı yeri paylaşmaya götürecek kadar günah olduğu dini metinlerle kanıtlanıyordu. Zaten Türk-İslamcı kesimler olsun, dindar çevre olsun, hatta başbakan olsun, fikirleri hep bu yönde olmadı mı? "Batının teknolojisini alalım, ahlaksızlığını değil" diyen büyük bir çoğunluk yok mu? Bu arada bu düşünceyi de anlamış değilim, daha 50-60 sene önceye kadar salt hıristiyan kültürünün hakim olduğu, bugün her yerde okuduğumuz, duyduğumuz cinsel çağrışımları içeren kitapların "çok müstehcen" olduğu gerekçesiyle yasaklandığı bir Avrupa vardı; İngiltere'si de böyleydi, Hollanda'sı da, hatta "batı" kavramını tümden reddediyorsak, Amerika da böyleydi. Günümüzde bile müslümanlar kadar muhafazakar olan, bekarete önem veren, erkek egemen çok eşliliği savunan Amerikan hıristiyanlar yok mu? Avrupa kültürü nedir? Amsterdam kültürü ile, Bulgaristan'ın doğu köy kültürü aynı mıdır örneğin?
Buradaki taktik net; İnsanları ahlak çöküşü ile korkutup muhafazakarlaştırmak, sonrasında İslam birliği kurup tarihin yayılmacı-fetihçi kültürünü canlandırmak. Tabi bu da eskisi gibi savaşla olmaz, söz konusu olacak şey kültürel fetihtir. Kültürel yönden Avrupa'daki radikal müslüman göçmenlerin artışta olan eylemlerini ve isteklerini gözardı etmeyi bırakıp, "islamofobi" denilen şeyin üç beş İslam cahilinin zırvaları olarak görmekten biraz vazgeçersek, uluslararası-ekonomik yönden "piyasa İslamı" kavramını görürsek, dediğim anlaşılacaktır.
Bu yazıdan kesinlikle herhangi bir merciye çağrı yaptığım, "Adresi de veriyorum, o kitapları kaldırsınlar" gibi bir şey ima ettiğim anlaşılmasın. Ben nefret suçu da dahil hiçbir suçun yasaklarla, cezayla çözüleceği taraftarı değilim. Evet, o kitapta yazılanlar nefret suçudur ama İslam'ın kutsal kitabı Kuran da nefret suçu işlemektedir. Yahudilere maymun, eşek, hıristiyanlara pislik, sapkın demek gibi. Zaten o kitaptakiler, Kuran'ın söylediklerinden başka bir şey de söylemiyor. Çarşamba semtinin sevdiğim yanı budur. İnsanı tek yanlıdır, görüşleri dünyada en taban tabana zıt olduğum birkaç görüşten birisidir fakat en azından neye inandıklarını bilirler. Ülkede gerçekten İslam tartışabileceğiniz ender topluluktan birisidir. Müslüman olup da İslam'ın doktrinlerine bağlı yaşayanlara "gerici" diyen cahillere İslam konusunda hepsi ders verebilir. Devletin sözünden dışarı çıkamayan Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan da, kökleşmiş Gülen Cemaati'nden de daha dürüst bir duruşu vardır bu halkın. Ayrıca keşke her restoran kitapla dolup taşsa, Ortaköy'de bir restorana gittiğinizde de anlamsız aksesuarların yerine duvarlara gömülü kitapçıklar olsa. Dünya eserlerinin yüzyıllar sonra ancak çevrilebildiği, düşünce seviyesi böyle geriden gelen bir toplumda yaşıyoruz, en cahil insanlar televizyonlarda otorite konumunda konuşuyorlar. Çarşamba semtinin bahsettiğim mekanından geçtiyseniz, çarşıda sürekli olarak cami avlusuyla bitişik binadan, hoparlörler ve kasetlerle vaaz verildiğini, cihad çığırtkanlığı yapıldığını, ilahiler okunduğunu falan biliyorsunuzdur. Dinleyip dinlememe özgürlüğümüzün olmadığı bu duruma göre, restoranlara kitap koymak çok daha yerinde bir eylemdir, buna da şehrin kullanılabilir her boş arazisini meyve ağaçlarıyla donatmak fikrim kadar destek verebilirim, kitabın içeriği ne olursa olsun. Unutmayalım ki, bugün en özgür görünen ülkelerde bile nice nefret suçları işlenmiş, duyulması en ürkütücü sözler söylenmiş, insanlar tarihleriyle yüzleştikten sonra bunları reddetmiştir. Biz bu aşamadan geçmeden, halkı nefretle dolu bir ülkede yasaklar hiçbir işe yaramayacaktır. Ben "hakaret" ve "eleştiri" ayrımı yapan kanunlara bile hiçbir zaman anlam verememişimdir. Tu quoque ve ad hominemcilik beni küfürden daha çok etkiler örneğin. Bir insan "kemalist" damgası yemeyi hakaret kabul ederken, orospu çocuğu sözü ona bir şey ifade etmeyebilir. Bunu beyan eden insana da bir kemalist karşı çıkıp, "Bizi orospu çocukluğundan daha aşağı mertebeye koydu" diye dava açabilir. Faşizm onlarca ideolojiden biri midir, bir hakaret midir? Normal bir insana söylendiğinde eleştiri olabilecekken, hakaret edilmesi anayasal olarak normal insana hakaretten daha suç olan Atatürk hakkında kullanıldığında kesinlikle hakaret haline mi gelmektedir? Küfürün zararı nedir ki suç olsun? Küfür suçtur dediğiniz zaman, "Anama küfretti vurdum" zihniyetine yardım etmiş olmuyor musunuz? Hep söylemişimdir, adalet dediğimiz şey hakimin keyfiyetidir. Hukuk ne derse desin, hakaret de, nefrete sevkeden söz de, benim için "yasak" nedeni olamaz. Yasaklanan ne varsa, aklımız onları düşünmeye meyleder, bu cinsel tabulardan devlet yasalarına kadar böyledir, itiraf edelim.
Ancak, gelelim zurnanın zart dediği yere. Ben bir mekan işletsem ve masalara, İsmail Beşikçi'nin düzine düzine yasaklı kitaplarından birisini, ya da ne bileyim, Turan Dursun'un "Din Bu"'sunu koysam, alacağım tepki ne olurdu?
İşte ifade özgürlüğü denen pembe fikire toplumlar ve devletler tarafından keyfi olarak konulan kıldan ince, kılıçtan keskin, iki yüzlü o sınır.
Söz konusu restoranın bu yazıya neden olması hizmetinden, hijyeninden veya yemeklerinden değil. Pek sık dışarıda yemek yemediğim için restoranlardaki geleneği pek bilmem, fakat burayı benim için farklı kılan şey, Enes Üner'in yazmış olduğu "İslam Düşmanlarını Sevmenin Zararları" ismindeki kitabın her masada iki adet bulunmasıydı.
Siparişimi verdikten sonra kitabın kayda değer bir bölümünü okuma şansım oldu. Kitap kısaca öncelikle, dünya üzerindeki insanların müslümanlar ve garyimüslimler olarak iki gruba ayrıldığını, İslam'dan haberi olup da müslüman olmayanların "İslam düşmanı" olduğunu Kuran ve hadislerle kanıtlıyordu, sonrasında ise müslüman olmayanlarla dostluk kurmanın, hatta onların istedikleri gibi yaşamaları gerektiğini savunmanın, onların saflarına katılmak olduğunu savunuyordu. Bunları yaparken anti-semitik ayetlerden tutun da, peygamberin sakal uzatıp bıyık kesme emrini yahudilere muhalefet etme gerekçesiyle verdiği, yine peygamberin yahudiler hakkında pek de nahoş olmayan sözleri, bu sözleri kanıtlayan muameleleri kanıt olarak sunuluyordu.
Kitap bana bilmediğim bir şey vermedi, zaten buradaki amacım kitap eleştirisi de yapmak değil. İslam'ın zaten böyle bir inanç sistemi olduğunu biliyorum. Hatta benim, müslüman ailede doğmuş ve dolayısıyla hayatının ilk dönemini müslüman olarak yaşamış bir insanın İslam'ı terketmesinin suçunun İslam hukukuna göre idam olduğunu da biliyorum. Daha birkaç gün önce, Mevlid Kandili'nde internete "bu gece dua etmeyeceğim" tarzında bir yazı yazdığı için idamı bekleyen Suudi gencin durumuna üzülen müslümanlarla tartıştım, yani inandığınız din bu, hanefilik mezhebinden tutun, vahabiliğe kadar her mezhepte ortak fikir irtidadın cezasının idam olduğu yönündedir, peygamberin emridir ve Osmanlı dahil, tüm İslami devletlerde bunun cezası idam olmuştur. Halkının çoğunluğunun müslüman olduğu ülkelerde yahudi düşmanlığı olduğu da bir gerçektir. İHH, Antisemitizm ve Kulak Sağlığı yazısında da değinmiştim, bizim ülkemizde de yahudi düşmanlığı bir realitedir. Kendisi İsrail karşıtı bir insan olarak da, ülkemizdeki İsrail karşıtlığının büyük oranda yahudi düşmanlığından kaynaklandığını düşünüyorum. İslam devletlerinin kendi halklarına uyguladığı zulümler ortadayken, diktatörlerinin müslüman olduğu ülkelerde Halepçe katliamı soykırıma varan suçlar işlenirken sessiz kalan bir halkın böylesine İsrail karşıtı çığırtkanlığı samimi değil. Bizzat Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi halkına zulmederek oluşturduğu sorunlara karşı başlayan halk hareketlerine bile "İsrail'in Ortadoğu'daki planının bir parçası" diye bakanlar, İsrail devletini sırf yahudi olduğu için haritadan silmek isteyen müslüman devletler ve İslami örgütlere hiç tavır almazlar. Sonuna kadar İsrail karşıtı biri olarak beni kimse, Arap dünyasında güçlü barış iradesi olmuş olsa İsrail'in bugüne kadarki tavrının süregeleceğini ikna edemez.
Konumuza dönersek, dinsiz bir insan olarak kitap beni tabi ki rahatsız etti fakat halihazırda üzerimde hissettiğim İslam'ın ve gelenekçi toplumun baskısı kadar rahatsız olmadım. Dahası, kitap bana hitap etmiyordu. Gayrimüslim yerlilerinin zaten silindiği, devlet eliyle %20'lerden %1'lere düşürüldüğü bir ülkenin restoranında neden gayrimüslimler kötülenir? "Çevrenizde bir Ermeni/Yahudi varsa kellelerini kesemiyorsanız ilişkinizi kesin" demek için mi bu koca emek? Hayır, nedeni çok açık, kitap zaten her yerde müslümanlara hitap ediyordu ve açıkça: "Avrupalı gibi yaşıyorsunuz, yeterince müslüman değilsiniz" diyordu ve bunun ne kadar kötü bir şey olduğu, İslami olmayan kıyafetleri, davranışları, zevkleri diğer kültürlerden ithal etmenin, ilelebet yanması kesin olan o kültürün insanlarıyla cehennemde aynı yeri paylaşmaya götürecek kadar günah olduğu dini metinlerle kanıtlanıyordu. Zaten Türk-İslamcı kesimler olsun, dindar çevre olsun, hatta başbakan olsun, fikirleri hep bu yönde olmadı mı? "Batının teknolojisini alalım, ahlaksızlığını değil" diyen büyük bir çoğunluk yok mu? Bu arada bu düşünceyi de anlamış değilim, daha 50-60 sene önceye kadar salt hıristiyan kültürünün hakim olduğu, bugün her yerde okuduğumuz, duyduğumuz cinsel çağrışımları içeren kitapların "çok müstehcen" olduğu gerekçesiyle yasaklandığı bir Avrupa vardı; İngiltere'si de böyleydi, Hollanda'sı da, hatta "batı" kavramını tümden reddediyorsak, Amerika da böyleydi. Günümüzde bile müslümanlar kadar muhafazakar olan, bekarete önem veren, erkek egemen çok eşliliği savunan Amerikan hıristiyanlar yok mu? Avrupa kültürü nedir? Amsterdam kültürü ile, Bulgaristan'ın doğu köy kültürü aynı mıdır örneğin?
Buradaki taktik net; İnsanları ahlak çöküşü ile korkutup muhafazakarlaştırmak, sonrasında İslam birliği kurup tarihin yayılmacı-fetihçi kültürünü canlandırmak. Tabi bu da eskisi gibi savaşla olmaz, söz konusu olacak şey kültürel fetihtir. Kültürel yönden Avrupa'daki radikal müslüman göçmenlerin artışta olan eylemlerini ve isteklerini gözardı etmeyi bırakıp, "islamofobi" denilen şeyin üç beş İslam cahilinin zırvaları olarak görmekten biraz vazgeçersek, uluslararası-ekonomik yönden "piyasa İslamı" kavramını görürsek, dediğim anlaşılacaktır.
Bu yazıdan kesinlikle herhangi bir merciye çağrı yaptığım, "Adresi de veriyorum, o kitapları kaldırsınlar" gibi bir şey ima ettiğim anlaşılmasın. Ben nefret suçu da dahil hiçbir suçun yasaklarla, cezayla çözüleceği taraftarı değilim. Evet, o kitapta yazılanlar nefret suçudur ama İslam'ın kutsal kitabı Kuran da nefret suçu işlemektedir. Yahudilere maymun, eşek, hıristiyanlara pislik, sapkın demek gibi. Zaten o kitaptakiler, Kuran'ın söylediklerinden başka bir şey de söylemiyor. Çarşamba semtinin sevdiğim yanı budur. İnsanı tek yanlıdır, görüşleri dünyada en taban tabana zıt olduğum birkaç görüşten birisidir fakat en azından neye inandıklarını bilirler. Ülkede gerçekten İslam tartışabileceğiniz ender topluluktan birisidir. Müslüman olup da İslam'ın doktrinlerine bağlı yaşayanlara "gerici" diyen cahillere İslam konusunda hepsi ders verebilir. Devletin sözünden dışarı çıkamayan Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan da, kökleşmiş Gülen Cemaati'nden de daha dürüst bir duruşu vardır bu halkın. Ayrıca keşke her restoran kitapla dolup taşsa, Ortaköy'de bir restorana gittiğinizde de anlamsız aksesuarların yerine duvarlara gömülü kitapçıklar olsa. Dünya eserlerinin yüzyıllar sonra ancak çevrilebildiği, düşünce seviyesi böyle geriden gelen bir toplumda yaşıyoruz, en cahil insanlar televizyonlarda otorite konumunda konuşuyorlar. Çarşamba semtinin bahsettiğim mekanından geçtiyseniz, çarşıda sürekli olarak cami avlusuyla bitişik binadan, hoparlörler ve kasetlerle vaaz verildiğini, cihad çığırtkanlığı yapıldığını, ilahiler okunduğunu falan biliyorsunuzdur. Dinleyip dinlememe özgürlüğümüzün olmadığı bu duruma göre, restoranlara kitap koymak çok daha yerinde bir eylemdir, buna da şehrin kullanılabilir her boş arazisini meyve ağaçlarıyla donatmak fikrim kadar destek verebilirim, kitabın içeriği ne olursa olsun. Unutmayalım ki, bugün en özgür görünen ülkelerde bile nice nefret suçları işlenmiş, duyulması en ürkütücü sözler söylenmiş, insanlar tarihleriyle yüzleştikten sonra bunları reddetmiştir. Biz bu aşamadan geçmeden, halkı nefretle dolu bir ülkede yasaklar hiçbir işe yaramayacaktır. Ben "hakaret" ve "eleştiri" ayrımı yapan kanunlara bile hiçbir zaman anlam verememişimdir. Tu quoque ve ad hominemcilik beni küfürden daha çok etkiler örneğin. Bir insan "kemalist" damgası yemeyi hakaret kabul ederken, orospu çocuğu sözü ona bir şey ifade etmeyebilir. Bunu beyan eden insana da bir kemalist karşı çıkıp, "Bizi orospu çocukluğundan daha aşağı mertebeye koydu" diye dava açabilir. Faşizm onlarca ideolojiden biri midir, bir hakaret midir? Normal bir insana söylendiğinde eleştiri olabilecekken, hakaret edilmesi anayasal olarak normal insana hakaretten daha suç olan Atatürk hakkında kullanıldığında kesinlikle hakaret haline mi gelmektedir? Küfürün zararı nedir ki suç olsun? Küfür suçtur dediğiniz zaman, "Anama küfretti vurdum" zihniyetine yardım etmiş olmuyor musunuz? Hep söylemişimdir, adalet dediğimiz şey hakimin keyfiyetidir. Hukuk ne derse desin, hakaret de, nefrete sevkeden söz de, benim için "yasak" nedeni olamaz. Yasaklanan ne varsa, aklımız onları düşünmeye meyleder, bu cinsel tabulardan devlet yasalarına kadar böyledir, itiraf edelim.
Ancak, gelelim zurnanın zart dediği yere. Ben bir mekan işletsem ve masalara, İsmail Beşikçi'nin düzine düzine yasaklı kitaplarından birisini, ya da ne bileyim, Turan Dursun'un "Din Bu"'sunu koysam, alacağım tepki ne olurdu?
İşte ifade özgürlüğü denen pembe fikire toplumlar ve devletler tarafından keyfi olarak konulan kıldan ince, kılıçtan keskin, iki yüzlü o sınır.
7 Şubat 2012 Salı
Beş Saatte Önce/Sonra Vücut Değişimi
Dergilerde, televizyon reklamlarında falan hep görüyoruz. Adamlar böyle hayli şişman veya sıska bir vücuttan kaslı, parçalı vücutlara dönüşüm geçiriyorlar, kanıtları ise bazıları noter onaylı olan ama çoğunlukla sorgulanmayan önce ve sonra resimleri. Bu reklamların sattığı ürünü alıp o dönüşüm geçirenlerin yaptığı aynı şeyleri harfi harfine yapınca sizin de 5-6 ay gibi kısa bir süre içinde aynı vücuda harfi harfine sahip olacağınız söyleniyor. Şimdi bir sır açıklamak istiyorum, reklamlarda gösterilen resimlerdeki değişime 5 saatten daha kısa bir sürede erişebilirsiniz.Nasıl mı? Süreci ters çevirerek. Yani, "sonra" resmini önce çekiyoruz, "önce" resmini ise sonra. Sonra resmi için, öncelikle bir hafta önceden günde 5 litre civarı su içmeye başlıyoruz. Yani vücut, boşaltım moduna giriyor, sürekli işemek durumunda kalıyorsunuz. Bu hafta ayrıca yüksek tekrarlı egzersiz yapıp kaslarımızı tahrik ediyoruz ve gidip biraz solaryuma giriyoruz çünkü esmer ten, kas ve damar definisyonunu ön plana çıkarır (Tüm vücut kıllarını da ortadan kaldırıyoruz). Fotoğraf saatinden en az 18-20 saat öncesinden suyu tamamen kesiyoruz, o boşaltım modu devam ediyor ve deriniz ile kaslarınız arasındaki su miktarı mümkün olduğunca en aza iniyor, kas lifleri kuru bir görünüm alıyor. Vücudumuzu aldatıyoruz yani, yarışmalarda ve gösterilerde yapılan eski bir numaradır bu. Aynı zamanda fotoğraftan iki gün önce karbonhidratı ve şekeri de tamamen kesiyoruz, kaslar glikojene aç hale geliyor.
Resim çekilme günü geliyor. Salona gidip biceps curl, triceps pushdown ve bench press yapıyoruz, öyle yüksek tekrarlar yapıyoruz ki damarlarımız çıkıyor, kaslarımız şişiyor. Soğumadan spor salonundan çıkıp evimizin bodrum katına iniyoruz ve kontrast oluşturacak bir ışık düzeneği ayarlıyoruz. Makinenin karşısında hemen reçel benzeri kana kolayca karışan şekerli bir şeyler yiyoruz, glikojene aç kaslarımız şekeri hemen sahipleniyor ve daha çok şişiyorlar. O esnada biraz daha biceps curl yapıyoruz, şınav çekiyoruz ki biraz daha damarlanalım ve şekerli kanımız resimde ön plana çıkmasını istediğimiz bölgelere daha çok pompalansın. Sonrasında üzerimize bebek yağı, zeytinyağ gibi tenimizi parlatacak bir madde sürüyoruz. "Sonra" resmine hazırsınız. Poz çok önemli. Trapez, kol ve göğüs kaslarımızı olabildiğince sıkıyoruz, bu poz için biraz alıştırma yapmak ve vücut geliştirme yarışmalarını izlemek gerekebilir. Çektiğimiz resmin kontrastını fotoşopta biraz daha artırıyoruz ki kaslarımız ön plana çıksın. Sonrasında fazlalıkları fotoşopta giderip, bazı yerleri fırça darbeleriyle büyütüyoruz. "Sonra" resminiz hazır (İsterseniz, bu resim için size bol gelen bir pantolonu kullanabilirsiniz).
Akabinde oturup sakinliyoruz. Damarlarımız gözden yavaş yavaş kayboluyor. Bu arada büyük bir kavanoz turşu yiyoruz. Tuz oranının çok yüksek olmasına dikkat ediyoruz ki birkaç saat içinde vücudumuz aşırı miktarda su tutsun. Televizyon karşısına geçip koca bir paket yağlı, tuzlu patates cipsi yiyoruz. Akabinde 2.5 litrelik diet gazoz içiyoruz. Diet daha iyidir çünkü daha çok karbonlaşma sayesinde midenizi daha da büyük hale getirecektir. Sonra bir litre nesguik içiyoruz. Bu şekerli-sütlü karışım sizi gazoz sonrasında balon gibi şişirecektir. Yani beş saat boyunca vücudumuzu önce sodyum, sonra sıvı ile dolduruyoruz. Sonunda, "önce" resmi için hazırsınız. Işıklandırma, kontrasta sebebiyet vermeyecek şekilde ayarlanmalı. Poz verirken, kasları olabildiğince serbest bırakıyoruz. Omuz kemiklerini aşağı iterek düşük omuzlu bir görüntü veriyoruz. Gerekirse yüzümüzü öne eğiyoruz ki boynumuzda fazladan yağ olduğu görünümünü elde edelim (Yüzümüdeki “şişmanım, mutsuzum” ifadesi de önemli, zaten o kadar tuz, yağ ve sudan sonra yüzünüz de şişecek, mideniz bulanacak, istemeseniz de mutsuz ve aptal bir yüz ifadeniz olacak). Sonra fotoşopla gereken yerlere müdahale ediyoruz. "Önce" resmimiz de hazır (Eğer "sonra" resmini bol bir pantolon ile çektiyseniz, bu pantolon size bu aşamada zar zor olacaktır. Çok gerçekçi bir tablo!).
Böylece arada 5 saatten daha kısa bir sürede inanılmaz değişim yaşamış oluyorsunuz. Bunun uygulamalı ve açıklamalı bir videosunu çekmeyi düşünüyorum, tabi tembelliğimi yenmem ve zaman ayırıp video programları, ışıklandırma ve fotoşop ile olan ilişkimi geliştirmem gerekiyor. Gerekli donanıma sahip cengaverler önce davranıp yaparsa ne ala, paraları heba olan binlerce kişinin 20-30’u sömürülmekten kurtarılmış olur belki. Küçücük katkı da topluma yararlıdır, bir çocuk değişir Türkiye değişir, damlaya damlaya göl olur. Herkesi öptüm.
Not: Reklamlardaki resimlerin gerçek olmadığını iddia etmiyorum. Vücut değişime inanılmaz meyillidir, bunu bizzat kendi tecrübelerimden biliyorum. Bu not da aslında onu destekliyor ve 5 saat gibi kısa bir sürede ne kadar değişik görünebileceğinizi açıklıyor. Reklamlardaki sahtekarlık mı? Ona da değinmişimdir belki istemeden, ama öyle bir niyetim yoktu, Ab-bilmem ne markasının sahipleri sakin olsun ve bana dava açmasınlar :(
7 Ocak 2012 Cumartesi
Ben Kürd'üm
Yılın kendinden haberi yokken onu kutlayan bir dünyanın üyelerine selamlar. Aslında yazacak çok şey var, ben de uzun süredir yazamadığım için her telden çalan bir köşe yazısı kıvamında olacaktı bu yazım. Uzun saatler çalışmak ve işten çok daha önemli gördüğüm bir projenin yazarı konumunda olarak hamallık yapmaktan bloga vakit ayıramıyorum diye bir bahane gibi görünen mazeretle yazıya gireyim.
Bu başlığı blogun genel savunduklarıyla çelişkili görenler olacaktır. Daha birkaç yazı öncesi, "Kürtler Kürt kimliklerinden çok daha fazlası olduklarının farkına varmalı" yazmıştım.
Kimliklerden tamamen kurtulmayı savunan bir kişi çıkıp "Ben Kürd'üm" diye başlık atıyor. Bu da onu Türk olduğu halde Kürt milliyetçiliği yapanların güruhuna (Varsa böyle bir şey) dahil etmez mi? Bu söylem Kürt milliyetçilerine destek anlamına gelmez mi? Popülizm değil mi bu?
Malum, kısa süre önce Uludere katliamı yaşandı. İstanbul'da yaşayan bizler bunu televizyondan değil, internetten öğrendik. Olaydan oniki saat geçmesine rağmen, çevremize söylediğimizde kimse bilmiyordu. Ben o gün Taksim'deydim ve tanımadığım insanların nedenini bilmediğim bir şekilde beni "soru, dilek ve şikayet" kutusu olarak görmesi durumunu bir kez daha yaşadım, grup grup genç kızlar, meydandan geçen insanlar bana "bu protestonun nedeni ne?" diye sordular. Oradan ayrıldığımda meydandaki genç-yaşlı, milletvekili-sıradan halk, yani çeşit çeşit insandan oluşan grup, şiddet içermeyen söylemlerle protesto yapıyorlardı. Sonrasında katliamdan hiç bahsetmeyen televizyonlardan öğrendik ki, Taksim savaş alanına dönmüş.
Katliamın ardından, TSK çıkıp gayet cool bir tavırla "Saldırı olacağına dair istihbarat aldık, araştırıyoruz" gibisinden bir açıklama yaptı. Olayı haber yapma teveccühünü gösteren kanallar da "Vurulanlar terörist çıkmadı" gibisinden mide bulandırıcı başlıklarla haber girdiler. Yani biz vuralım, ne çıkarsa bahtımıza!
Beni asıl hayalkırıklığına uğratan ise çevremden gelen ve 50 yıl sonra tüm bu halkın utanacağı yorumlardı. "Orası bahçe sınırı değil, devlet sınırı!", "O saatte orada olduklarına göre kesin PKK'lılardı!" gibi. İnsanlar adeta Van depreminde ırkçılıklarını ortaya dökmemek için içinde tuttuklarını tamamen kusuyorlardı.
Öncelikle bu olayı katliam olarak görmeyen, ne yazık ki arkadaşım olan insanlara anlatmaya çalıştığım şey genel dünya görüşüm olmak zorundaydı. Devlet sınırlarını kutsal görüyoruz. "O sınır beş metre geriden geçse atalarımız şu kadar şehit verirdi, şimdi bu kadar verdik" gibisinden ucuz edebiyat yapıyoruz. Halbuki, sanıldığının aksine, devlet sınırlarının bahçe sınırlarından farkı yok. İkisinde de bir toprak parçasının kağıt parçalarıyla zimmetlenip kanunlarla korunma olayı var.
Benim ekonomi anlayışım laissez faire prensibi üzerine kuruludur. Bununla kapitalist düzeni savunduğum anlaşılmasın, kapitalizm zaten devletsiz ayakta duramaz. Ben sosyal devleti savunan sosyal demokrat da değilim, proleterya diktatörlüğünü savunan ve devletin sol değerler üzerinden inşa edilmesini savunan komünist de değilim. Bana göre ekonomik planlamaları sadece ve sadece özerk yöre halkları belirleyebilir. Sosyal devlete inanmadığım için vergi sistemine de inanmıyorum. Her şeyin parayla döndüğüne inandırıldığımız çarpık sistemde yaşıyoruz, sağlık sistemi de, emeklilik dediğimiz şey de maaşlarımızdan, en temel ihtiyaçlarımızdan kesilen vergilerle dönüyor. Bu vergilerle asıl zengin olanlar ise bu sirkülasyonu yaratıp bizi yönetenler. Halbuki sağlık malzemelerinin ham maddelerinden doktoruna kadar her şeyi sen, ben yapıyoruz. Adam gibi maaşlar kazanıp emeklilik yaşına geldiğimizde zaten yeterince mutlu olabilecekken, sosyal güvence adıyla, KDV adıyla insan gibi yaşama hakkımız elimizden alınıyor. Hele ekonomisinin yarısı kayıt dışı olan bir ülkede bu tam da bir insanlık sorunu haline geliyor.
Uludere katliamının olduğu gün kaçakçılığı savunan pek az kişi vardı. Herkes "kaçakçılığın suçu ölüm mü?" sorusunu soruyordu. Haklı bir sorudur fakat ben kaçakçılığın suç olmadığını savunan azınlık içerisindeydim. Bir sosyalist çıkıp kaçak olduğu için ucuza gelen IPhone alıyorsa, sigara fiyatları ortadayken halkın yarısı kaçak sigara kullanıyorsa, benim okuduğum kitapların, izlediğim filmlerin ve dinlediğim müziklerin isimlerinin neredeyse hepsi internetten yasadışı yolla indirdiğim materyallerse, ucuz olacağı için kaçak bir motor arıyorsam çıkıp da kaçakçılığı kötüleyemem. Aksine bu davranışımız, sırtımızdaki vergi yükü olmasa insanca yaşayacağımız tezimi destekler. Kaldı ki, bahsettiğim sigara, motor, kitap, IPhone gibi ürünler hep "lüks". Ben lüksüm için kaçakçılık yapıyor ve hayatta kalıyorsam, bununla geçimini sağlayan insanların suçlu olduklarını ve "ölümü tabi haketmediler ama mallarına el konulup hapse atılmalıydılar" gibi bir fikri kesinlikle savunamam.
Ayrıca, bu insanlar "vergi" diye bir şey varsa, PKK'ya da, karakollara da bunu ödüyorlar. Ey milliyetçi güruh, kaç PKK-karakol çatışmasının, bölgedeki kaçakçılık yollarına hakim olma nedeniyle çıktığının farkında mısınız? Oradaki komutanların kaçakçılıktan elde ettiği gelirlerle, haraçlarla timler kurduğunun farkında mısınız? Hala Türkeş'in "bölgede gerillalarla savaşacak özel timlere ihtiyacı olduğunu" savunduğu videoları paylaşan beyinsiz MHP'lilere sesleniyorum; bunlar zaten yapıldı ve devlet eliyle sizin adamlarınız yüzlerce cinayet işledi ve bunlar faili meçhul olarak kapatıldı. Eğer ki kaçakçıların, PKK'lıların, onlarla ideolojik bağı olan insanların öldürülmesi gerektiğini düşünüyorsanız, Uludere'deki katledilen çocukların 100 mislini katletmeniz, soykırım yapmanız gerekir. Bunu savunuyorsanız, yolunuz açık olsun. Bunu savunmuyorsanız, katledilen 35 kişinin faillerini de sırf körü körüne bağlı olduğunuz ve size yarardan çok zararı olduğunu farketmediğiniz devletinizi aklamanız da çelişkidir.
Tüm bunlardan bahsederken sessiz kalan arkadaşlarım, ertesi gün vuracak bir yer bulmuşlardı. Cesetlerin tabutları Kürt bayrağı ile sarılmıştı! Bana pişkin pişkin, "Ee kardeşim, ne düşünüyorsun bu masum köylülerin cenaze törenleri hakkında?" diye sordular. İşin ironik tarafı şu, ben sizin cesedinize istediğimi yaparım, nekrofilsem ilişkiye girebilirim örneğin. Bu sizin ölüm nedeninizi aklar mı? Tabuta sarılan şeyin rengiyle içindeki insanın masum veya suçlu olduğunu ölçüp biçmeye kalkan bir insana kuş beyinli demek kuşlara hakaret olur mu? Kusura bakmayın, sizi tabutun içindekinin 12 yaşında bir çocuk olduğu, o çocuğun ablasının göz yaşları değil de tabutun etrafındaki bezin rengi rahatsız ediyorsa, kusura bakacaksanız da bakın, beyin ve vicdan amcıklaması yaşıyorsunuz demektir.
Diğer bir durum da şu; 19'u çocuk 35 kişi gündüz gözüyle karakolla konuşup sınırı geçiyorlar. Oranın görevlileri olanlardan haberdar. Bu insanların köylerinden iki kilometre ötedeki giriş yolları dönüşte kapatılıyor, oradaki tüm devlet memurlarının göz mesafesinde oluyor her şey, insanlar saatlerce orada tutuluyor, çocuklar evlerini cep telefonlarıyla arayıp geç kalacaklarını söylüyorlar, Hantepe baskınını canlı canlı izleyen ordu tarafından gece de bombalanıyorlar. Bunun üzerine hükümet ve TSK sanki kuş ölmüş gibi gayet cool bir açıklama yapıyor. Bölgeye devlet yetkilisi kimse gitmiyor. Köylüler cesetleri kendi uğraşılarıyla arayıp, bulup, kazıyarak çıkartıyorlar. Hayvanların üzerinde taşıyıp getiriyorlar. Cenaze töreninde devletten kimse yok. El insaf, bu cesetlerin bir de Türk bayrağına mı sarılmalarını bekliyorsunuz?
Gelelim başlığımın yazısının asıl nedenine. Bu olayda benim asıl sinirimi bozan, "Tabi ölenler insanlar ve yapılan büyük bir ayıp. Ama olayın istihbarat hatası mı, operasyon hatası mı olduğu açıklanmadan sükunetimizi korumalıyız. Olaya hemen katliam demek insafsızlıktır, bu tavır bunu kullanan Kürt milliyetçilerinin işine gelir." diyen, ne şiş yansın ne kebap havasındaki cibiliyetsiz köşe yazarları. İşte bu zihniyetten ayrılmak istiyorum. Evet, bu olayda tarafım. Tarafsız, sessiz kalanların farkında olmadan Türk faşizmine hizmet ettiğini düşünüyorum.
Zaten yazımın hitap ettiği kesim de bu farkında olmayanlar. Yıllarca Kürt çocuklarına Andımız denen ırkçılaştırma metni tekrar edildi. Onların Türk'üm derken ne hissettiklerini bilemedik. "Ben Kürd'üm" diye hitap ettiğim kesim Andımız diye bir şeyin varlığına rahatsız olan, Dink öldürüldüğünde "hepimiz Ermeni'yiz" sözünü doğru bulan ama 19 çocuğun katlinde "Ben de Kürd'üm" diye haykıran Türkleri garipseyen bilinçsiz milliyetçiler. "Ben Kürd'üm", çünkü bu ülkede sırf Kürt olduğu için öldüren insanların yakınlarını başka şekilde anlayamam. 12 yaşındaki kardeşinin toprağını öpüp gözyaşı döken kızın yerine kendimi başka şekilde koyamam. Sözüm "ölümün ırkı olmaz, ben Kürt'üm demeyip hepimiz insanız desen daha iyi olurdu" diyenlere, o insanlar katledilmeseydi zaten Kürt olduklarından burada bahsediyor olmazdık, bunu idrak edebiliyor musunuz?
Sözüm homofobiklere, cinsiyetçilere. "Bugün Kürtler öldürüldü diye Kürt olduğunu söylüyorsun, yarın bir ibne öldürülse ibneyim, genelevde çalışan bir kadının çocuğu ölse orospu çocuğuyum mu diyeceksin?" diyenlere. Evet, aynı zamanda ibneyim, bir "ibne" sırf gelenekleri yüzünden evlendiriliyor, karısıyla her gece yattığında kendinden tiksinmek zorunda kalıyor diye ibneyim. Genelevleri de kadına şiddetin sembolü olarak görmüşümdür hep. Kadınların satılan, hizmet eden, "sikilen" oldukları, cinselliğini özgürce yaşayanların dışlandığı bir toplumda kendime orospu demeye devam edeceğim. Bunu anlamak için beyin gerekir.
Peki buraya "Ben Kürd'üm" yazmakla ne kadar o kimliğe bürünebilirim? Yani bu bir şey ifade edebilir mi? Kimsenin kimse adına konuşamayacağını savunan ben, nasıl oluyor da başkasının kimliği adına konuşabiliyor? Tabi ki buraya bir kelime yazmak, bir protestoya katılmak hiçbir şey değiştirmiyor. Fakat bu empati benim uykumdan bir saatimi çalıyorsa yalnız bırakılmış ve bu acıları bizzat yaşayan Kürt arkadaşlarım bunun samimiyetini biliyor, bu da bana yeter. "Hepimiz Ermeni'yiz"ciler kadar kalabalık bir grup çıkartamadık, bu yazıyı "Hepimiz Kürd'üz" yazmama izin verecek çoğunluğa erişemedik, yüzden kendilerinden de özür diliyorum.
İyi şeyler de oldu. Yılmaz Özdil'in Sayın kaçakçı isimli, yine nefret dolu, cinsiyetçi, Kim Kimi Düzmüş yazımda bahsettiğim gibi cinsiyetçi bir dille yazılmış, garip bir yazısı yayınlandı, kaç kişiye bu oldu bilmiyorum ama o iğrenç yazıyı okurken burnuma irin kokuları geldi. Twitter kullanmamama rağmen bu yazıyı paylaşanların mesajlarına baktım, genelde yazıyı kınayanların olması, kınamadan yayınlayanların da "Yine Özdil döktürmüş" diyen, okuduğunu anlamayan dangalaklardan ibaret olduklarını görmem hoştu. Bu arada işinden ayrıldıktan sonra kanal kanal dolaşıp Özdil reklamı yapan Uğur Dündar da saygımı yitirmiş bulunmakta. Hani kimi eli yüzü düzgün tipler vardır, örneğin Yaşar Nuri Öztürk, fikirleriyle dinde devrim yapacağını sanırsınız, sonra çıkar "ben hanefiyim ama bazen şafiler gibi elini tuttuğumda abdest alma gereği duyduğum kadınlar oluyor" der ve gözünüzdeki tüm değeri düşer. Hayat siyah beyaz olsa da benim bazı kalın çizgilerim var ve bu çizgileri geçemiyorum. İstediği kadar dürüst tanınsın, kaleminden kan damlayan bir yazarı savunan gazeteciye saygım kalmaz.
Güzel şeyler oldu demiştim. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri katliamın canlandırmasını yaptılar ve bir an için de olsa oradan geçen her öğrencinin katliam hakkında kafa yormasına yardımcı oldular. Gerçi bu da üniversite yönetimi tarafından destek görmeden yapıldı. Anlayacağın doğulu arkadaşım, sana gösterilen ırkçılık bu şehrin insanlarına bırakılan son çare.
Son olarak, bana "Kürt öldürüldü diye Kürt olduğunu söylüyorsun, ya ölen sivil Türkler ve askerler?" diyecek olan kişilere sözüm. Ben o insanlara samimi olarak üzüldüğüm ve samimi olarak bu kanın durmasını istediğim için senden bir farkım var, senin gibi "PKK'yı Kürtlerden ayırıp haritadan silelim, daha çok asker yollayıp sikelim!" deyip olaya bilgisayar oyunu gibi bakmıyor ve tarafların oturup anlaşmalarını savunuyorum. Kabul etsen de etmesen de, PKK Kürt halkının destek verdiği bir örgüt. Ve kabul etsen de etmesen de PKK bir sonuç. Her iki tarafın da neden olduğu tüm bu sivil ölümleri bir sonuç. Sonuç varsa, nedenine bakacaksın. Sonuçları insanlık adına utanç verir, bizi rahatsız eder ama nedeni çok farklı yerlerde ararsan, sonuç aynen devam eder. O yüzden 30 senedir ardı arkası gelmeyen ölümler oluyor. Artık kim sivil, kim masum, kim değil, bunun ayrımının olmadığı bir konumdayız. Önemli olan ölenlerin CV'si değil, bölgenin kan gölüne döndüğü gerçeğidir. Ben İstanbul'lu bir vatandaş olarak, kendi halkını bombalayan, istediğini hapse atan, medyayı istediği gibi yönlendiren bu devletten korkuyorum. Onu en güçlü, kararlı ve örgütlü olarak sorgulayan halkın yanında olduğunu söylüyor olmam, sizce garip mi?
Not: Yorumlarınızın silindiğinden dolayı herkesten özür diliyorum. Her giriş yaptığımda önüme çıkan onlarca yorum ve yorumları filtrelemediğimden dolayı yeni yorum uyarısı almadığım için yeni yorumları farkedememem nedeniyle yorum listesini temizlemek istemiştim, öyle olunca yorumlar da gidiyormuş meğer. Değerli yorumlar ve onlara verdiğim uzun cevapların silinmiş olmasından dolayı bir burukluk yaşadığımı belirteyim. Yorumları filtrelememeye devam edeceğim, istediğinizi yazabilirsiniz. Herkese daha güzel günler diliyorum.
Bu başlığı blogun genel savunduklarıyla çelişkili görenler olacaktır. Daha birkaç yazı öncesi, "Kürtler Kürt kimliklerinden çok daha fazlası olduklarının farkına varmalı" yazmıştım.
Kimliklerden tamamen kurtulmayı savunan bir kişi çıkıp "Ben Kürd'üm" diye başlık atıyor. Bu da onu Türk olduğu halde Kürt milliyetçiliği yapanların güruhuna (Varsa böyle bir şey) dahil etmez mi? Bu söylem Kürt milliyetçilerine destek anlamına gelmez mi? Popülizm değil mi bu?
Malum, kısa süre önce Uludere katliamı yaşandı. İstanbul'da yaşayan bizler bunu televizyondan değil, internetten öğrendik. Olaydan oniki saat geçmesine rağmen, çevremize söylediğimizde kimse bilmiyordu. Ben o gün Taksim'deydim ve tanımadığım insanların nedenini bilmediğim bir şekilde beni "soru, dilek ve şikayet" kutusu olarak görmesi durumunu bir kez daha yaşadım, grup grup genç kızlar, meydandan geçen insanlar bana "bu protestonun nedeni ne?" diye sordular. Oradan ayrıldığımda meydandaki genç-yaşlı, milletvekili-sıradan halk, yani çeşit çeşit insandan oluşan grup, şiddet içermeyen söylemlerle protesto yapıyorlardı. Sonrasında katliamdan hiç bahsetmeyen televizyonlardan öğrendik ki, Taksim savaş alanına dönmüş.
Katliamın ardından, TSK çıkıp gayet cool bir tavırla "Saldırı olacağına dair istihbarat aldık, araştırıyoruz" gibisinden bir açıklama yaptı. Olayı haber yapma teveccühünü gösteren kanallar da "Vurulanlar terörist çıkmadı" gibisinden mide bulandırıcı başlıklarla haber girdiler. Yani biz vuralım, ne çıkarsa bahtımıza!
Beni asıl hayalkırıklığına uğratan ise çevremden gelen ve 50 yıl sonra tüm bu halkın utanacağı yorumlardı. "Orası bahçe sınırı değil, devlet sınırı!", "O saatte orada olduklarına göre kesin PKK'lılardı!" gibi. İnsanlar adeta Van depreminde ırkçılıklarını ortaya dökmemek için içinde tuttuklarını tamamen kusuyorlardı.
Öncelikle bu olayı katliam olarak görmeyen, ne yazık ki arkadaşım olan insanlara anlatmaya çalıştığım şey genel dünya görüşüm olmak zorundaydı. Devlet sınırlarını kutsal görüyoruz. "O sınır beş metre geriden geçse atalarımız şu kadar şehit verirdi, şimdi bu kadar verdik" gibisinden ucuz edebiyat yapıyoruz. Halbuki, sanıldığının aksine, devlet sınırlarının bahçe sınırlarından farkı yok. İkisinde de bir toprak parçasının kağıt parçalarıyla zimmetlenip kanunlarla korunma olayı var.
Benim ekonomi anlayışım laissez faire prensibi üzerine kuruludur. Bununla kapitalist düzeni savunduğum anlaşılmasın, kapitalizm zaten devletsiz ayakta duramaz. Ben sosyal devleti savunan sosyal demokrat da değilim, proleterya diktatörlüğünü savunan ve devletin sol değerler üzerinden inşa edilmesini savunan komünist de değilim. Bana göre ekonomik planlamaları sadece ve sadece özerk yöre halkları belirleyebilir. Sosyal devlete inanmadığım için vergi sistemine de inanmıyorum. Her şeyin parayla döndüğüne inandırıldığımız çarpık sistemde yaşıyoruz, sağlık sistemi de, emeklilik dediğimiz şey de maaşlarımızdan, en temel ihtiyaçlarımızdan kesilen vergilerle dönüyor. Bu vergilerle asıl zengin olanlar ise bu sirkülasyonu yaratıp bizi yönetenler. Halbuki sağlık malzemelerinin ham maddelerinden doktoruna kadar her şeyi sen, ben yapıyoruz. Adam gibi maaşlar kazanıp emeklilik yaşına geldiğimizde zaten yeterince mutlu olabilecekken, sosyal güvence adıyla, KDV adıyla insan gibi yaşama hakkımız elimizden alınıyor. Hele ekonomisinin yarısı kayıt dışı olan bir ülkede bu tam da bir insanlık sorunu haline geliyor.
Uludere katliamının olduğu gün kaçakçılığı savunan pek az kişi vardı. Herkes "kaçakçılığın suçu ölüm mü?" sorusunu soruyordu. Haklı bir sorudur fakat ben kaçakçılığın suç olmadığını savunan azınlık içerisindeydim. Bir sosyalist çıkıp kaçak olduğu için ucuza gelen IPhone alıyorsa, sigara fiyatları ortadayken halkın yarısı kaçak sigara kullanıyorsa, benim okuduğum kitapların, izlediğim filmlerin ve dinlediğim müziklerin isimlerinin neredeyse hepsi internetten yasadışı yolla indirdiğim materyallerse, ucuz olacağı için kaçak bir motor arıyorsam çıkıp da kaçakçılığı kötüleyemem. Aksine bu davranışımız, sırtımızdaki vergi yükü olmasa insanca yaşayacağımız tezimi destekler. Kaldı ki, bahsettiğim sigara, motor, kitap, IPhone gibi ürünler hep "lüks". Ben lüksüm için kaçakçılık yapıyor ve hayatta kalıyorsam, bununla geçimini sağlayan insanların suçlu olduklarını ve "ölümü tabi haketmediler ama mallarına el konulup hapse atılmalıydılar" gibi bir fikri kesinlikle savunamam.
Ayrıca, bu insanlar "vergi" diye bir şey varsa, PKK'ya da, karakollara da bunu ödüyorlar. Ey milliyetçi güruh, kaç PKK-karakol çatışmasının, bölgedeki kaçakçılık yollarına hakim olma nedeniyle çıktığının farkında mısınız? Oradaki komutanların kaçakçılıktan elde ettiği gelirlerle, haraçlarla timler kurduğunun farkında mısınız? Hala Türkeş'in "bölgede gerillalarla savaşacak özel timlere ihtiyacı olduğunu" savunduğu videoları paylaşan beyinsiz MHP'lilere sesleniyorum; bunlar zaten yapıldı ve devlet eliyle sizin adamlarınız yüzlerce cinayet işledi ve bunlar faili meçhul olarak kapatıldı. Eğer ki kaçakçıların, PKK'lıların, onlarla ideolojik bağı olan insanların öldürülmesi gerektiğini düşünüyorsanız, Uludere'deki katledilen çocukların 100 mislini katletmeniz, soykırım yapmanız gerekir. Bunu savunuyorsanız, yolunuz açık olsun. Bunu savunmuyorsanız, katledilen 35 kişinin faillerini de sırf körü körüne bağlı olduğunuz ve size yarardan çok zararı olduğunu farketmediğiniz devletinizi aklamanız da çelişkidir.
Tüm bunlardan bahsederken sessiz kalan arkadaşlarım, ertesi gün vuracak bir yer bulmuşlardı. Cesetlerin tabutları Kürt bayrağı ile sarılmıştı! Bana pişkin pişkin, "Ee kardeşim, ne düşünüyorsun bu masum köylülerin cenaze törenleri hakkında?" diye sordular. İşin ironik tarafı şu, ben sizin cesedinize istediğimi yaparım, nekrofilsem ilişkiye girebilirim örneğin. Bu sizin ölüm nedeninizi aklar mı? Tabuta sarılan şeyin rengiyle içindeki insanın masum veya suçlu olduğunu ölçüp biçmeye kalkan bir insana kuş beyinli demek kuşlara hakaret olur mu? Kusura bakmayın, sizi tabutun içindekinin 12 yaşında bir çocuk olduğu, o çocuğun ablasının göz yaşları değil de tabutun etrafındaki bezin rengi rahatsız ediyorsa, kusura bakacaksanız da bakın, beyin ve vicdan amcıklaması yaşıyorsunuz demektir.
Diğer bir durum da şu; 19'u çocuk 35 kişi gündüz gözüyle karakolla konuşup sınırı geçiyorlar. Oranın görevlileri olanlardan haberdar. Bu insanların köylerinden iki kilometre ötedeki giriş yolları dönüşte kapatılıyor, oradaki tüm devlet memurlarının göz mesafesinde oluyor her şey, insanlar saatlerce orada tutuluyor, çocuklar evlerini cep telefonlarıyla arayıp geç kalacaklarını söylüyorlar, Hantepe baskınını canlı canlı izleyen ordu tarafından gece de bombalanıyorlar. Bunun üzerine hükümet ve TSK sanki kuş ölmüş gibi gayet cool bir açıklama yapıyor. Bölgeye devlet yetkilisi kimse gitmiyor. Köylüler cesetleri kendi uğraşılarıyla arayıp, bulup, kazıyarak çıkartıyorlar. Hayvanların üzerinde taşıyıp getiriyorlar. Cenaze töreninde devletten kimse yok. El insaf, bu cesetlerin bir de Türk bayrağına mı sarılmalarını bekliyorsunuz?
Gelelim başlığımın yazısının asıl nedenine. Bu olayda benim asıl sinirimi bozan, "Tabi ölenler insanlar ve yapılan büyük bir ayıp. Ama olayın istihbarat hatası mı, operasyon hatası mı olduğu açıklanmadan sükunetimizi korumalıyız. Olaya hemen katliam demek insafsızlıktır, bu tavır bunu kullanan Kürt milliyetçilerinin işine gelir." diyen, ne şiş yansın ne kebap havasındaki cibiliyetsiz köşe yazarları. İşte bu zihniyetten ayrılmak istiyorum. Evet, bu olayda tarafım. Tarafsız, sessiz kalanların farkında olmadan Türk faşizmine hizmet ettiğini düşünüyorum.
Zaten yazımın hitap ettiği kesim de bu farkında olmayanlar. Yıllarca Kürt çocuklarına Andımız denen ırkçılaştırma metni tekrar edildi. Onların Türk'üm derken ne hissettiklerini bilemedik. "Ben Kürd'üm" diye hitap ettiğim kesim Andımız diye bir şeyin varlığına rahatsız olan, Dink öldürüldüğünde "hepimiz Ermeni'yiz" sözünü doğru bulan ama 19 çocuğun katlinde "Ben de Kürd'üm" diye haykıran Türkleri garipseyen bilinçsiz milliyetçiler. "Ben Kürd'üm", çünkü bu ülkede sırf Kürt olduğu için öldüren insanların yakınlarını başka şekilde anlayamam. 12 yaşındaki kardeşinin toprağını öpüp gözyaşı döken kızın yerine kendimi başka şekilde koyamam. Sözüm "ölümün ırkı olmaz, ben Kürt'üm demeyip hepimiz insanız desen daha iyi olurdu" diyenlere, o insanlar katledilmeseydi zaten Kürt olduklarından burada bahsediyor olmazdık, bunu idrak edebiliyor musunuz?
Sözüm homofobiklere, cinsiyetçilere. "Bugün Kürtler öldürüldü diye Kürt olduğunu söylüyorsun, yarın bir ibne öldürülse ibneyim, genelevde çalışan bir kadının çocuğu ölse orospu çocuğuyum mu diyeceksin?" diyenlere. Evet, aynı zamanda ibneyim, bir "ibne" sırf gelenekleri yüzünden evlendiriliyor, karısıyla her gece yattığında kendinden tiksinmek zorunda kalıyor diye ibneyim. Genelevleri de kadına şiddetin sembolü olarak görmüşümdür hep. Kadınların satılan, hizmet eden, "sikilen" oldukları, cinselliğini özgürce yaşayanların dışlandığı bir toplumda kendime orospu demeye devam edeceğim. Bunu anlamak için beyin gerekir.
Peki buraya "Ben Kürd'üm" yazmakla ne kadar o kimliğe bürünebilirim? Yani bu bir şey ifade edebilir mi? Kimsenin kimse adına konuşamayacağını savunan ben, nasıl oluyor da başkasının kimliği adına konuşabiliyor? Tabi ki buraya bir kelime yazmak, bir protestoya katılmak hiçbir şey değiştirmiyor. Fakat bu empati benim uykumdan bir saatimi çalıyorsa yalnız bırakılmış ve bu acıları bizzat yaşayan Kürt arkadaşlarım bunun samimiyetini biliyor, bu da bana yeter. "Hepimiz Ermeni'yiz"ciler kadar kalabalık bir grup çıkartamadık, bu yazıyı "Hepimiz Kürd'üz" yazmama izin verecek çoğunluğa erişemedik, yüzden kendilerinden de özür diliyorum.
İyi şeyler de oldu. Yılmaz Özdil'in Sayın kaçakçı isimli, yine nefret dolu, cinsiyetçi, Kim Kimi Düzmüş yazımda bahsettiğim gibi cinsiyetçi bir dille yazılmış, garip bir yazısı yayınlandı, kaç kişiye bu oldu bilmiyorum ama o iğrenç yazıyı okurken burnuma irin kokuları geldi. Twitter kullanmamama rağmen bu yazıyı paylaşanların mesajlarına baktım, genelde yazıyı kınayanların olması, kınamadan yayınlayanların da "Yine Özdil döktürmüş" diyen, okuduğunu anlamayan dangalaklardan ibaret olduklarını görmem hoştu. Bu arada işinden ayrıldıktan sonra kanal kanal dolaşıp Özdil reklamı yapan Uğur Dündar da saygımı yitirmiş bulunmakta. Hani kimi eli yüzü düzgün tipler vardır, örneğin Yaşar Nuri Öztürk, fikirleriyle dinde devrim yapacağını sanırsınız, sonra çıkar "ben hanefiyim ama bazen şafiler gibi elini tuttuğumda abdest alma gereği duyduğum kadınlar oluyor" der ve gözünüzdeki tüm değeri düşer. Hayat siyah beyaz olsa da benim bazı kalın çizgilerim var ve bu çizgileri geçemiyorum. İstediği kadar dürüst tanınsın, kaleminden kan damlayan bir yazarı savunan gazeteciye saygım kalmaz.
Güzel şeyler oldu demiştim. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri katliamın canlandırmasını yaptılar ve bir an için de olsa oradan geçen her öğrencinin katliam hakkında kafa yormasına yardımcı oldular. Gerçi bu da üniversite yönetimi tarafından destek görmeden yapıldı. Anlayacağın doğulu arkadaşım, sana gösterilen ırkçılık bu şehrin insanlarına bırakılan son çare.
Son olarak, bana "Kürt öldürüldü diye Kürt olduğunu söylüyorsun, ya ölen sivil Türkler ve askerler?" diyecek olan kişilere sözüm. Ben o insanlara samimi olarak üzüldüğüm ve samimi olarak bu kanın durmasını istediğim için senden bir farkım var, senin gibi "PKK'yı Kürtlerden ayırıp haritadan silelim, daha çok asker yollayıp sikelim!" deyip olaya bilgisayar oyunu gibi bakmıyor ve tarafların oturup anlaşmalarını savunuyorum. Kabul etsen de etmesen de, PKK Kürt halkının destek verdiği bir örgüt. Ve kabul etsen de etmesen de PKK bir sonuç. Her iki tarafın da neden olduğu tüm bu sivil ölümleri bir sonuç. Sonuç varsa, nedenine bakacaksın. Sonuçları insanlık adına utanç verir, bizi rahatsız eder ama nedeni çok farklı yerlerde ararsan, sonuç aynen devam eder. O yüzden 30 senedir ardı arkası gelmeyen ölümler oluyor. Artık kim sivil, kim masum, kim değil, bunun ayrımının olmadığı bir konumdayız. Önemli olan ölenlerin CV'si değil, bölgenin kan gölüne döndüğü gerçeğidir. Ben İstanbul'lu bir vatandaş olarak, kendi halkını bombalayan, istediğini hapse atan, medyayı istediği gibi yönlendiren bu devletten korkuyorum. Onu en güçlü, kararlı ve örgütlü olarak sorgulayan halkın yanında olduğunu söylüyor olmam, sizce garip mi?
Not: Yorumlarınızın silindiğinden dolayı herkesten özür diliyorum. Her giriş yaptığımda önüme çıkan onlarca yorum ve yorumları filtrelemediğimden dolayı yeni yorum uyarısı almadığım için yeni yorumları farkedememem nedeniyle yorum listesini temizlemek istemiştim, öyle olunca yorumlar da gidiyormuş meğer. Değerli yorumlar ve onlara verdiğim uzun cevapların silinmiş olmasından dolayı bir burukluk yaşadığımı belirteyim. Yorumları filtrelememeye devam edeceğim, istediğinizi yazabilirsiniz. Herkese daha güzel günler diliyorum.
22 Aralık 2011 Perşembe
Biber ve Milliyetçilik Gazı
İşsizsin, ya da patronunun sana sevişme teklifi yapmaması için dua ediyorsun, çıkamazsın çünkü. Veya ne bileyim günde 12 saat, saati 3 liraya eben sikiliyor, eve geldiğinde ne yemek yemeye, ne duş almaya, ne cinsel fantazi kurmaya enerjin kalmıyor. Aklından geçen mantıksızlıkları şükrederek bastırmaya çalışıyorsun.
Seni yine gazlıyorlar. Vay orospu çocuğu Fransa! Cezayir'de yaptıklarına baksın. Bizim tarihimiz temizdir. İnanmıyorsan Yusuf Halaçoğlu'na sor. Veya hicivsel bir romanda entellektüel birikimsizliğini gizlemek için mitolojik isimlerle, metaforlarla konuşan komik karakterler gibi bir bakanımız çıksın, "Kanuni'den yardım isteyen François, Sarkozy'nin kulağını çekerdi!" desin. Sana da devamlı şükretmekten daha farklı bir iş çıksın. Birkaç YouTube linkine tıkla, bir Yılmaz Özdil yazısını Facebook'ta paylaş, sinirlen, sonra şükretmeye devam et, bu sefer Türk olmanın gururuyla.
Geçmiş bana göre tüm insanlığın kurtulması gereken bir kabus. Sadece tarihten bahsetmiyorum. Bir adamın sabıka kaydı, geçmişte yaptıkları, bir kadının kaç kişiyle yattığı, bir siyasetçinin on sene önce söyledikleri, o kişinin kim olduğunu tanımlamaz. Bana göre şu andan itibaren yapmak istediklerin önemlidir, şu anda olmak istediğin kişisindir. Kaldı ki tarihten bahsediyoruz, üzerinde hiçbir kontrolünün olmadığı olaylar. Orada yapılanlardan yola çıkıp, o olayların senin milletini ve özelde senin kişiliğini tanımlayacağını düşünmek, insanoğlunun tarih boyunca düştüğü tüm mantık hatalarına tek bir cümlede ulaşma başarısıdır bana göre.
Dediğim gibi, tarihi olaylardan detayıyla bahsetmek, bu yazıyı bir belgesel metnine çevirmek istemiyorum. Sadece şu an, günümüzde olan samimiyetsizlikler ve insanların tutumu/durumu beni rahatsız ediyor. O yüzden bu yazıyı okuyanlara birkaç soru sormak istiyorum. Öncelikle, geçen haftalarda başbakanın Dersim olayları için devlet adına özür dilemesini savunanlar arasındaysanız, o olaylardan çok daha ağır götürüleri olan Ermeni olayları hakkındaki tutumunu samimi buluyor musunuz?
Bence diğer konu daha vahim. Ermeni raporlarında geçen kayıp sayısı ölenlerden ibaret değil. O yıllarda, katliamdan kurtulmak için müslüman olmuş/olduğunu iddia etmiş, dönemin iktidarı ve komutanlarının yaptıklarına karşı olan Türk komşularına sığınıp Türk gibi yaşamaya başlamış, aileleri öldürüldükten sonra Türkler tarafından, pekçoğu kimliğini dahi bilmeden yetiştirilmiş binlerce Ermeni'nin torunları şu an aramızda yaşıyor. Çekincelerinden dolayı Ermeni ve Hıristiyan olduğunu açıklayamayan, dört nesildir Türk olduğunu söyleyerek yaşamak zorunda kalmış ailesinin mecburi geleneğini sürdüren arkadaşlarım var örneğin. Türk olduğunu sanan, fakat soy ağacını araştırdığında büyük büyük dedelerini toplu Ermeni mezarlarında bulan insanlar var son zamanlarda. Görece özgürleşen koşullardan cesaret alıp Ermeni olduğunu "itiraf" edenler var. Kimliğini açıklayamayan binlerce gayrimüslim var. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gelelim Fransa'nın tutumuna. Fransa hükümeti, kendi çıkarına göre hareket etti. Orta ve uzun vadede getirisi ne olur, bilmem. Zaten umrumda da değil. Açık konuşayım, sadece kendi ırkından ve dininden bir grup insanın yaptıkları bahane gösterilerek, o grup ile ırk ve din haricinde hiçbir ortak noktası olmayan binlerce insanın topraklarından sürülmesine, mallarının yağmalanmasına, öldürülmesine, aç bırakılmasına, işkence edilmesine, yani bir trajediye, siyasetçilerin çıkıp da "soykırım dersek Türkiye ile ilişkilerimiz ne olur?" diye hesap kitap yapması, bir devlet suçunun, insanlık ayıbının uluslararası ilişki meselesine döndürülmesini hazmedemiyorum. Ne yazık ki, bu hep böyle işledi. Batı ülkeleri, özellikle Amerika, daima soykırım kartını cebinde tutar, Türkiye devleti de milyonlarca vatandaş işsizken, onlardan aldığı vergilerle Amerikan tarihçileri sessiz tutmak için milyarlarca dolar akıtır. İnsan bedeni üzerinden ticaret.
Fakat siyasetçilerin oyununu siyasetçilere bırakmayarak en büyük zararı kendimize veriyoruz. Tencere dibin kara, seninki benden kara. Fransa Cezayir'i sömürdü, Amerika kızılderilileri kesti. Tamam, tüm bunlar oldu da, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yaptıklarını aklamaz ki bu. Bana göre, Ermeni soykırımını inkar etmek, veya buna haklı nedenler gösterip, "şu şu nedenlerimiz vardı, soykırım tanımının şurasından şurasından da kırparsak yapılanlar meşrudur ve soykırım değildir." demek, bugün de aynı şey olsa aynısının yapılması gerektiğini, Türkiye'deki Kürtleri Kuzey Irak'a sürmeyi savunmakla aynı şey değil midir? Devletçilik, şovenizm, ulusalcılık adı altında ırkçılık değil midir? Yoksa yapılanlara hangi sıfat taktığınız umrumda olmaz, beni rahatsız eden tek şey, o olayları yorumlarken, dünya görüşünüz hakkında burnuma gelen pis kokular. Bu ülkedeki binlerce gayrimüslimin baskı altında hissetmesinin nedeni de bu Türk-İslamcı dünya görüşü. Bu noktada da başka birkaç sorum var: Fransa'nın soykırımı inkar etmeyi suç olarak kabul etmesini düşünce özgürlüğüne ket vurmak olarak görüyorsanız, Ermeni soykırımını inkar etmemenin Türkiye'de suç olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Neden hala televizyonlarda, Ermeni soykırımının önüne "sözde" kelimesi koymak gereği duyuluyor? Türkiye'de yaşayan vatandaşlar olarak, Fransa'yı protesto etmek yerine, kendi içimizde bunu düzeltmemiz gerekmez mi? Bu parlamentolardaki tiyatrolara gülüp, siyasetçilerin bir trajediyi ne olarak adlandırdıklarının önemsizliğini farkedip, toplum bireyleri olarak çoktan halklararası barışı sağlamış olmamız gerekmez miydi? Sakisyan-Gül arasındaki ilişkiye bakarak Ermeni olaylarına ve Ermeni insanlarına bakış açınızı şekillendirmek ne kadar mantıklıdır?
Yazıyı birkaç hatırlatmayla bitireyim. Pekçok ülkenin, özellikle gelişmiş ülkelerin tarihi kanlıdır. Hatta idealist bir açıdan bakarsak, herhangi bir toprak parçasını bir millete atfetmek de, şu oturduğum evin tapusunun olması da zorbalıktır, kaldı ki insan gücünü, doğal kaynakları sömürmeden, gaspetmeden gelişmenin mümkün olmadığı bir dünyada alabildiğine gelişmiş ülkelerden bahsediyoruz. Sanayi Devrimi de, Fransa Devrimi de, Avrupacı tarihçilerin bakış açıları aksine, dünyaya geri dönüşü zor zararlar getirmiştir. Cumhuriyet rejimler, anayasal monarşilerin allanıp pullanmış versiyonundan ötesi değildir. Avrupa da, Avrupa Birliği'nin kurulmasından sonra bile, öyle cennetvari bir yer olmamıştır. Pekçok özgürlük, kapitalist iktidarların vermek zorunda kaldığı tavizlerden ibarettir. O yüzden özgürlük anlayışımızı Avrupa Birliği kriterlerine göre şekillendirmek nasıl yanlışsa, kendi ülke tarihimizi aklamak adına Çeçenleri, Kızılderilileri, Cezayirlileri, Kızılderilileri gündeme getirmeye de tu quoque denir. Soykırım var diyemiyorsun, Suriye'ye bok atan başbakanın hükümetinde bir yürüyüş yapmaya kalksan hastanelik oluyorsun, hapishaneleri tutuklu gazetecilerle dolmuş, kirli havası yakılan kitapların dumanları ve biber gazıyla daha da kirletilmiş, işsizinin ve açının çalışanından çok olduğu, asıl zenginlerinin ise çalışmayanlar olduğu kalabalık, yapış yapış bir şehirde yaşıyorsun. Şehrin 20 milyon nüfusa gidiyor, tek çaresi nefes aldığımız arazilere de beton dikmek ve yeni çılgın projeler. Kömür santrali istemeyen köylüye uygulanan vahşeti medya göster(e)miyor. Doğuda iç savaş var ve kendi insanımızla bu savaşın nedenini tartışamıyoruz. Banu Güven tek tabanca gazetecilik yapmak durumunda kalıyor. Sen, Hrant Dink'in davasını sürekli gündeme getiren gazetecilere "Ermeni yalakası" gözüyle bakarken, Ogün Samast tahliye oluyor, "hepimiz Ermeni'yiz" diyen o "lanet" azınlık olmasa adam devlet tarafından alenen kahraman ilan edilecek. Bir kişiye sayın demek, kitabında Kandil yerine Qandil yazmak seni hapishaneye götürüyor. Hala tek derdin Fransa ve "Türkiye üzerinde oynanan oyunlar" mı?
Bir tu quoque da benden gelsin o halde. İrtidad etmek, yani önceden ailesinin müslüman olması veya kendi rızasıyla müslüman olmuş birinin sonradan müslümanlıktan çıkması Malezya, Ürdün, Fas'ta kırbaç, çocuğun velayetini mürtedin elinden alma, evliliği feshetme, hapis ve para cezasyla, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Somali, Mısır, Pakistan, Yemen, Katar, Moritanya, Nijerya, Suriye, Sudan ve Afganistan'da ise idamla cezalandırılıyor. Madem hümanizmden, Cezayir'den, özgür düşünceden bahsediyoruz ve illa ki Türkiye'deki sorunları unutmak adına başka ülkelere saracağız, protesto etmeye buradan, salt düşünce suçlarına 21. yüzyılda uygulanan fiziksel cezalardan başlamak daha samami olacaktır gibime geliyor.
Not 1: Önce sen samimi ol da alakasız bir yazının sonuna islamofobi sıkıştırma diyenlere selam olsun.
Not 2: Uzun süredir yazamıyordum. Yukarıda bahsettiğim günde 12 saat çalışan adamdan daha meşgul durumda olduğumu söyleyebilirim.
Seni yine gazlıyorlar. Vay orospu çocuğu Fransa! Cezayir'de yaptıklarına baksın. Bizim tarihimiz temizdir. İnanmıyorsan Yusuf Halaçoğlu'na sor. Veya hicivsel bir romanda entellektüel birikimsizliğini gizlemek için mitolojik isimlerle, metaforlarla konuşan komik karakterler gibi bir bakanımız çıksın, "Kanuni'den yardım isteyen François, Sarkozy'nin kulağını çekerdi!" desin. Sana da devamlı şükretmekten daha farklı bir iş çıksın. Birkaç YouTube linkine tıkla, bir Yılmaz Özdil yazısını Facebook'ta paylaş, sinirlen, sonra şükretmeye devam et, bu sefer Türk olmanın gururuyla.
Geçmiş bana göre tüm insanlığın kurtulması gereken bir kabus. Sadece tarihten bahsetmiyorum. Bir adamın sabıka kaydı, geçmişte yaptıkları, bir kadının kaç kişiyle yattığı, bir siyasetçinin on sene önce söyledikleri, o kişinin kim olduğunu tanımlamaz. Bana göre şu andan itibaren yapmak istediklerin önemlidir, şu anda olmak istediğin kişisindir. Kaldı ki tarihten bahsediyoruz, üzerinde hiçbir kontrolünün olmadığı olaylar. Orada yapılanlardan yola çıkıp, o olayların senin milletini ve özelde senin kişiliğini tanımlayacağını düşünmek, insanoğlunun tarih boyunca düştüğü tüm mantık hatalarına tek bir cümlede ulaşma başarısıdır bana göre.
Dediğim gibi, tarihi olaylardan detayıyla bahsetmek, bu yazıyı bir belgesel metnine çevirmek istemiyorum. Sadece şu an, günümüzde olan samimiyetsizlikler ve insanların tutumu/durumu beni rahatsız ediyor. O yüzden bu yazıyı okuyanlara birkaç soru sormak istiyorum. Öncelikle, geçen haftalarda başbakanın Dersim olayları için devlet adına özür dilemesini savunanlar arasındaysanız, o olaylardan çok daha ağır götürüleri olan Ermeni olayları hakkındaki tutumunu samimi buluyor musunuz?
Bence diğer konu daha vahim. Ermeni raporlarında geçen kayıp sayısı ölenlerden ibaret değil. O yıllarda, katliamdan kurtulmak için müslüman olmuş/olduğunu iddia etmiş, dönemin iktidarı ve komutanlarının yaptıklarına karşı olan Türk komşularına sığınıp Türk gibi yaşamaya başlamış, aileleri öldürüldükten sonra Türkler tarafından, pekçoğu kimliğini dahi bilmeden yetiştirilmiş binlerce Ermeni'nin torunları şu an aramızda yaşıyor. Çekincelerinden dolayı Ermeni ve Hıristiyan olduğunu açıklayamayan, dört nesildir Türk olduğunu söyleyerek yaşamak zorunda kalmış ailesinin mecburi geleneğini sürdüren arkadaşlarım var örneğin. Türk olduğunu sanan, fakat soy ağacını araştırdığında büyük büyük dedelerini toplu Ermeni mezarlarında bulan insanlar var son zamanlarda. Görece özgürleşen koşullardan cesaret alıp Ermeni olduğunu "itiraf" edenler var. Kimliğini açıklayamayan binlerce gayrimüslim var. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gelelim Fransa'nın tutumuna. Fransa hükümeti, kendi çıkarına göre hareket etti. Orta ve uzun vadede getirisi ne olur, bilmem. Zaten umrumda da değil. Açık konuşayım, sadece kendi ırkından ve dininden bir grup insanın yaptıkları bahane gösterilerek, o grup ile ırk ve din haricinde hiçbir ortak noktası olmayan binlerce insanın topraklarından sürülmesine, mallarının yağmalanmasına, öldürülmesine, aç bırakılmasına, işkence edilmesine, yani bir trajediye, siyasetçilerin çıkıp da "soykırım dersek Türkiye ile ilişkilerimiz ne olur?" diye hesap kitap yapması, bir devlet suçunun, insanlık ayıbının uluslararası ilişki meselesine döndürülmesini hazmedemiyorum. Ne yazık ki, bu hep böyle işledi. Batı ülkeleri, özellikle Amerika, daima soykırım kartını cebinde tutar, Türkiye devleti de milyonlarca vatandaş işsizken, onlardan aldığı vergilerle Amerikan tarihçileri sessiz tutmak için milyarlarca dolar akıtır. İnsan bedeni üzerinden ticaret.
Fakat siyasetçilerin oyununu siyasetçilere bırakmayarak en büyük zararı kendimize veriyoruz. Tencere dibin kara, seninki benden kara. Fransa Cezayir'i sömürdü, Amerika kızılderilileri kesti. Tamam, tüm bunlar oldu da, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yaptıklarını aklamaz ki bu. Bana göre, Ermeni soykırımını inkar etmek, veya buna haklı nedenler gösterip, "şu şu nedenlerimiz vardı, soykırım tanımının şurasından şurasından da kırparsak yapılanlar meşrudur ve soykırım değildir." demek, bugün de aynı şey olsa aynısının yapılması gerektiğini, Türkiye'deki Kürtleri Kuzey Irak'a sürmeyi savunmakla aynı şey değil midir? Devletçilik, şovenizm, ulusalcılık adı altında ırkçılık değil midir? Yoksa yapılanlara hangi sıfat taktığınız umrumda olmaz, beni rahatsız eden tek şey, o olayları yorumlarken, dünya görüşünüz hakkında burnuma gelen pis kokular. Bu ülkedeki binlerce gayrimüslimin baskı altında hissetmesinin nedeni de bu Türk-İslamcı dünya görüşü. Bu noktada da başka birkaç sorum var: Fransa'nın soykırımı inkar etmeyi suç olarak kabul etmesini düşünce özgürlüğüne ket vurmak olarak görüyorsanız, Ermeni soykırımını inkar etmemenin Türkiye'de suç olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Neden hala televizyonlarda, Ermeni soykırımının önüne "sözde" kelimesi koymak gereği duyuluyor? Türkiye'de yaşayan vatandaşlar olarak, Fransa'yı protesto etmek yerine, kendi içimizde bunu düzeltmemiz gerekmez mi? Bu parlamentolardaki tiyatrolara gülüp, siyasetçilerin bir trajediyi ne olarak adlandırdıklarının önemsizliğini farkedip, toplum bireyleri olarak çoktan halklararası barışı sağlamış olmamız gerekmez miydi? Sakisyan-Gül arasındaki ilişkiye bakarak Ermeni olaylarına ve Ermeni insanlarına bakış açınızı şekillendirmek ne kadar mantıklıdır?
Yazıyı birkaç hatırlatmayla bitireyim. Pekçok ülkenin, özellikle gelişmiş ülkelerin tarihi kanlıdır. Hatta idealist bir açıdan bakarsak, herhangi bir toprak parçasını bir millete atfetmek de, şu oturduğum evin tapusunun olması da zorbalıktır, kaldı ki insan gücünü, doğal kaynakları sömürmeden, gaspetmeden gelişmenin mümkün olmadığı bir dünyada alabildiğine gelişmiş ülkelerden bahsediyoruz. Sanayi Devrimi de, Fransa Devrimi de, Avrupacı tarihçilerin bakış açıları aksine, dünyaya geri dönüşü zor zararlar getirmiştir. Cumhuriyet rejimler, anayasal monarşilerin allanıp pullanmış versiyonundan ötesi değildir. Avrupa da, Avrupa Birliği'nin kurulmasından sonra bile, öyle cennetvari bir yer olmamıştır. Pekçok özgürlük, kapitalist iktidarların vermek zorunda kaldığı tavizlerden ibarettir. O yüzden özgürlük anlayışımızı Avrupa Birliği kriterlerine göre şekillendirmek nasıl yanlışsa, kendi ülke tarihimizi aklamak adına Çeçenleri, Kızılderilileri, Cezayirlileri, Kızılderilileri gündeme getirmeye de tu quoque denir. Soykırım var diyemiyorsun, Suriye'ye bok atan başbakanın hükümetinde bir yürüyüş yapmaya kalksan hastanelik oluyorsun, hapishaneleri tutuklu gazetecilerle dolmuş, kirli havası yakılan kitapların dumanları ve biber gazıyla daha da kirletilmiş, işsizinin ve açının çalışanından çok olduğu, asıl zenginlerinin ise çalışmayanlar olduğu kalabalık, yapış yapış bir şehirde yaşıyorsun. Şehrin 20 milyon nüfusa gidiyor, tek çaresi nefes aldığımız arazilere de beton dikmek ve yeni çılgın projeler. Kömür santrali istemeyen köylüye uygulanan vahşeti medya göster(e)miyor. Doğuda iç savaş var ve kendi insanımızla bu savaşın nedenini tartışamıyoruz. Banu Güven tek tabanca gazetecilik yapmak durumunda kalıyor. Sen, Hrant Dink'in davasını sürekli gündeme getiren gazetecilere "Ermeni yalakası" gözüyle bakarken, Ogün Samast tahliye oluyor, "hepimiz Ermeni'yiz" diyen o "lanet" azınlık olmasa adam devlet tarafından alenen kahraman ilan edilecek. Bir kişiye sayın demek, kitabında Kandil yerine Qandil yazmak seni hapishaneye götürüyor. Hala tek derdin Fransa ve "Türkiye üzerinde oynanan oyunlar" mı?
Bir tu quoque da benden gelsin o halde. İrtidad etmek, yani önceden ailesinin müslüman olması veya kendi rızasıyla müslüman olmuş birinin sonradan müslümanlıktan çıkması Malezya, Ürdün, Fas'ta kırbaç, çocuğun velayetini mürtedin elinden alma, evliliği feshetme, hapis ve para cezasyla, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Somali, Mısır, Pakistan, Yemen, Katar, Moritanya, Nijerya, Suriye, Sudan ve Afganistan'da ise idamla cezalandırılıyor. Madem hümanizmden, Cezayir'den, özgür düşünceden bahsediyoruz ve illa ki Türkiye'deki sorunları unutmak adına başka ülkelere saracağız, protesto etmeye buradan, salt düşünce suçlarına 21. yüzyılda uygulanan fiziksel cezalardan başlamak daha samami olacaktır gibime geliyor.
Not 1: Önce sen samimi ol da alakasız bir yazının sonuna islamofobi sıkıştırma diyenlere selam olsun.
Not 2: Uzun süredir yazamıyordum. Yukarıda bahsettiğim günde 12 saat çalışan adamdan daha meşgul durumda olduğumu söyleyebilirim.
31 Ekim 2011 Pazartesi
Vatansever Arkadaşıma
Yazdığım en dağınık, en yapış yapış yazılardan biri olacak, kusura bakma. Bugün yazım kurallarını, kompozisyon düzenini bırakıp niteliğe bakmanı istiyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra üç dakika durup düşünmeni sağlayabilirsem, başarılıyım demektir.
Bildiğin gibi ülkede ve dünyada insanı sarsan skandal üstüne skandal oldu, linçler oldu son zamanlarda. Önce başbakan "Porsche kullanmayın olur biter" dedi, tepki verdin. Belki AKP'ye oy veren arkadaşlarını bir daha bunu yapmamaya ikna etmek için bahsettin bu skandaldan, belki şimdiye kadar savunduğun hükümeti bir kez de olsun sorgulamana yol açtı bu. Aslında her halükarda Porsche kullananları sevmeyen, sigarayı da bırakmayı denemiş, ebeveynlerine bıraktırmak isteyen bir garibandın sen. O halde alkışlamaya hazır olduğun başbakana niye tepki verdin? Çünkü aslında, geçen sene 10 kuruşa alabildiğin yumurtayı son ayda 35 kuruştan aşağı bulamadığın için sinirliydin. Bundan haberin bile yoktu belki, alışverişi annen yapıyordu çünkü ama son zamanlarda bir kısıtlama olduğunu hissetmiştin. Bu yüzden başbakanın, Porsche çıkışı küçük çaplı bir hengameye yol açtı.
Bu hengame üzerine, Çukurca saldırısı gerçekleşti ve gündem değişti, veya değiştirildi. Bıçak kemiğe dayandı dedin, sözün bittiği yer dedin, artık konuşmak yok vurmak var dedin, intikam dedin. Hatta "intikam değil, katliam istiyoruz" dedin. Profil resmine siyah kurdele, Türk bayrağı koydun. Bunlar olurken, ben buraya yazmadım. Yazdığım başka yerler oldu, ben de senin gibi sinirliydim ve o sırada bir sözüme denk geldiysen belki daha da sinirlendin. Sonrasında Heron görüntüleri medyaya sızdı; genelkurmayın saldırıya gelen PKK'lıların dakika dakika ilerleyişlerini, mevzilere yaklaşıp karakolu basışlarını, imha ettikleri karakoldan kaçmaya çalışan askerleri tarayışlarını, imha tamamlandıktan sonra hepsinin sakin sakin mekanda canlı asker kalıp kalmadığını inceleyişlerini, toplanıp dinlendikten sonra aheste aheste geri dönüşlerini izledikleri ortaya çıktı. Bu bir çatışma değil cinayet görüntüsüydü. Hem bir vatansever olan sen, hem PKK sempatizanı bir insanın duymaktan nefret ettiği PKK-TSK işbirliği komplosunu açmaya niyetim yok, fakat en hafif tabirle cinayete cevaz vermekti bu skandal. Askerler orada ölüme terkedilmişlerdi. Belki "Taraf'ın uydurması, TSK ihanet etmez!" dedin kendi kendine.
Yazmadım. Sonra deprem oldu. Deprem bölgelerimizde evlerin depreme dayanıklılıkla hiçbir ilgisi olmadan, sanki hiç deprem olmayacakmış gibi inşa edildikleri gerçeği yüzümüze çarpıldı. Deprem mühendisleri çıktı ve mühendislik birinci sınıf öğrencilerine öğretilen ilk konular dahi uygulanmış olsa bunların olmayacağını söylediler. Bahsettikleri konutlar gecekondu falan değil, devletin onayından geçmiş, hatta devletin "buyrun oturun" diye teslim ettiği konutlardı, öğrenci yurtlarıydı. Bir başka uzman, bölgede daha 15 gün önce başka uzmanlarla toplantı yaptıklarını ve bölgenin riskine vurgu yaptıklarını söyledi. Bu cinayetin, sen dava açtığında suç olduğu ortaya çıkacak fakat dava açmayı düşünmeyeceğin katliamın üzerine başbakan yardımcıları çıktı "Allah daha büyüğünü vermesin" dediler, daha büyüklerinin hiç önlem almadıkları daha büyük şehirlerde olacağının farkındaydılar, ama Allah'a dua etmenin halk gözünde sorumluluğu azaltıcı etkisini biliyorlardı. O sırada bir Japon, 10 üzeri büyüklükte bir depreme dayanıklı evinde, internette tanıştığı bir Sudan'lıya "Allah nedir?" diye soruyordu. Ve yine o anda sen, başbakan yardımcısının "Allah daha büyüğünü vermesin" sözünün değil, Fazıl Say'ın Orhan Gencebay ve Sezen Aksu hakkında söylediği, hiç de yanlış olmayan sözlerin bir skandal olduğunu düşünüyordun, "amin" dedin. Yazmadım. Haber Türk spikeri Duygu Canbaş çıktı, "deprem haberi ülkenin doğusundan, Van'dan gelse de hepimizi sarstı" dedi, ülkedeki insanlık sorununun geldiği noktayı göremeyip, "gaftır, dil sürçmesidir" dedin. Yazmadım. Müge Anlı "Önce polise taş atarlar, sonra polisten yardım beklerler" dedi, bu insafsızlığa cesaret adını verdin. Hatta depremi, terör olaylarına sevinenlere karşı Allah'ın gönderdiği bir helak olduğunu savunanlara sessiz kaldın, yine aklına ilk gelen Türklük imajını kurtarmaktı ve kınamak yerine "tüm Türkler öyle düşünmüyor" dedin, bu pasif tutumunla Can Ataklı gibilerinin ırkçıları savunmasına olanak verdin, öyle insanların "bunun neresi faşizm" diye sormasının tek nedeni, günümüz dünyasında faşizmin hakaret olarak algılanmasıydı. Öyle olmasa, "bunun neresi faşizm?" sorusu, "faşizm utanılacak bir şey mi ki?" şeklinde sorulurdu. Yazmadım.
Hayalkırıklığına uğramadığımı söyleyemem; bu ülkede insafın bu kadar yitirildiğini, ırkçılığın bu noktalara geldiğini bilmiyordum. Hep "Kürt'e değil, PKK'ya karşıyız" sözüne inanmak istemiştim, fakat bir felakette hayatını yitiren bebeğin, 18 yaşındaki bir annenin ırkına göre hareket edilebileceğine inanmak istememiştim hiç. Bunun niteliği Nazizmi bile değil, Ku Klux Klan örgütünü hatırlatıyor bana. Yine senin onlardan biri olmadığına inanmak istiyorum çünkü ülkenin genelinin öyle olmadığını biliyorum, olumlu örneklerin fazla oluşu, "bir gün sen düşersen ben de seni kaldıracağım" gibi sözler beni sevindirdi. Fakat hayvanseverlerin canilerden fazla oluşu, geçenlerde yavru bir kedinin ön ayaklarının kesilip, yaralarının üstüne kaynar su döküldükten sonra kediciğin çöp kutusuna atıldığı gerçeğini değiştirmiyor, tabirimi caiz gör. Kaldı ki yardım işi dahi şova döküldü, Yardımseverlik Maskesi yazımda belirttiğim Somali'ye yönelik ikiyüzlülüklerin belki de on misli bu deprem için yapıldı. İşadamları programlara bağlanıp 3 milyon, 30 milyon liralık yardımlarda bulundular. Fi-Yapı'nın tepesindeki adam çıkıp 100 milyon değerinde bir yardım yapacağını açıkladı, böyle bir reklam fırsatı oldu, bütün ünlüler bu yardımı ayakta alkışladılar. Ortada bir felaket varken bu tabi yapılacak, fakat birilerinin kenarda 3 milyon, 30 milyon, 300 milyon biriktirmesine, bir iş adamının 100 milyonluk yardım yapsa dahi ona koymayacak kadar varlıklı hale gelmesine fırsat veren yasalar olmasa, daha açık konuşayım, o çürük evde yaşamak zorunda bırakılan (Artık yaşamayan) vatandaşın Fi-Yapı sahiplerinin elinden zorla tek kuruş almasını dahi yasaklayan kanunlar olmasa, tüm bunlar yaşanır mıydı? Hep askerlikten soğutan yazılar yazıp hukuk ihlali yapan biri olarak şu anda halkı haydutluğa mı teşvik ediyorum? Olsun. Ali Ağaoğlu çıkar, doğayı nasıl gökdelenler, beton yığınlarına çevirdiğini övüne övüne anlatan reklamlar çeker, kanunlardan yararlanıp benim güzel şehrime tecavüz eder ve bu şehirdeki yüzbinlerce çürük binayla ilgili tek söz söylemez, sonra bu kanunların asıl sahibi olarak kendisi, Fi-Yapı gibi kuruluşlar ve bu yasaların yapıcıları olan bakanlar çıkar "biz burdayız", "devlet her yerde" tavırlarına bürünürler; katiller tanrı pozisyonuna oturtulurlar. Bir vatansever olarak her fırsatta özelleştirmeyi "ülke elden gidiyor" olarak yorumlayan sen, bu konularda sessiz kaldın, kalıyorsun, "göreviniz enkazı kaldırmak değil, enkazı önlemek" diyemiyorsun. Tayyip Erdoğan çıkıyor, "tüm kaçak evleri kamulaştıracağız" diyor. Sen çıkıp da "kaçak mı yasal mı olduğuna bakmadan bilimsel olarak hangi evler risk dahilinde ona göre hareket et" diyemiyorsun, bunun bir deprem projesi değil, bir kamulaştırma, cankurtarma maskesi altında bir devlet haydutluğu projesi olduğunu bile göremiyorsun, başbakanını alkışlıyorsun.
Benim kaç gündür sessiz kalışımın nedeni duyarsızlık değildi. Bazı durumlar var ki, ne yazarsan yazsan, en mantıklı sözleri de etsan ucuz edebiyat olarak kalır. Aslında şu günlerde bu durum geçmiş değil. Biz kim faşistti, kim Kürttü, kim daha Türktü diye tartışırken felaketin izleri kurbanların üzerinden yirmi sene daha silinemeyecek. Bu hem "doğal felaket" dediğimiz ama yıkımınının insan ürünü olduğu o deprem, hem de insani felaket diyebileceğimiz salt insan eliyle yaratılmış, terör sorunu, Kürt sorunu, Türk sorunu, ne sorunu olursa olsun o felaket. Sözlerin havada kalacağı ve yapılan fiillerin söze ihtiyaç duymadan konuşması gereken dönem geçmiş değil, lakin sessiz kalışımın başlıca nedeni senin sakinlemeni beklememdi arkadaşım. Bir terör saldırısı hakkında olayın tazesiyle bir şeyler yazsam daha çok kişi okurdu, fakat o esnada anlatmak istediklerimi anlayabilecek kadar düşünmediğini biliyordum. Örneğin o gün, daha önce Fatih Altaylı'ya yaptığım gibi seni de samimiyetsizlikle suçlasam, sende istediğim etkiyi yaratamazdım. O yüzden senin için bekledim ve şimdi tüm zalimliğiyle insan insana hayvan muamelesi yapıyorken, insanlar masum hayvanları canlı bomba olarak kullanıp hayvanlardan çok daha aşağı mertebede olduklarını kanıtlarlarken sakinlemiş olan sana söylüyorum arkadaşım: samimiyetsizsin.
"Şehit ailelerinin acısını paylaşıyorum" derken samimiyetsizsin. Geçen ay iki ayını yeni doldurmuş kedim üçüncü kattan düşüp öldü. Onun cansız minicik bedenini aşağıda görünce, kendimi atmamak için zor tuttum, iki gün yemek yiyemedim. Kendimi biraz olsun toparladıktan sonra başka kedimin düşmemesi için önlemlerimi aldım fakat her aklıma gelişinde bu ölümün ne kadarının ihmal olduğunu düşünüp kendimi sorgulamadan edemiyorum, hala gözlerim doluyor. Eğer bir canlının gelişimini doğduğu günden itibaren izlerseniz onunla özel bir bağınız olur. Ve bizler 20 yaşında genç insanlardan bahsediyoruz. Geleceğe dair planları olan, mahallede bıraktığı sevgilisiyle ilk sevişeceği günü düşleyen, ebeveynlerinin kendilerinden değerli gördüğü, beklentilerinin olduğu çocuklar. Bu çocukların ölümleri bende kedimin ölümünün yarattığı travmayı bile yaratmamışsa, nasıl o insanlar hakkında "şehitlerimiz" diye bahsedebilirim? Peki sen arkadaşım, bu saldırı senin hayatını yumurtanın 10 kuruştan 35 kuruşa çıkması kadar bile etkilememişken, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı o ailelerin acısını paylaştığını söylerken samimi olduğunu mu düşünüyorsun? Sokakta dilenirken görsen tanımayacağın ve arkanı dönüp gideceğin bir kadının oğlunun en acımasız şekilde öldürülüşü seni gerçekten ne kadar etkilemiş olabilir? Aynı şekilde Van'da ihmalden yüzlerce kişi öldü, aslında öldürüldü, neden hiçbir tepki koymadın? Demek ki askerlere kopardığın yaygara "insanlık" adına değildi. Bu yaygaranın altında insanlık değil, çocukluğun boyunca sana tekrarlatılan "varlığım Türk varlığına armağan olsun" var. Bu yaygaranın altında, senin içinde olan Nietzsche'nin savunduğu "gücü arzulama" meyili var. Bu yaygaranın altında, "toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" felsefesinden hareketle toprağı mütemadiyen kanla sulama isteği var. Bu yaygaranın altında insan ölümünü meşru kılan vatanseverlik var. Bu yaygaranın altında samimiyetsizlik var.
"İntikam" derken samimiyetsizsin. Ölen çocuklara üzülmediğin gibi, senin intikam hırsından dolayı ölecek olan yüzlerce gence de üzülmeyeceksin, o yüzden bu kadar rahat "intikam" diyorsun. "Görevimiz hiç enkaz olmaması" demediğin gibi, "görevimiz hiç şehit olmaması" diyemiyorsun. Bilirim, sevgilinle yürürken harap bir evin yanından geçtiğinizi görsen, "bu tarafa gel aşkım, üstüne bir şey devrilir" dersin, fakat hayatında hiç görmediğin, sana istatistikten başka hiçbir anlam ifade etmeyecek binlerce genci ölüme göndermeye can atıyorsun. Rahatça intikam çığlıkları atıyorsun, şimdiye kadar 40.000'den fazla insanın yok yere katlini bir nedene bağlamak için yeni ölümlerin çığırtkanlığını yapıyor, "boşuna biz o şehitleri vermedik" diyorsun, çünkü benim oraya gönderilip cesedimin geri gönderilmesi senin için hiçbir şey ifade etmeyecek. Benim ölümüm birkaç kalp krizine, birkaç intihara yol açacak. Sen ise Facebook durumunu güncelleyip bir Yılmaz Özdil yazısı paylaşıp günü kurtaracaksın. Gelen şehit haberleri senin için sana edilmiş birkaç ağır küfürden farksız; biraz sinirleniyorsun, bağırıp çağırıyorsun fakat hayatın hiç etkilenmeden devam ediyor.
Samimiyetsizsin, çünkü başbakan "kelle" diyince kızarken, aynı şeyi sen yapıyorsun ve ölenlerin sayısına göre tepkini dile getiriyorsun. Bu devlet otuz bin kayıp verdikten sonra Kürt sorununu kabul etti, onbinlerce kişi enkazın altında kalmadan deprem sorununu kabullenmediği gibi. Hafta geçmiyor ki 3-5 askerin öldürüldüğünün haberi gelmesin. Fakat sen 24 gibi çift basamaklı bir sayı görmeden, medya senin beynini pompalamadan hareket etmiyorsun. Samimiyetsizsin, çünkü ölen ilk yirmidört kişi değil bu. 1, 2, 3, 4, ... 24, ... 40000. Yazıyla kırkbinden fazla. Kaldı ki ölen askerler Türk, dağdakiler Kürt diye bir durum yok. Hepimiz biliyoruz ki en kötü ihtimalle, ölen 10 askerden biri Kürt. Yine de onları Türk kayıplara katsak dahi, Türk kayıplarından en az üç katı daha fazla Kürt öldü. Bunların hepsi ellerine silah almış dağlılar değildi. Siviller de öldü, hem PKK, hem TSK tarafından öldürüldüler. Daha da fazla yaralı, intiharlar, yıkımlar, öksüz kalan çocuklar. Bu bilanço sadece 80 sonrası, dönem. Cumhuriyet tarihinde 80'li yıllara kadar onbinlerce Kürt öldü. Gerçekten samimi olsan, "kaç insan öldü/kaç şehit verdik?" sorusunun yerine, "bu insanlar neden öldü?" sorusunu sormaz mıydın? Ölenlerin acısını paylaşmış olsaydın, bir başkasının da ölmemesi için ne yapılması gerektiği hususunda okulda, parkta, evde, sakince kafa patlatmaz mıydın? Ölenlerin niceliği mi önemlidir, uğruna ölünen şeyin niteliği mi? Bir insan bile yok yere ölmemeli kanımca, bu konuda aynı düşündüğümüzü biliyorum. Fakat yok yere ölüm kronikleşmişse, artık sayının da bir önemi yoktur.
Sana faşistsin demiyorum, çünkü değilsin. Sadece beynin, yıllardır söylenilenleri tekrarlayan bir karbon kağıdı gibi çalışıyor. O yüzden iyisi mi biraz sakinleşmiş olmandan faydalan ve beynini farklı bir şekilde çalıştırmayı dene. Niceliği değil, niteliği sorgulayalım, sakince.
Bir süre PKK tek taraflı ateşkes kararı almıştı. Devlet bölgeyi bombalamaya devam ediyordu. "Devlet silah bırakmaz, bu yaptığı yasal ve haklı bir iş" dedin. Biz vatansevmezler, asıl şehit haberinin olmadığı böyle bir ortamda çözüm gelebileceğini savunup adımlar beklerken, sana göre silah sesi yoksa, sorun da yoktu. Doğu insanı hep yanıyordu, şehit haberi gelmediği vakit sana her yer Paris'ti. Seçimlerin arefesinde Tayyip Erdoğan "artık Kürt sorunu bitmiştir" dediğinde, biz vatan sevmezler endişelendik. Bu sadece MHP seçmeniyle flört etmek için söylenmiş bir söz değildi, Tayyip Erdoğan devletin gideceği yolu belirlemişti bu sözle. Korktuk. Sen bizim neden korktuğumuzu, neden kafa patlattığımızı anlamadın, "bırak şu bölücüleri" dedin, gidip aynı kişiye oyunu attın. Belki de ilk kez AKP'ye oyunu atanlardan biriydin çünkü oyları yükselerek iktidara geldiler. Sonrasında daha da güçlenmiş iktidar, silahla işi gücü olmayan binlerce Kürt siyasetçi tutuklanırken olanları alkışladı, sen de "bölücü onlar zaten, tutuklansın" dedin, Ergenekon davasına kopardığın yaygaranın onda birini koparmadın. Sonra ateşler yeniden başladı, devlet hem sınırların dahilinde, hem sınır ötesinde durmaksızın bombalamalara devam etti. Kuzey Irak'ta TSK'nın öldürdüğü sivillerin kimlikleri bile açıklandı, biz vatansevmezler, "Hamas bahanesiyle sivilleri vuran İsrail'den ne farkımız var?" dedik, sen ise bu haberlere yer bile vermeyen sözde haber kanallarını izledin, konuyla uzaktan yakından alakasız kaldın. Sonra MİT-PKK konuşması ortaya çıktı; sen "hükümet istifa" dedin, çünkü yukarıda söylediğim gibi bu konuşmalardan senin beğenmediğin bir karar çıkmasına karşıydın sen, bu görüşmeler olmadığında ölecek yüzlerce insan umrunda değildi. Senin hayatını etkilemeyecek, "Kürtlerle ilgili bir karar alınmasın da, askerlerimiz çarpışacaksa çarpışır, ölecekse ölür. Zaten vatan korumak da budur!" dedin, sonra bu tepkinden çekinen devlet ve hükümet, görüşmeleri sonlandırdı, açık kapı bıraksalar da. İşte geldiğimiz noktada olanlar.
Şimdi "devlet onca zamandır barışı sağlasa bunlar olmazdı" diyenlere küfür ediyorsun, "intikam" diyorsun, güzel. Büyük ihtimalle de PKK'nın tüm kampları imha edildiği zaman, sorunların büyük ölçüde hallolacağını düşünüyorsun. Çünkü sana göre PKK, Kürt halkını temsil etmiyor. "PKK sempatizanı olmayan Kürt, kardeşimdir" diyorsun, dedim ya, aslında faşist değilsin. "PKK, Kürtlerin mücadelesinin tezahürüdür ve bizi temsil eder" diyen Kürt'e çok küfür ediyorsun.
Aslında ikiniz de haklı, ikiniz de haksızsınız.
Öncelikle şu gerçekle yüzleş: Kürtlerin aşağı yukarı yarısı, daima Kürtler adına meclise girdiğini söyleyen partiye oy verdi, bugün bu parti BDP, yarın kapatılır ve başka bir parti olur (Doğuda bu oyların baskı altında verildiğini iddia ediyorsan, batı illerindeki Kürtlerin neden BDP'nin bağımsız adaylarını meclise gönderdiklerini açıkla). BDP'nin meclise uzaydan gelmediğini, halktan taban bulduğunu kabul et ve BDP ile PKK'nın taleplerini yan yana koy. Çok büyük ölçüde paralel değiller mi? Seçimler bir şey değiştirmez, lakin analiz konusunda güvenilir bir veridir. Buna göre Kürtlerin en az yarısı, PKK'nın taleplerini destekliyor.
Sapla samanı karıştırıyorsun. PKK'nın taleplerine destek vermenin, PKK'nın yöntemlerine destek vermek olduğunu düşünüyorsun. Sırf silahlı oldukları için taleplerinin kabul edilemez olduğunu söylüyor, "hak, silahla aranmaz" diyorsun fakat bu da samimiyetsizlik çünkü sana göre terör, silahtan ibaret değil. Sence PKK tarihe karışsa dahi, vatandaşın basit bir kamu hizmetini Kürtçe almak istemesi kabul edilemez; bunu savunan partiler de kapatılmalı, savunanlar hapse atılmalıdır. Ülke yasalarına göre bölücü sayılmak için, ele silah almak gerekmiyor. Hak aramanın yasal yollarının tıkandığı bir ülkede yaşadığını farkedememişsin. Buna rağmen, sırf PKK ile aynı taleplere sahip olduğu için, senin kadar barışçıl, bir örümcek bile öldüremeyecek insanlara terörist diyorsun, sırf senin hoşuna gitmeyen talepleri olduğu için o insanın, gelen şehit haberlerine sevindiğini sanıyorsun.
Devletin bazı şeyleri bilerek yanlış isimlendirmiş olduğunu göremiyorsun. Sen de devletin eskiden Kürt diye bir milletin varlığını kabul etmeyişinin bir hata olduğunun farkındasın fakat sana göre Kürtlerin varlığını kabul etmek, sorunun çözülmesinde yeterliydi. Lakin anlamadığın şu ki, Kürtlere Kürt adını koymak bir şey ifade etmiyor. Adını koymamız gereken başka şeyler var. Birincisi, devletin önce haydutluk, sonra terör diye adlandırdığı, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce başlamış ve bugün devam eden "Kürt ulusal hareketi". Bu hareket üzerine uzun uzun kitaplar yazıldı, anlatmaya çalışan filmler çekildi, benim burda uzun uzun yazmama gerek yok. Sadece şunu söylemek isterim; bu hareket sadece ülkemizi değil Suriye, İran ve Irak'ı da kapsıyor. Türkiye'deki Kürtlerin 1900'lerin başından cumhuriyetin kurulmasına kadar tuttukları safın ve cumhuriyetle birlikte aldıkları pozisyonun belirleyicilerinden biri de bu harekettir. İkinci isim koymamız gereken ise, bu Kürt hareketinin tanınmamasından dolayı "terörle mücadele" olarak bizlere sunulan "savaş". Gerçek resim, ortada bir Kürt hareketi olduğu; PKK'nın bu hareketteki unsurlardan biri olduğu ve terörle mücadele denen şeyin aslında düşük ölçekte seyreden bir savaş olduğudur. Bu savaşı da sadece PKK yanlılarının sürdürdüğünü sanma, sen medyadan sadece PKK saldırılarını duyuyorsun ve saldıranın PKK, savunanın TSK olduğunu düşünüyorsun ama yukarıda da söyledim, bu savaşta bir Türk öldüyse üç Kürt öldü. Senin asıl bölücü dediklerin bunun bir savaş olduğunun farkında ve şehit haberlerine sevindikleri falan yok, çünkü kendileri bu savaş sürdükçe daha çok kayıp vereceklerinin senden daha fazla bilincindeler. Hep bireycilikten bahsederim, şehit haberlerine sevinenler tabi ki vardır ama genelleme yapıyorum. Ölen PKK'lı haberine üzülen Türk ne kadar istisna ise, ölen asker haberine sevinen Kürt de o kadar istisna.
Şimdi isimleri doğru koyduk. Kabul etsen de, etmesen de, köklerinde milliyetçilik de bulunduran, fakat himayesinde bulundukları faşist devletlerin acısını yıllarca çekmenin getirdiği tecrübenin ve solun da etkisiyle milliyetçiliğe karşı bir hareket olarak evrilmeye meyilli, Kürtlerin yarısının direkt destek verdiği, diğer yarısının bir kısmının asimile olduğu için umursamadığı veya desteklemediği, bir kısmının din ve ekonomik durumunu ön planda tuttuğu için pasif kaldığı bir Kürt ulusal hareketi var. Eğer ki bu hareketi bastırmanın yolunun askeri güçle yapılması gerektiğini düşünüyorsan, çözümün savaşta olduğunu düşünüyorsan, Kürtleri toptan yok etmek gerekir. Çünkü o dağdaki insanlar uzaydan dağa inmedi; onlar da eline silah almamış milyonların çocuğu, kardeşi, sevgilisi, Kürt hareketinin bir kanadında yer alıyorlar. Ama sen sadece bu silahlılara düşman değilsin ki. PKK'nın da can yaktığını bildiklerinden bu örgüte senin kadar karşı bile olsalar, silahsız insanların talepleri de senin "bölücü" olarak tanımlayacağın cinsten. Sen çözüme yanaşmadan dağdakileri öldürdükçe, zaten Kürt hareketinin içinde olan fakat eline silah almamış insanları, sayıları artmış ve silahlanmış olarak bulacaksın. Bu hep böyle oldu, askeri müdahale sorunu çözse 1925-1940 arası yapılan katliamlar, soykırımlar işi çoktan çözmüş, Irak ve İran bunu çözebilmiş olurdu. PKK'yı imha etsen bile, Kürt hareketi er ya da geç farklı oluşumlarla karşına çıkacak. Bölge insanını da düşüncelerine göre ayırt edemeyeceğin, ateşi kesmedikçe düşmanını artıracağın için, askeri yolla çözüm sadece Kürtleri (Büyükşehirdekiler de dahil) soykırıma uğratmak ile gerçekleşir.
Fakat bu kolay değil. Güneydoğu sınırında gücü eline almış bir Irak'lı Kürt halkı var. Suriye'de merkezi güç ayaklanmalar sonucu azalma eğiliminde ki, Suriye sınırında güçlenmiş ve statü edinmiş bir Kürt kitlesi bulmak an meselesi. İran'da için için yanan, inkar edilen bir Kürt kitlesi var ki, İran herhangi bir savaşa girerse, bu kitle savaşa girmez ve bağımsızlık dahi ilan edebilir. Demek istediğim, diğer illerdeki Kürt hareketleri de güçleniyor ve senin böylesine bir soykırıma girişin, oradaki Kürtlerin de seninle savaşması anlamına gelir. Sonrasında Birleşmiş Milletler yaptırıma gider, hatta Libya'dakine benzer bir durumla karşılaşabiliriz. Büyük illerdeki Kürtler de oturup katledilmeyi beklemeyeceği için iç savaş çıkar, senin "özerklik olursa Irak oluruz" önermenden daha beteri olur ve Irak'ı arar hale geliriz. Kayıp on milyonları bulur. Bir "zafer" alıp Kürt illerini temizlemiş olsan bile, hiç gidip görmediğin halde senin olduğunu iddia ettiğin toprakların bomboş kaldığını, oraların sahiplerini öldürdüğünü anlamış olursun. Senin bahsettiğin "intikam" sözcüğünün gideceği yol bu. Katliamı haklı gösterecek bahanelerin olduğu için insani yönüne hiç girmiyorum.
Buna hayır diyorsan, başka bir yolu daha var; 30 senedir PKK ile, genel itibarıyla 100 senedir süregelen bu sürecin bir savaş olduğunu kabul etmek ve tarafların masaya oturmasını savunmak. Bir yanda uluslararası anlamda tanınmış bir devlet ve ordu denen örgüt, diğer tarafta yine o ulusların kendi aralarında illegal olduğunu tespit ettiği başka bir örgütün savaşı bu ve biri diğerinden daha yasal kabul ediliyor diye ortada bir savaş olduğu gerçeği değişmiyor. Bu savaşta taraf olan kimse kendini kandırmasın, elde silah varken barış savunulamaz. PKK'nın da eline zorla silah verilip ölüme gönderilmiş gençleri katledip, buna "devletle mücadele" adı vermesinin, bir Türk olarak senin gözünde devletin Kürtlere uyguladığı şiddeti meşrulaştırmaktan başka bir getirisi yok. PKK vurur, devletin Kürtlere yönelik uyguladığı karşı şiddet ve faşist yasalar meşru olur. PKK vurur, bir Kürt genci Kürt olduğunu ve taleplerinin olduğunu, PKK'lı olarak fişlenmekten korktuğu için dile getiremez. Fakat sen de, buna çanak tutmaktan başka bir şey yapmıyorsun. Savaşan iki taraftan birinin PKK olduğu gerçeğinden hareket ederek PKK'nın muhatap alınmasının zorunluluğunu savunanların ağzını tıkıyorsun. Olayın çözümü iki tarafın da ateşkes sağlayıp sözü bölge vatandaşlarına bırakması kadar kolayken, sen "Tüm Türkiye benim", "vatan bölünmez, beğenmeyen gitsin" diyor, yeni ölümlerin ortak katili oluyorsun. Ana dilde eğitim, kamu hizmeti, yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi gibi masum talepleri geçtim, en zararlı ve radikal görünen, marjinallerden başka kimseden destek görmeyecek bağımsızlık talebi bile senin batı ilinde hiçbir hakkını, yaşam tarzını elinden almayacakken, sen vatan denen bir hayal ve hiç gitmeyi düşünmediğin toprakların sözde koruyuculuğu uğruna ölümlerin devam etmesini savunuyorsun. Vatan dediğin şeyi benim, onun, ötekinin hayatından üstün tutuyorsun ve şehit haberleri geldiğinde sanki onları ölüme yollayan senin düşüncelerine yön verenler değilmiş gibi, askerlerin koruyuculuğuna soyunuyorsun. Ki asker bile denilemeyecek çocuklar bunlar. Bir form doldurmayı bilmezler, aşkı tatmamışlar, hayat deneyimleri yok, bu çocukların fiziksel gelişimleri tamamlanmamış, sakalları bile çıkmamış. Vatanın tanımını bile yapamayacak çocukların eline silah verip, "intikam" eşliğinde vatan kurtarmaya gönderenlere çanak tutan biri, o çocuklar öldüğünde nasıl üzüntüden bahsedebilir?
Ben olaya sosyalistlerin perspektifinden bakmıyorum. Bana göre herkes kendi hakkını kendisi kazanırsa bir anlamı vardır. Başkası tarafından özgürleştirilmiş biri, zinciri kırılmış fakat tasması hala boynunda olan bir köpekten farksızdır. Ben bir Türk olarak Kürtlerin hakkı için savaşan biri değilim. Bunun Kürt-Türk ayrımı ile ilgisi de yok; ben Gümüşhaneli bir Türk'ün hakkı için, ya da kapı komşum için savaşan biri de değilim. Bu da gayet doğal ve pervasızlıkla suçlanmaması gereken bir şey. Bütün bir şehir yıkılsa ilk kurtarmak isteyeceğimiz kendimiz ve yakınlarımız olur, diğerlerini düşünmediğimiz anlamına gelmez bu. Bana göre tam da bir enkaz ülkesinde yaşıyoruz ama ben kendi haklarımı savunmaya bile başlayamıyorum. Kürt hareketinin Türkiye kolunda, yani Türkiye'li Kürtler ile ortak isteklerim olduğu için desteklediğim konular var; Alevilerle de ortak isteklerim var. Örneğin merkezi otoritenin zayıflayıp halkın iradesinin güçlendirilmesini Kürtler kadar, diyanetin kapatılmasını veya sünni kimliğinden arınmasını Aleviler kadar ben de istiyorum. Bu konularda onlarla bir olup mücadele ederim fakat sonrasında hangi dille eğitim görüyorlar, nasıl bir yaşam tarzı sürmek istiyorlar, Mardin'li bir Arap nasıl bir gelecek tayin eder, cem evleri devlet gözünde hangi statüde, o benim sorunum değil, zaten kimsenin kendi hakkı hususunda bana ihtiyacı da yok. Ortak isteklerimiz dışında benim kendi hak ve taleplerim için uğraşmam gerekirken, yani işime bakmam gerekirken, bana diğer Türkler ile birleşip, ülkenin diğer ucundaki şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğim insanlarla savaşmam emrediliyor. Onların hayatına müdahale etmeyi reddedişim, "bırak kendi hakları için mücadele etsinler" deyişim bile yasalara aykırı. Senden farklı olarak, sorunun en çok hissedildiği civarlara gidip insanlarla konuşmuş, çözümün hiç de zor olmadığını anlamış biriyim, böyle biri haline gelmek bile yasal değil. Çevremdeki insanlara "siyah kurdele eylemiyle olmaz, çocuklarınızı ölüme yollamayın" diye anlatmaya çalışmam yasal değil. "Bu benim savaşım değil" deyişim, yasal değil. "Ölmek istemiyorum" diye haykırışım yasal değil. İşte tam da bu noktada Kürt sorunu benim de sorunum oluyor. "Teröristler ve yandaşları, kanınızda boğulacaksınız" diyorsun, ama her ne kadar devletçi zihniyet seni hissizleştirmiş, makinalaştırmışsa da, sen de insansın ve biz Türkler kanda işimizi görecek solungaçlar geliştiremedik. Boğulacak kadar kan akarsa, bunda hepimiz boğulacağız.
Şimdi neden senin intikam düşüncene karşı çıktığımı ve silahların durması için ortalık hiç olmadığı kadar sakinken çözüme dair kafa patlattığımı anladın mı arkadaşım?
Bildiğin gibi ülkede ve dünyada insanı sarsan skandal üstüne skandal oldu, linçler oldu son zamanlarda. Önce başbakan "Porsche kullanmayın olur biter" dedi, tepki verdin. Belki AKP'ye oy veren arkadaşlarını bir daha bunu yapmamaya ikna etmek için bahsettin bu skandaldan, belki şimdiye kadar savunduğun hükümeti bir kez de olsun sorgulamana yol açtı bu. Aslında her halükarda Porsche kullananları sevmeyen, sigarayı da bırakmayı denemiş, ebeveynlerine bıraktırmak isteyen bir garibandın sen. O halde alkışlamaya hazır olduğun başbakana niye tepki verdin? Çünkü aslında, geçen sene 10 kuruşa alabildiğin yumurtayı son ayda 35 kuruştan aşağı bulamadığın için sinirliydin. Bundan haberin bile yoktu belki, alışverişi annen yapıyordu çünkü ama son zamanlarda bir kısıtlama olduğunu hissetmiştin. Bu yüzden başbakanın, Porsche çıkışı küçük çaplı bir hengameye yol açtı.
Bu hengame üzerine, Çukurca saldırısı gerçekleşti ve gündem değişti, veya değiştirildi. Bıçak kemiğe dayandı dedin, sözün bittiği yer dedin, artık konuşmak yok vurmak var dedin, intikam dedin. Hatta "intikam değil, katliam istiyoruz" dedin. Profil resmine siyah kurdele, Türk bayrağı koydun. Bunlar olurken, ben buraya yazmadım. Yazdığım başka yerler oldu, ben de senin gibi sinirliydim ve o sırada bir sözüme denk geldiysen belki daha da sinirlendin. Sonrasında Heron görüntüleri medyaya sızdı; genelkurmayın saldırıya gelen PKK'lıların dakika dakika ilerleyişlerini, mevzilere yaklaşıp karakolu basışlarını, imha ettikleri karakoldan kaçmaya çalışan askerleri tarayışlarını, imha tamamlandıktan sonra hepsinin sakin sakin mekanda canlı asker kalıp kalmadığını inceleyişlerini, toplanıp dinlendikten sonra aheste aheste geri dönüşlerini izledikleri ortaya çıktı. Bu bir çatışma değil cinayet görüntüsüydü. Hem bir vatansever olan sen, hem PKK sempatizanı bir insanın duymaktan nefret ettiği PKK-TSK işbirliği komplosunu açmaya niyetim yok, fakat en hafif tabirle cinayete cevaz vermekti bu skandal. Askerler orada ölüme terkedilmişlerdi. Belki "Taraf'ın uydurması, TSK ihanet etmez!" dedin kendi kendine.
Yazmadım. Sonra deprem oldu. Deprem bölgelerimizde evlerin depreme dayanıklılıkla hiçbir ilgisi olmadan, sanki hiç deprem olmayacakmış gibi inşa edildikleri gerçeği yüzümüze çarpıldı. Deprem mühendisleri çıktı ve mühendislik birinci sınıf öğrencilerine öğretilen ilk konular dahi uygulanmış olsa bunların olmayacağını söylediler. Bahsettikleri konutlar gecekondu falan değil, devletin onayından geçmiş, hatta devletin "buyrun oturun" diye teslim ettiği konutlardı, öğrenci yurtlarıydı. Bir başka uzman, bölgede daha 15 gün önce başka uzmanlarla toplantı yaptıklarını ve bölgenin riskine vurgu yaptıklarını söyledi. Bu cinayetin, sen dava açtığında suç olduğu ortaya çıkacak fakat dava açmayı düşünmeyeceğin katliamın üzerine başbakan yardımcıları çıktı "Allah daha büyüğünü vermesin" dediler, daha büyüklerinin hiç önlem almadıkları daha büyük şehirlerde olacağının farkındaydılar, ama Allah'a dua etmenin halk gözünde sorumluluğu azaltıcı etkisini biliyorlardı. O sırada bir Japon, 10 üzeri büyüklükte bir depreme dayanıklı evinde, internette tanıştığı bir Sudan'lıya "Allah nedir?" diye soruyordu. Ve yine o anda sen, başbakan yardımcısının "Allah daha büyüğünü vermesin" sözünün değil, Fazıl Say'ın Orhan Gencebay ve Sezen Aksu hakkında söylediği, hiç de yanlış olmayan sözlerin bir skandal olduğunu düşünüyordun, "amin" dedin. Yazmadım. Haber Türk spikeri Duygu Canbaş çıktı, "deprem haberi ülkenin doğusundan, Van'dan gelse de hepimizi sarstı" dedi, ülkedeki insanlık sorununun geldiği noktayı göremeyip, "gaftır, dil sürçmesidir" dedin. Yazmadım. Müge Anlı "Önce polise taş atarlar, sonra polisten yardım beklerler" dedi, bu insafsızlığa cesaret adını verdin. Hatta depremi, terör olaylarına sevinenlere karşı Allah'ın gönderdiği bir helak olduğunu savunanlara sessiz kaldın, yine aklına ilk gelen Türklük imajını kurtarmaktı ve kınamak yerine "tüm Türkler öyle düşünmüyor" dedin, bu pasif tutumunla Can Ataklı gibilerinin ırkçıları savunmasına olanak verdin, öyle insanların "bunun neresi faşizm" diye sormasının tek nedeni, günümüz dünyasında faşizmin hakaret olarak algılanmasıydı. Öyle olmasa, "bunun neresi faşizm?" sorusu, "faşizm utanılacak bir şey mi ki?" şeklinde sorulurdu. Yazmadım.
Hayalkırıklığına uğramadığımı söyleyemem; bu ülkede insafın bu kadar yitirildiğini, ırkçılığın bu noktalara geldiğini bilmiyordum. Hep "Kürt'e değil, PKK'ya karşıyız" sözüne inanmak istemiştim, fakat bir felakette hayatını yitiren bebeğin, 18 yaşındaki bir annenin ırkına göre hareket edilebileceğine inanmak istememiştim hiç. Bunun niteliği Nazizmi bile değil, Ku Klux Klan örgütünü hatırlatıyor bana. Yine senin onlardan biri olmadığına inanmak istiyorum çünkü ülkenin genelinin öyle olmadığını biliyorum, olumlu örneklerin fazla oluşu, "bir gün sen düşersen ben de seni kaldıracağım" gibi sözler beni sevindirdi. Fakat hayvanseverlerin canilerden fazla oluşu, geçenlerde yavru bir kedinin ön ayaklarının kesilip, yaralarının üstüne kaynar su döküldükten sonra kediciğin çöp kutusuna atıldığı gerçeğini değiştirmiyor, tabirimi caiz gör. Kaldı ki yardım işi dahi şova döküldü, Yardımseverlik Maskesi yazımda belirttiğim Somali'ye yönelik ikiyüzlülüklerin belki de on misli bu deprem için yapıldı. İşadamları programlara bağlanıp 3 milyon, 30 milyon liralık yardımlarda bulundular. Fi-Yapı'nın tepesindeki adam çıkıp 100 milyon değerinde bir yardım yapacağını açıkladı, böyle bir reklam fırsatı oldu, bütün ünlüler bu yardımı ayakta alkışladılar. Ortada bir felaket varken bu tabi yapılacak, fakat birilerinin kenarda 3 milyon, 30 milyon, 300 milyon biriktirmesine, bir iş adamının 100 milyonluk yardım yapsa dahi ona koymayacak kadar varlıklı hale gelmesine fırsat veren yasalar olmasa, daha açık konuşayım, o çürük evde yaşamak zorunda bırakılan (Artık yaşamayan) vatandaşın Fi-Yapı sahiplerinin elinden zorla tek kuruş almasını dahi yasaklayan kanunlar olmasa, tüm bunlar yaşanır mıydı? Hep askerlikten soğutan yazılar yazıp hukuk ihlali yapan biri olarak şu anda halkı haydutluğa mı teşvik ediyorum? Olsun. Ali Ağaoğlu çıkar, doğayı nasıl gökdelenler, beton yığınlarına çevirdiğini övüne övüne anlatan reklamlar çeker, kanunlardan yararlanıp benim güzel şehrime tecavüz eder ve bu şehirdeki yüzbinlerce çürük binayla ilgili tek söz söylemez, sonra bu kanunların asıl sahibi olarak kendisi, Fi-Yapı gibi kuruluşlar ve bu yasaların yapıcıları olan bakanlar çıkar "biz burdayız", "devlet her yerde" tavırlarına bürünürler; katiller tanrı pozisyonuna oturtulurlar. Bir vatansever olarak her fırsatta özelleştirmeyi "ülke elden gidiyor" olarak yorumlayan sen, bu konularda sessiz kaldın, kalıyorsun, "göreviniz enkazı kaldırmak değil, enkazı önlemek" diyemiyorsun. Tayyip Erdoğan çıkıyor, "tüm kaçak evleri kamulaştıracağız" diyor. Sen çıkıp da "kaçak mı yasal mı olduğuna bakmadan bilimsel olarak hangi evler risk dahilinde ona göre hareket et" diyemiyorsun, bunun bir deprem projesi değil, bir kamulaştırma, cankurtarma maskesi altında bir devlet haydutluğu projesi olduğunu bile göremiyorsun, başbakanını alkışlıyorsun.
Benim kaç gündür sessiz kalışımın nedeni duyarsızlık değildi. Bazı durumlar var ki, ne yazarsan yazsan, en mantıklı sözleri de etsan ucuz edebiyat olarak kalır. Aslında şu günlerde bu durum geçmiş değil. Biz kim faşistti, kim Kürttü, kim daha Türktü diye tartışırken felaketin izleri kurbanların üzerinden yirmi sene daha silinemeyecek. Bu hem "doğal felaket" dediğimiz ama yıkımınının insan ürünü olduğu o deprem, hem de insani felaket diyebileceğimiz salt insan eliyle yaratılmış, terör sorunu, Kürt sorunu, Türk sorunu, ne sorunu olursa olsun o felaket. Sözlerin havada kalacağı ve yapılan fiillerin söze ihtiyaç duymadan konuşması gereken dönem geçmiş değil, lakin sessiz kalışımın başlıca nedeni senin sakinlemeni beklememdi arkadaşım. Bir terör saldırısı hakkında olayın tazesiyle bir şeyler yazsam daha çok kişi okurdu, fakat o esnada anlatmak istediklerimi anlayabilecek kadar düşünmediğini biliyordum. Örneğin o gün, daha önce Fatih Altaylı'ya yaptığım gibi seni de samimiyetsizlikle suçlasam, sende istediğim etkiyi yaratamazdım. O yüzden senin için bekledim ve şimdi tüm zalimliğiyle insan insana hayvan muamelesi yapıyorken, insanlar masum hayvanları canlı bomba olarak kullanıp hayvanlardan çok daha aşağı mertebede olduklarını kanıtlarlarken sakinlemiş olan sana söylüyorum arkadaşım: samimiyetsizsin.
"Şehit ailelerinin acısını paylaşıyorum" derken samimiyetsizsin. Geçen ay iki ayını yeni doldurmuş kedim üçüncü kattan düşüp öldü. Onun cansız minicik bedenini aşağıda görünce, kendimi atmamak için zor tuttum, iki gün yemek yiyemedim. Kendimi biraz olsun toparladıktan sonra başka kedimin düşmemesi için önlemlerimi aldım fakat her aklıma gelişinde bu ölümün ne kadarının ihmal olduğunu düşünüp kendimi sorgulamadan edemiyorum, hala gözlerim doluyor. Eğer bir canlının gelişimini doğduğu günden itibaren izlerseniz onunla özel bir bağınız olur. Ve bizler 20 yaşında genç insanlardan bahsediyoruz. Geleceğe dair planları olan, mahallede bıraktığı sevgilisiyle ilk sevişeceği günü düşleyen, ebeveynlerinin kendilerinden değerli gördüğü, beklentilerinin olduğu çocuklar. Bu çocukların ölümleri bende kedimin ölümünün yarattığı travmayı bile yaratmamışsa, nasıl o insanlar hakkında "şehitlerimiz" diye bahsedebilirim? Peki sen arkadaşım, bu saldırı senin hayatını yumurtanın 10 kuruştan 35 kuruşa çıkması kadar bile etkilememişken, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı o ailelerin acısını paylaştığını söylerken samimi olduğunu mu düşünüyorsun? Sokakta dilenirken görsen tanımayacağın ve arkanı dönüp gideceğin bir kadının oğlunun en acımasız şekilde öldürülüşü seni gerçekten ne kadar etkilemiş olabilir? Aynı şekilde Van'da ihmalden yüzlerce kişi öldü, aslında öldürüldü, neden hiçbir tepki koymadın? Demek ki askerlere kopardığın yaygara "insanlık" adına değildi. Bu yaygaranın altında insanlık değil, çocukluğun boyunca sana tekrarlatılan "varlığım Türk varlığına armağan olsun" var. Bu yaygaranın altında, senin içinde olan Nietzsche'nin savunduğu "gücü arzulama" meyili var. Bu yaygaranın altında, "toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" felsefesinden hareketle toprağı mütemadiyen kanla sulama isteği var. Bu yaygaranın altında insan ölümünü meşru kılan vatanseverlik var. Bu yaygaranın altında samimiyetsizlik var.
"İntikam" derken samimiyetsizsin. Ölen çocuklara üzülmediğin gibi, senin intikam hırsından dolayı ölecek olan yüzlerce gence de üzülmeyeceksin, o yüzden bu kadar rahat "intikam" diyorsun. "Görevimiz hiç enkaz olmaması" demediğin gibi, "görevimiz hiç şehit olmaması" diyemiyorsun. Bilirim, sevgilinle yürürken harap bir evin yanından geçtiğinizi görsen, "bu tarafa gel aşkım, üstüne bir şey devrilir" dersin, fakat hayatında hiç görmediğin, sana istatistikten başka hiçbir anlam ifade etmeyecek binlerce genci ölüme göndermeye can atıyorsun. Rahatça intikam çığlıkları atıyorsun, şimdiye kadar 40.000'den fazla insanın yok yere katlini bir nedene bağlamak için yeni ölümlerin çığırtkanlığını yapıyor, "boşuna biz o şehitleri vermedik" diyorsun, çünkü benim oraya gönderilip cesedimin geri gönderilmesi senin için hiçbir şey ifade etmeyecek. Benim ölümüm birkaç kalp krizine, birkaç intihara yol açacak. Sen ise Facebook durumunu güncelleyip bir Yılmaz Özdil yazısı paylaşıp günü kurtaracaksın. Gelen şehit haberleri senin için sana edilmiş birkaç ağır küfürden farksız; biraz sinirleniyorsun, bağırıp çağırıyorsun fakat hayatın hiç etkilenmeden devam ediyor.
Samimiyetsizsin, çünkü başbakan "kelle" diyince kızarken, aynı şeyi sen yapıyorsun ve ölenlerin sayısına göre tepkini dile getiriyorsun. Bu devlet otuz bin kayıp verdikten sonra Kürt sorununu kabul etti, onbinlerce kişi enkazın altında kalmadan deprem sorununu kabullenmediği gibi. Hafta geçmiyor ki 3-5 askerin öldürüldüğünün haberi gelmesin. Fakat sen 24 gibi çift basamaklı bir sayı görmeden, medya senin beynini pompalamadan hareket etmiyorsun. Samimiyetsizsin, çünkü ölen ilk yirmidört kişi değil bu. 1, 2, 3, 4, ... 24, ... 40000. Yazıyla kırkbinden fazla. Kaldı ki ölen askerler Türk, dağdakiler Kürt diye bir durum yok. Hepimiz biliyoruz ki en kötü ihtimalle, ölen 10 askerden biri Kürt. Yine de onları Türk kayıplara katsak dahi, Türk kayıplarından en az üç katı daha fazla Kürt öldü. Bunların hepsi ellerine silah almış dağlılar değildi. Siviller de öldü, hem PKK, hem TSK tarafından öldürüldüler. Daha da fazla yaralı, intiharlar, yıkımlar, öksüz kalan çocuklar. Bu bilanço sadece 80 sonrası, dönem. Cumhuriyet tarihinde 80'li yıllara kadar onbinlerce Kürt öldü. Gerçekten samimi olsan, "kaç insan öldü/kaç şehit verdik?" sorusunun yerine, "bu insanlar neden öldü?" sorusunu sormaz mıydın? Ölenlerin acısını paylaşmış olsaydın, bir başkasının da ölmemesi için ne yapılması gerektiği hususunda okulda, parkta, evde, sakince kafa patlatmaz mıydın? Ölenlerin niceliği mi önemlidir, uğruna ölünen şeyin niteliği mi? Bir insan bile yok yere ölmemeli kanımca, bu konuda aynı düşündüğümüzü biliyorum. Fakat yok yere ölüm kronikleşmişse, artık sayının da bir önemi yoktur.
Sana faşistsin demiyorum, çünkü değilsin. Sadece beynin, yıllardır söylenilenleri tekrarlayan bir karbon kağıdı gibi çalışıyor. O yüzden iyisi mi biraz sakinleşmiş olmandan faydalan ve beynini farklı bir şekilde çalıştırmayı dene. Niceliği değil, niteliği sorgulayalım, sakince.
Bir süre PKK tek taraflı ateşkes kararı almıştı. Devlet bölgeyi bombalamaya devam ediyordu. "Devlet silah bırakmaz, bu yaptığı yasal ve haklı bir iş" dedin. Biz vatansevmezler, asıl şehit haberinin olmadığı böyle bir ortamda çözüm gelebileceğini savunup adımlar beklerken, sana göre silah sesi yoksa, sorun da yoktu. Doğu insanı hep yanıyordu, şehit haberi gelmediği vakit sana her yer Paris'ti. Seçimlerin arefesinde Tayyip Erdoğan "artık Kürt sorunu bitmiştir" dediğinde, biz vatan sevmezler endişelendik. Bu sadece MHP seçmeniyle flört etmek için söylenmiş bir söz değildi, Tayyip Erdoğan devletin gideceği yolu belirlemişti bu sözle. Korktuk. Sen bizim neden korktuğumuzu, neden kafa patlattığımızı anlamadın, "bırak şu bölücüleri" dedin, gidip aynı kişiye oyunu attın. Belki de ilk kez AKP'ye oyunu atanlardan biriydin çünkü oyları yükselerek iktidara geldiler. Sonrasında daha da güçlenmiş iktidar, silahla işi gücü olmayan binlerce Kürt siyasetçi tutuklanırken olanları alkışladı, sen de "bölücü onlar zaten, tutuklansın" dedin, Ergenekon davasına kopardığın yaygaranın onda birini koparmadın. Sonra ateşler yeniden başladı, devlet hem sınırların dahilinde, hem sınır ötesinde durmaksızın bombalamalara devam etti. Kuzey Irak'ta TSK'nın öldürdüğü sivillerin kimlikleri bile açıklandı, biz vatansevmezler, "Hamas bahanesiyle sivilleri vuran İsrail'den ne farkımız var?" dedik, sen ise bu haberlere yer bile vermeyen sözde haber kanallarını izledin, konuyla uzaktan yakından alakasız kaldın. Sonra MİT-PKK konuşması ortaya çıktı; sen "hükümet istifa" dedin, çünkü yukarıda söylediğim gibi bu konuşmalardan senin beğenmediğin bir karar çıkmasına karşıydın sen, bu görüşmeler olmadığında ölecek yüzlerce insan umrunda değildi. Senin hayatını etkilemeyecek, "Kürtlerle ilgili bir karar alınmasın da, askerlerimiz çarpışacaksa çarpışır, ölecekse ölür. Zaten vatan korumak da budur!" dedin, sonra bu tepkinden çekinen devlet ve hükümet, görüşmeleri sonlandırdı, açık kapı bıraksalar da. İşte geldiğimiz noktada olanlar.
Şimdi "devlet onca zamandır barışı sağlasa bunlar olmazdı" diyenlere küfür ediyorsun, "intikam" diyorsun, güzel. Büyük ihtimalle de PKK'nın tüm kampları imha edildiği zaman, sorunların büyük ölçüde hallolacağını düşünüyorsun. Çünkü sana göre PKK, Kürt halkını temsil etmiyor. "PKK sempatizanı olmayan Kürt, kardeşimdir" diyorsun, dedim ya, aslında faşist değilsin. "PKK, Kürtlerin mücadelesinin tezahürüdür ve bizi temsil eder" diyen Kürt'e çok küfür ediyorsun.
Aslında ikiniz de haklı, ikiniz de haksızsınız.
Öncelikle şu gerçekle yüzleş: Kürtlerin aşağı yukarı yarısı, daima Kürtler adına meclise girdiğini söyleyen partiye oy verdi, bugün bu parti BDP, yarın kapatılır ve başka bir parti olur (Doğuda bu oyların baskı altında verildiğini iddia ediyorsan, batı illerindeki Kürtlerin neden BDP'nin bağımsız adaylarını meclise gönderdiklerini açıkla). BDP'nin meclise uzaydan gelmediğini, halktan taban bulduğunu kabul et ve BDP ile PKK'nın taleplerini yan yana koy. Çok büyük ölçüde paralel değiller mi? Seçimler bir şey değiştirmez, lakin analiz konusunda güvenilir bir veridir. Buna göre Kürtlerin en az yarısı, PKK'nın taleplerini destekliyor.
Sapla samanı karıştırıyorsun. PKK'nın taleplerine destek vermenin, PKK'nın yöntemlerine destek vermek olduğunu düşünüyorsun. Sırf silahlı oldukları için taleplerinin kabul edilemez olduğunu söylüyor, "hak, silahla aranmaz" diyorsun fakat bu da samimiyetsizlik çünkü sana göre terör, silahtan ibaret değil. Sence PKK tarihe karışsa dahi, vatandaşın basit bir kamu hizmetini Kürtçe almak istemesi kabul edilemez; bunu savunan partiler de kapatılmalı, savunanlar hapse atılmalıdır. Ülke yasalarına göre bölücü sayılmak için, ele silah almak gerekmiyor. Hak aramanın yasal yollarının tıkandığı bir ülkede yaşadığını farkedememişsin. Buna rağmen, sırf PKK ile aynı taleplere sahip olduğu için, senin kadar barışçıl, bir örümcek bile öldüremeyecek insanlara terörist diyorsun, sırf senin hoşuna gitmeyen talepleri olduğu için o insanın, gelen şehit haberlerine sevindiğini sanıyorsun.
Devletin bazı şeyleri bilerek yanlış isimlendirmiş olduğunu göremiyorsun. Sen de devletin eskiden Kürt diye bir milletin varlığını kabul etmeyişinin bir hata olduğunun farkındasın fakat sana göre Kürtlerin varlığını kabul etmek, sorunun çözülmesinde yeterliydi. Lakin anlamadığın şu ki, Kürtlere Kürt adını koymak bir şey ifade etmiyor. Adını koymamız gereken başka şeyler var. Birincisi, devletin önce haydutluk, sonra terör diye adlandırdığı, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce başlamış ve bugün devam eden "Kürt ulusal hareketi". Bu hareket üzerine uzun uzun kitaplar yazıldı, anlatmaya çalışan filmler çekildi, benim burda uzun uzun yazmama gerek yok. Sadece şunu söylemek isterim; bu hareket sadece ülkemizi değil Suriye, İran ve Irak'ı da kapsıyor. Türkiye'deki Kürtlerin 1900'lerin başından cumhuriyetin kurulmasına kadar tuttukları safın ve cumhuriyetle birlikte aldıkları pozisyonun belirleyicilerinden biri de bu harekettir. İkinci isim koymamız gereken ise, bu Kürt hareketinin tanınmamasından dolayı "terörle mücadele" olarak bizlere sunulan "savaş". Gerçek resim, ortada bir Kürt hareketi olduğu; PKK'nın bu hareketteki unsurlardan biri olduğu ve terörle mücadele denen şeyin aslında düşük ölçekte seyreden bir savaş olduğudur. Bu savaşı da sadece PKK yanlılarının sürdürdüğünü sanma, sen medyadan sadece PKK saldırılarını duyuyorsun ve saldıranın PKK, savunanın TSK olduğunu düşünüyorsun ama yukarıda da söyledim, bu savaşta bir Türk öldüyse üç Kürt öldü. Senin asıl bölücü dediklerin bunun bir savaş olduğunun farkında ve şehit haberlerine sevindikleri falan yok, çünkü kendileri bu savaş sürdükçe daha çok kayıp vereceklerinin senden daha fazla bilincindeler. Hep bireycilikten bahsederim, şehit haberlerine sevinenler tabi ki vardır ama genelleme yapıyorum. Ölen PKK'lı haberine üzülen Türk ne kadar istisna ise, ölen asker haberine sevinen Kürt de o kadar istisna.
Şimdi isimleri doğru koyduk. Kabul etsen de, etmesen de, köklerinde milliyetçilik de bulunduran, fakat himayesinde bulundukları faşist devletlerin acısını yıllarca çekmenin getirdiği tecrübenin ve solun da etkisiyle milliyetçiliğe karşı bir hareket olarak evrilmeye meyilli, Kürtlerin yarısının direkt destek verdiği, diğer yarısının bir kısmının asimile olduğu için umursamadığı veya desteklemediği, bir kısmının din ve ekonomik durumunu ön planda tuttuğu için pasif kaldığı bir Kürt ulusal hareketi var. Eğer ki bu hareketi bastırmanın yolunun askeri güçle yapılması gerektiğini düşünüyorsan, çözümün savaşta olduğunu düşünüyorsan, Kürtleri toptan yok etmek gerekir. Çünkü o dağdaki insanlar uzaydan dağa inmedi; onlar da eline silah almamış milyonların çocuğu, kardeşi, sevgilisi, Kürt hareketinin bir kanadında yer alıyorlar. Ama sen sadece bu silahlılara düşman değilsin ki. PKK'nın da can yaktığını bildiklerinden bu örgüte senin kadar karşı bile olsalar, silahsız insanların talepleri de senin "bölücü" olarak tanımlayacağın cinsten. Sen çözüme yanaşmadan dağdakileri öldürdükçe, zaten Kürt hareketinin içinde olan fakat eline silah almamış insanları, sayıları artmış ve silahlanmış olarak bulacaksın. Bu hep böyle oldu, askeri müdahale sorunu çözse 1925-1940 arası yapılan katliamlar, soykırımlar işi çoktan çözmüş, Irak ve İran bunu çözebilmiş olurdu. PKK'yı imha etsen bile, Kürt hareketi er ya da geç farklı oluşumlarla karşına çıkacak. Bölge insanını da düşüncelerine göre ayırt edemeyeceğin, ateşi kesmedikçe düşmanını artıracağın için, askeri yolla çözüm sadece Kürtleri (Büyükşehirdekiler de dahil) soykırıma uğratmak ile gerçekleşir.
Fakat bu kolay değil. Güneydoğu sınırında gücü eline almış bir Irak'lı Kürt halkı var. Suriye'de merkezi güç ayaklanmalar sonucu azalma eğiliminde ki, Suriye sınırında güçlenmiş ve statü edinmiş bir Kürt kitlesi bulmak an meselesi. İran'da için için yanan, inkar edilen bir Kürt kitlesi var ki, İran herhangi bir savaşa girerse, bu kitle savaşa girmez ve bağımsızlık dahi ilan edebilir. Demek istediğim, diğer illerdeki Kürt hareketleri de güçleniyor ve senin böylesine bir soykırıma girişin, oradaki Kürtlerin de seninle savaşması anlamına gelir. Sonrasında Birleşmiş Milletler yaptırıma gider, hatta Libya'dakine benzer bir durumla karşılaşabiliriz. Büyük illerdeki Kürtler de oturup katledilmeyi beklemeyeceği için iç savaş çıkar, senin "özerklik olursa Irak oluruz" önermenden daha beteri olur ve Irak'ı arar hale geliriz. Kayıp on milyonları bulur. Bir "zafer" alıp Kürt illerini temizlemiş olsan bile, hiç gidip görmediğin halde senin olduğunu iddia ettiğin toprakların bomboş kaldığını, oraların sahiplerini öldürdüğünü anlamış olursun. Senin bahsettiğin "intikam" sözcüğünün gideceği yol bu. Katliamı haklı gösterecek bahanelerin olduğu için insani yönüne hiç girmiyorum.
Buna hayır diyorsan, başka bir yolu daha var; 30 senedir PKK ile, genel itibarıyla 100 senedir süregelen bu sürecin bir savaş olduğunu kabul etmek ve tarafların masaya oturmasını savunmak. Bir yanda uluslararası anlamda tanınmış bir devlet ve ordu denen örgüt, diğer tarafta yine o ulusların kendi aralarında illegal olduğunu tespit ettiği başka bir örgütün savaşı bu ve biri diğerinden daha yasal kabul ediliyor diye ortada bir savaş olduğu gerçeği değişmiyor. Bu savaşta taraf olan kimse kendini kandırmasın, elde silah varken barış savunulamaz. PKK'nın da eline zorla silah verilip ölüme gönderilmiş gençleri katledip, buna "devletle mücadele" adı vermesinin, bir Türk olarak senin gözünde devletin Kürtlere uyguladığı şiddeti meşrulaştırmaktan başka bir getirisi yok. PKK vurur, devletin Kürtlere yönelik uyguladığı karşı şiddet ve faşist yasalar meşru olur. PKK vurur, bir Kürt genci Kürt olduğunu ve taleplerinin olduğunu, PKK'lı olarak fişlenmekten korktuğu için dile getiremez. Fakat sen de, buna çanak tutmaktan başka bir şey yapmıyorsun. Savaşan iki taraftan birinin PKK olduğu gerçeğinden hareket ederek PKK'nın muhatap alınmasının zorunluluğunu savunanların ağzını tıkıyorsun. Olayın çözümü iki tarafın da ateşkes sağlayıp sözü bölge vatandaşlarına bırakması kadar kolayken, sen "Tüm Türkiye benim", "vatan bölünmez, beğenmeyen gitsin" diyor, yeni ölümlerin ortak katili oluyorsun. Ana dilde eğitim, kamu hizmeti, yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi gibi masum talepleri geçtim, en zararlı ve radikal görünen, marjinallerden başka kimseden destek görmeyecek bağımsızlık talebi bile senin batı ilinde hiçbir hakkını, yaşam tarzını elinden almayacakken, sen vatan denen bir hayal ve hiç gitmeyi düşünmediğin toprakların sözde koruyuculuğu uğruna ölümlerin devam etmesini savunuyorsun. Vatan dediğin şeyi benim, onun, ötekinin hayatından üstün tutuyorsun ve şehit haberleri geldiğinde sanki onları ölüme yollayan senin düşüncelerine yön verenler değilmiş gibi, askerlerin koruyuculuğuna soyunuyorsun. Ki asker bile denilemeyecek çocuklar bunlar. Bir form doldurmayı bilmezler, aşkı tatmamışlar, hayat deneyimleri yok, bu çocukların fiziksel gelişimleri tamamlanmamış, sakalları bile çıkmamış. Vatanın tanımını bile yapamayacak çocukların eline silah verip, "intikam" eşliğinde vatan kurtarmaya gönderenlere çanak tutan biri, o çocuklar öldüğünde nasıl üzüntüden bahsedebilir?
Ben olaya sosyalistlerin perspektifinden bakmıyorum. Bana göre herkes kendi hakkını kendisi kazanırsa bir anlamı vardır. Başkası tarafından özgürleştirilmiş biri, zinciri kırılmış fakat tasması hala boynunda olan bir köpekten farksızdır. Ben bir Türk olarak Kürtlerin hakkı için savaşan biri değilim. Bunun Kürt-Türk ayrımı ile ilgisi de yok; ben Gümüşhaneli bir Türk'ün hakkı için, ya da kapı komşum için savaşan biri de değilim. Bu da gayet doğal ve pervasızlıkla suçlanmaması gereken bir şey. Bütün bir şehir yıkılsa ilk kurtarmak isteyeceğimiz kendimiz ve yakınlarımız olur, diğerlerini düşünmediğimiz anlamına gelmez bu. Bana göre tam da bir enkaz ülkesinde yaşıyoruz ama ben kendi haklarımı savunmaya bile başlayamıyorum. Kürt hareketinin Türkiye kolunda, yani Türkiye'li Kürtler ile ortak isteklerim olduğu için desteklediğim konular var; Alevilerle de ortak isteklerim var. Örneğin merkezi otoritenin zayıflayıp halkın iradesinin güçlendirilmesini Kürtler kadar, diyanetin kapatılmasını veya sünni kimliğinden arınmasını Aleviler kadar ben de istiyorum. Bu konularda onlarla bir olup mücadele ederim fakat sonrasında hangi dille eğitim görüyorlar, nasıl bir yaşam tarzı sürmek istiyorlar, Mardin'li bir Arap nasıl bir gelecek tayin eder, cem evleri devlet gözünde hangi statüde, o benim sorunum değil, zaten kimsenin kendi hakkı hususunda bana ihtiyacı da yok. Ortak isteklerimiz dışında benim kendi hak ve taleplerim için uğraşmam gerekirken, yani işime bakmam gerekirken, bana diğer Türkler ile birleşip, ülkenin diğer ucundaki şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğim insanlarla savaşmam emrediliyor. Onların hayatına müdahale etmeyi reddedişim, "bırak kendi hakları için mücadele etsinler" deyişim bile yasalara aykırı. Senden farklı olarak, sorunun en çok hissedildiği civarlara gidip insanlarla konuşmuş, çözümün hiç de zor olmadığını anlamış biriyim, böyle biri haline gelmek bile yasal değil. Çevremdeki insanlara "siyah kurdele eylemiyle olmaz, çocuklarınızı ölüme yollamayın" diye anlatmaya çalışmam yasal değil. "Bu benim savaşım değil" deyişim, yasal değil. "Ölmek istemiyorum" diye haykırışım yasal değil. İşte tam da bu noktada Kürt sorunu benim de sorunum oluyor. "Teröristler ve yandaşları, kanınızda boğulacaksınız" diyorsun, ama her ne kadar devletçi zihniyet seni hissizleştirmiş, makinalaştırmışsa da, sen de insansın ve biz Türkler kanda işimizi görecek solungaçlar geliştiremedik. Boğulacak kadar kan akarsa, bunda hepimiz boğulacağız.
Şimdi neden senin intikam düşüncene karşı çıktığımı ve silahların durması için ortalık hiç olmadığı kadar sakinken çözüme dair kafa patlattığımı anladın mı arkadaşım?
15 Ekim 2011 Cumartesi
Sosyal Sorumluluk mu? Kurumsal Rant mı?
Bir gazete haberinin yarattığı etki benim kulağıma geliyorsa, o haberin etkisi gerçekten büyük olmuş demektir. Çünkü gazete okuyan birisi değilim; popüler medyaya harcayacak zamanım da yok. Fakat Haber Türk'ün 7 Ekim günkü ses getiren sürmanşetini duydum ve baktım. Sürmanşet, bana bu yazıyı, daha fazla zamanım olduğu bir gün yazdıracak nitelikteydi; yalnız, gazetenin genel müdürü olduğunu öğrendiğim Fatih Altaylı'nın iki savunma yazısını okuduğumda dayanamadım ve şu yoğun anımda bu yazıyı yazma kararı aldım.
Altaylı'nın bahsettiğim yazıları Rahatsız oldunuz değil mi? ve Özür dilerim. Altaylı bu yazılarında, topluma ayna tuttuğunu, resmi herkesin gözüne soktuğunu söylüyor; yani, kendisi bunun bir sosyal sorumluluk eylemi olduğunu iddia ediyor. Yazıların yazıldığı üslupta ise, bir üste çıkma telaşı, topu karşı tarafa gönderme ve kendini aklama çabası var. Yani Altaylı, bıçağı kendisinin sokmadığını, bu resimden rahatsız olanların rahatsızlığının kadın şiddetinden bihaber olmalarından kaynaklandığını ve bu olayların vurdum duymazlıktan kaynaklandığını söylüyor. Buna göre "Suçlu = Resime tepki gösteren herkes + O bıçağı sokan adam" denklemi oluşuyor.
Öncelikle kafamızı kaldırıp bakalım. Şiddet; habercilikte, sinemada, sanatta ne kadar kullanılıyor? Beş sene önce Irak işgali sırasında çekilmiş bir haberi anneme izlettiğimde, kadın bayılmıştı. Bazı filmlerde tecavüz sahnesi öyle bir sarsıcılıkla veriliyor ki, bir hafta kendinize gelemiyorsunuz. Nice tiyatro eserleri var, gerçekleri yüzünüze çarpıyor. Samimiyetle çekilmiş savaş, kıtlık, şiddet fotoğraflarına bakarken ağlayabiliyorsunuz. Ben de burada kurgu olsun, gerçek olsun onlarca eser ismi verebilir, görüntü yükleyebilirim. Yani amaç şiddeti, gerçeği, görmekten kaçındıklarımızı gözümüze sokmaksa, bunlar çokça yapıldı, yapılıyor ve bakış açımızda devrimlere neden olabiliyor. Bu çalışmalar ve eserler o kadar samimi ve vurucular ki, izlerken veya okurken "Bunu nasıl yayınlarlar" diyebilecek kadar bile düşünemeyiz, çünkü sarsılırız, belki de sadece izlerken değil, her hatırladığımızda sarsılıyoruz çünkü dünyada olan olaylar, insanoğlunun yaptıkları alışılacak türde şeyler değil. Ben en az on sene önce izlediğim, tilkilerin canlı canlı derilerinin yüzülmesi görüntüsünü hala unutamam ve benzer her yeni görüntüyü gördüğümde en az ilk seferki kadar sarsılırım.
Gelelim 7 Ekim günü yayınlanan o sürmanşete. Ben bunun umuma açık oluşunu, çocukları etkileyebileceğini falan eleştirmeyeceğim. Bu, bir günlüğüne, gazetenin üzerine +18 yazıp çözülebilecek bir durumdu. Ben resmin bir gazetede yayınlanabileceğinden fazla vahşet içerdiğini de savunmuyorum. Savunduğum şeyin, biz bireylerin yüzüne bu sistematik suçun, bu devlet suçunun, bu toplum ayıbının daha çarpıcı, daha samimi ve daha etkili bir şekilde vurulması gerektiği olduğunu az sonra yazacağım. Ben, daha farklı bir soru soruyorum: Neden bu sürmanşet o kadar çok ses getirmiş, daha doğrusu, genel müdürü savunma yapmaya zorlayacak kadar ters tepki almış olabilir (Gerçi ters tepki ve savunması bile bir reklamdır)? Yukarıda değindiğim ve uzun uzun örneklendirebileceğim işler ile bu sürmanşeti/resmi karşılaştırdığımızda farklar olmalı. Fark, resimde değil; ancak, resmin üstündeki yazılara ve resmin etrafına bakıldığında gerçekten de diğer samimi işlere göre büyük farklar var. Birkaçı şöyle:
Fark 1:
"BUGÜN
Dolu dolu...
iddaa
EKİNİZ BEDAVA" (Sürmanşetin sol üst köşesinde)
Fark 2:
"YARIN HERKESE
6 adet CARS STICKER
ve POSTER" (Sürmanşetin üstünde)
Fark 3:
"PAZAR
6 adet CARS STICKER
ve POSTER" (Sürmanşetin üstünde)
Fark 4:
"STAR WARS, GORA, HELLO KITY ve MISSIE
Her biri 39 KUPONA
SON FIRSAT
İLK KUPON PAZARTESİ
DİKKAT! Son fırsat kapmanyası ön seçenekli değildir. Kampanyaya katılanlar eğitim setlerinden herhangi birini almayı kabul ederler." (Sürmanşetin sağ üst köşesinde)
Şimdi, sayın Altaylı. Zurnanın zart dediği yer burası. Savunma yazınızda, bir haber yayınlamadan, "bu benim yakınım olsaydı" diye düşünüp ona göre davrandığınızı iddia ediyorsunuz. Sizin bir yakınınız bu şekilde öldü mü? Bir ceset resmi koyacaksanız, resmin etrafı da bu matemi yansıtmak durumundadır. Peki siz resmin etrafını neyle dolduruyorsunuz? 39 kuponluk reklamlarla. Kendinizi o cenaze evindekilerin yerine koyup, o matemi hissetmek bu mudur? O kadının yakınları, bu rezaleti gördüğünde ne düşündüler, sormaya tenezzül ettiniz mi? Ya bu kadının çocukları?
Ayrıca, olay sadece resmin etrafındaki "İLK KUPON PAZARTESİ" bezemelerinden ibaret değil. Resmin üzerindeki "GÜNÜN OLAYI" damgasına ne diyorsunuz (Fark 6)? Ya manşetin yanındaki özeti okuduğumuzda karşımıza çıkan "Devamı sayfa 27'de" ibaresine (Fark 7)? Peki haberin başlığı?
FARK 8:
KADINA ŞİDDETTE SON NOKTA (Başlık)
Sizin için madem bu bir sorumluluk meselesiydi, resmi böyle ucuz başlıklarla, kuponlarla, iddia eki reklamlarıyla neden bezediniz? İşte yukarıda bahsettiğim, vahşeti gözümüze sokarak bizi sarsan haberler ve eserlerden bu konuda ayrılıyorsunuz. Bakın, samimiyetle bu resmi yayınlayacak insan, o gün simsiyah bir gazete basardı, bir günlüğüne reklamlardan feragat ederdi ve sadece bu resmi koyardı. Sözün bittiği yer derdiniz ve hiçbir sözcük dahi ekleme gereği duymazdınız, o gün gazetenin tek haberi bu resim olurdu. İşte o zaman bir şeyler belki yüzümüze çarpardı ve hiç kimse size sesini çıkartamazdı. "Ayna tutmak", "rahatsızlık vermek" ise mesele, haberi 27. sayfalara atmakla, resmin etrafını reklamlarla doldurmakla, resmin üstüne "günün olayı" damgasını vurmakla, "Kadına şiddete son nokta" gibi samimiyetsiz bir başlıkla olmaz bu iş. Olayı sunuş şekliniz buram buram ticari kaygı kokuyorsa, manşetin her yerinden samimiyetsizlik, kalitesizlik akıyorsa ve üzerine topu karşıya atmaya çalışan yazılarla kendinizi savunuyorsanız, kayış gibi deriniz olmuş demektir; size ne denirse densin, işlemez. İnsanlar farklı şekillerde dile getiriyor, "ama çok fazla bu resim" tarzında tepki verebiliyor olabilir. Fakat sorun, o resmin orada sırıttığı ve samimiyetsizliğinin metrelerce geriden farkedildiğidir. Herkes farkında ki, Şefika Etik'e sokulan o bıçak ve kadından akan kan, sizin cüzdanınızı şişiriyor ve amacınız da zaten buydu. Nuray Bezirgan'ı köşeye sıkıştırıp, kadının hayatını tehlikeye atarken de amacınız kâr ve ranttı. Bunu bile itiraf edemiyorsunuz.
Samimiysek, Vedat Türkali'nin eserini çarpıtıp, izleyenleri tahrik eden sözde tecavüz sahneleri çeken kapitalizmi, Fatmagül isimli şişme kadınlara gösterilen ilgiyi, erkek arkadaşının evinde 35 kişi tarafından tecavüz edilen kızın o evde ne işi olduğunu sorgulayanları, tecavüzün tecavüz mü zina mı olduğunu tartışan hakimleri, şiddetin ve tecavüzün bir numaralı nedeni olan ataerkil kültürü; kadınları güçsüz, kovalanan bireyler olarak yetiştiren ve onlara tüm değerlerinin kendilerini kocalarına saklamaktan ibaret olduğunu aşılayan dini tartışalım, insanların bakış açılarının siyasetçiler ve eğitim sistemi ile ilişkisini düşünüp konuyla diyanetin ilgisini görelim, sonra kapitalizm-ataerkil kültür-din üçgeninden bahsedelim. Tecavüzcülere verilecek cezadan önce, tecavüzcülerin neden var olduğunu soralım; aile içi şiddetten bahsetmeden önce aile kurumunun insanlara biçtiği rolleri, bu kurumun gerekliliğini ve kutsallığını tartışmaya açalım. Sorunları çözmeye kalkmadan önce, insanların nasıl ve neden bu hale geldiğinin cevabını arayalım. Hergün bu açılardan bakılabilecek onlarca olay oluyor, imkanınız ise bolca.
Fakat bunu yapamazsınız, çünkü bir eliyle sürekli yıkan, diğer eliyle çimento uzatıyormuş gibi davranan kapitalistlerden biri de sizsiniz ve ataerkil kültür-din-kapitalizm üçgeninin tepesindeki iktidarın değerlerini tartışmaya açmanız söz konusu olmaz. Kendinize sorun; samimiyetsizlikle, saygısızlıkla, kapitalist etiğinizin emrettiği biçimde oraya koyduğunuz o kurbanın resmi, kaç kişinin bakış açısını değiştirdi? Türkiye'de bugüne kadar kadının edindiği kazanımlar hep Batı kadınının kendi mücadelesi ile kazandıkları ile ilintiliydi ve hiçbir zaman o seviyeye çıkmadı. Bu tuttuğunuz ayna ile sizce Türkiye'deki femizim hareketine ne kattınız? Yazılarınızın altını sözünü ettiğim kavramlar ve değerlerle doldurup, topu başkalarına atmadan, toplumun neden şiddete eğilimli insanlar yetiştirdiği sorusuna cevaplar arasanız, belki okuyucu kaybederdiniz, ama kaç kişiyi değiştirebilirdiniz? Boş yazılarınızı doldurmanıza dair önerimden vazgeçiyorum; o resmin etrafını doldurduğunuz rezaletleri silip, o günlüğüne sadece o resmi yayınlasaydınız dahi kaç kişinin kadın sorununa bakış açısını değiştirirdiniz? "Bıçağı ben mi soktum kardeşim, kendinize bakın" tarzında bir yazı yazmak yerine, sadece "Şefika hanım, katiliniz hepimiziz. Toplumda her katilin, hırsızın, tecavüzcünün yaratıcısı biz, hepimiziz, şu yazıyı okuyan da dahil" diyebilseydiniz, daha çok kişiyi farklı düşünmeye itemez miydiniz? Fakat, birisinin bakış açısını değiştirebilmek ve onu etkilemek için, öncelikle kişinin kendisinin farklı bir bakış açısına ve vizyona sahip olması bir ön koşuldur, sanırım o da sizde yok.
Altaylı'nın bahsettiğim yazıları Rahatsız oldunuz değil mi? ve Özür dilerim. Altaylı bu yazılarında, topluma ayna tuttuğunu, resmi herkesin gözüne soktuğunu söylüyor; yani, kendisi bunun bir sosyal sorumluluk eylemi olduğunu iddia ediyor. Yazıların yazıldığı üslupta ise, bir üste çıkma telaşı, topu karşı tarafa gönderme ve kendini aklama çabası var. Yani Altaylı, bıçağı kendisinin sokmadığını, bu resimden rahatsız olanların rahatsızlığının kadın şiddetinden bihaber olmalarından kaynaklandığını ve bu olayların vurdum duymazlıktan kaynaklandığını söylüyor. Buna göre "Suçlu = Resime tepki gösteren herkes + O bıçağı sokan adam" denklemi oluşuyor.
Öncelikle kafamızı kaldırıp bakalım. Şiddet; habercilikte, sinemada, sanatta ne kadar kullanılıyor? Beş sene önce Irak işgali sırasında çekilmiş bir haberi anneme izlettiğimde, kadın bayılmıştı. Bazı filmlerde tecavüz sahnesi öyle bir sarsıcılıkla veriliyor ki, bir hafta kendinize gelemiyorsunuz. Nice tiyatro eserleri var, gerçekleri yüzünüze çarpıyor. Samimiyetle çekilmiş savaş, kıtlık, şiddet fotoğraflarına bakarken ağlayabiliyorsunuz. Ben de burada kurgu olsun, gerçek olsun onlarca eser ismi verebilir, görüntü yükleyebilirim. Yani amaç şiddeti, gerçeği, görmekten kaçındıklarımızı gözümüze sokmaksa, bunlar çokça yapıldı, yapılıyor ve bakış açımızda devrimlere neden olabiliyor. Bu çalışmalar ve eserler o kadar samimi ve vurucular ki, izlerken veya okurken "Bunu nasıl yayınlarlar" diyebilecek kadar bile düşünemeyiz, çünkü sarsılırız, belki de sadece izlerken değil, her hatırladığımızda sarsılıyoruz çünkü dünyada olan olaylar, insanoğlunun yaptıkları alışılacak türde şeyler değil. Ben en az on sene önce izlediğim, tilkilerin canlı canlı derilerinin yüzülmesi görüntüsünü hala unutamam ve benzer her yeni görüntüyü gördüğümde en az ilk seferki kadar sarsılırım.
Gelelim 7 Ekim günü yayınlanan o sürmanşete. Ben bunun umuma açık oluşunu, çocukları etkileyebileceğini falan eleştirmeyeceğim. Bu, bir günlüğüne, gazetenin üzerine +18 yazıp çözülebilecek bir durumdu. Ben resmin bir gazetede yayınlanabileceğinden fazla vahşet içerdiğini de savunmuyorum. Savunduğum şeyin, biz bireylerin yüzüne bu sistematik suçun, bu devlet suçunun, bu toplum ayıbının daha çarpıcı, daha samimi ve daha etkili bir şekilde vurulması gerektiği olduğunu az sonra yazacağım. Ben, daha farklı bir soru soruyorum: Neden bu sürmanşet o kadar çok ses getirmiş, daha doğrusu, genel müdürü savunma yapmaya zorlayacak kadar ters tepki almış olabilir (Gerçi ters tepki ve savunması bile bir reklamdır)? Yukarıda değindiğim ve uzun uzun örneklendirebileceğim işler ile bu sürmanşeti/resmi karşılaştırdığımızda farklar olmalı. Fark, resimde değil; ancak, resmin üstündeki yazılara ve resmin etrafına bakıldığında gerçekten de diğer samimi işlere göre büyük farklar var. Birkaçı şöyle:
Fark 1:
"BUGÜN
Dolu dolu...
iddaa
EKİNİZ BEDAVA" (Sürmanşetin sol üst köşesinde)
Fark 2:
"YARIN HERKESE
6 adet CARS STICKER
ve POSTER" (Sürmanşetin üstünde)
Fark 3:
"PAZAR
6 adet CARS STICKER
ve POSTER" (Sürmanşetin üstünde)
Fark 4:
"STAR WARS, GORA, HELLO KITY ve MISSIE
Her biri 39 KUPONA
SON FIRSAT
İLK KUPON PAZARTESİ
DİKKAT! Son fırsat kapmanyası ön seçenekli değildir. Kampanyaya katılanlar eğitim setlerinden herhangi birini almayı kabul ederler." (Sürmanşetin sağ üst köşesinde)
Şimdi, sayın Altaylı. Zurnanın zart dediği yer burası. Savunma yazınızda, bir haber yayınlamadan, "bu benim yakınım olsaydı" diye düşünüp ona göre davrandığınızı iddia ediyorsunuz. Sizin bir yakınınız bu şekilde öldü mü? Bir ceset resmi koyacaksanız, resmin etrafı da bu matemi yansıtmak durumundadır. Peki siz resmin etrafını neyle dolduruyorsunuz? 39 kuponluk reklamlarla. Kendinizi o cenaze evindekilerin yerine koyup, o matemi hissetmek bu mudur? O kadının yakınları, bu rezaleti gördüğünde ne düşündüler, sormaya tenezzül ettiniz mi? Ya bu kadının çocukları?
Ayrıca, olay sadece resmin etrafındaki "İLK KUPON PAZARTESİ" bezemelerinden ibaret değil. Resmin üzerindeki "GÜNÜN OLAYI" damgasına ne diyorsunuz (Fark 6)? Ya manşetin yanındaki özeti okuduğumuzda karşımıza çıkan "Devamı sayfa 27'de" ibaresine (Fark 7)? Peki haberin başlığı?
FARK 8:
KADINA ŞİDDETTE SON NOKTA (Başlık)
Sizin için madem bu bir sorumluluk meselesiydi, resmi böyle ucuz başlıklarla, kuponlarla, iddia eki reklamlarıyla neden bezediniz? İşte yukarıda bahsettiğim, vahşeti gözümüze sokarak bizi sarsan haberler ve eserlerden bu konuda ayrılıyorsunuz. Bakın, samimiyetle bu resmi yayınlayacak insan, o gün simsiyah bir gazete basardı, bir günlüğüne reklamlardan feragat ederdi ve sadece bu resmi koyardı. Sözün bittiği yer derdiniz ve hiçbir sözcük dahi ekleme gereği duymazdınız, o gün gazetenin tek haberi bu resim olurdu. İşte o zaman bir şeyler belki yüzümüze çarpardı ve hiç kimse size sesini çıkartamazdı. "Ayna tutmak", "rahatsızlık vermek" ise mesele, haberi 27. sayfalara atmakla, resmin etrafını reklamlarla doldurmakla, resmin üstüne "günün olayı" damgasını vurmakla, "Kadına şiddete son nokta" gibi samimiyetsiz bir başlıkla olmaz bu iş. Olayı sunuş şekliniz buram buram ticari kaygı kokuyorsa, manşetin her yerinden samimiyetsizlik, kalitesizlik akıyorsa ve üzerine topu karşıya atmaya çalışan yazılarla kendinizi savunuyorsanız, kayış gibi deriniz olmuş demektir; size ne denirse densin, işlemez. İnsanlar farklı şekillerde dile getiriyor, "ama çok fazla bu resim" tarzında tepki verebiliyor olabilir. Fakat sorun, o resmin orada sırıttığı ve samimiyetsizliğinin metrelerce geriden farkedildiğidir. Herkes farkında ki, Şefika Etik'e sokulan o bıçak ve kadından akan kan, sizin cüzdanınızı şişiriyor ve amacınız da zaten buydu. Nuray Bezirgan'ı köşeye sıkıştırıp, kadının hayatını tehlikeye atarken de amacınız kâr ve ranttı. Bunu bile itiraf edemiyorsunuz.
Samimiysek, Vedat Türkali'nin eserini çarpıtıp, izleyenleri tahrik eden sözde tecavüz sahneleri çeken kapitalizmi, Fatmagül isimli şişme kadınlara gösterilen ilgiyi, erkek arkadaşının evinde 35 kişi tarafından tecavüz edilen kızın o evde ne işi olduğunu sorgulayanları, tecavüzün tecavüz mü zina mı olduğunu tartışan hakimleri, şiddetin ve tecavüzün bir numaralı nedeni olan ataerkil kültürü; kadınları güçsüz, kovalanan bireyler olarak yetiştiren ve onlara tüm değerlerinin kendilerini kocalarına saklamaktan ibaret olduğunu aşılayan dini tartışalım, insanların bakış açılarının siyasetçiler ve eğitim sistemi ile ilişkisini düşünüp konuyla diyanetin ilgisini görelim, sonra kapitalizm-ataerkil kültür-din üçgeninden bahsedelim. Tecavüzcülere verilecek cezadan önce, tecavüzcülerin neden var olduğunu soralım; aile içi şiddetten bahsetmeden önce aile kurumunun insanlara biçtiği rolleri, bu kurumun gerekliliğini ve kutsallığını tartışmaya açalım. Sorunları çözmeye kalkmadan önce, insanların nasıl ve neden bu hale geldiğinin cevabını arayalım. Hergün bu açılardan bakılabilecek onlarca olay oluyor, imkanınız ise bolca.
Fakat bunu yapamazsınız, çünkü bir eliyle sürekli yıkan, diğer eliyle çimento uzatıyormuş gibi davranan kapitalistlerden biri de sizsiniz ve ataerkil kültür-din-kapitalizm üçgeninin tepesindeki iktidarın değerlerini tartışmaya açmanız söz konusu olmaz. Kendinize sorun; samimiyetsizlikle, saygısızlıkla, kapitalist etiğinizin emrettiği biçimde oraya koyduğunuz o kurbanın resmi, kaç kişinin bakış açısını değiştirdi? Türkiye'de bugüne kadar kadının edindiği kazanımlar hep Batı kadınının kendi mücadelesi ile kazandıkları ile ilintiliydi ve hiçbir zaman o seviyeye çıkmadı. Bu tuttuğunuz ayna ile sizce Türkiye'deki femizim hareketine ne kattınız? Yazılarınızın altını sözünü ettiğim kavramlar ve değerlerle doldurup, topu başkalarına atmadan, toplumun neden şiddete eğilimli insanlar yetiştirdiği sorusuna cevaplar arasanız, belki okuyucu kaybederdiniz, ama kaç kişiyi değiştirebilirdiniz? Boş yazılarınızı doldurmanıza dair önerimden vazgeçiyorum; o resmin etrafını doldurduğunuz rezaletleri silip, o günlüğüne sadece o resmi yayınlasaydınız dahi kaç kişinin kadın sorununa bakış açısını değiştirirdiniz? "Bıçağı ben mi soktum kardeşim, kendinize bakın" tarzında bir yazı yazmak yerine, sadece "Şefika hanım, katiliniz hepimiziz. Toplumda her katilin, hırsızın, tecavüzcünün yaratıcısı biz, hepimiziz, şu yazıyı okuyan da dahil" diyebilseydiniz, daha çok kişiyi farklı düşünmeye itemez miydiniz? Fakat, birisinin bakış açısını değiştirebilmek ve onu etkilemek için, öncelikle kişinin kendisinin farklı bir bakış açısına ve vizyona sahip olması bir ön koşuldur, sanırım o da sizde yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


