16 Ocak 2011 Pazar

27 Ayetle Kadın

Aşağıda, içerisinde kadınların bahsedildiği 27 ayet, hiçbir yorum katılmadan verilmiştir. Mealler, Diyanet İşleri Başkanlığı'na aittir. Yazının sonunda, Elmalılı Hamdi tefsirine ulaşabileceğiniz bir link bulunmaktadır. Tefsire meraklı olanlar veya bu ayetlerin Sünni gözden açıklamalarını görmek isteyenler oradan okuyabilirler. Hayırlı günler.

Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. - Bakara: 178

İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar. - Bakara: 221

Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele! - Bakara: 223

Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer (bu müddet içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir.
Eğer (müddeti içinde dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah işitir ve bilir.
- Bakara: 226-227

Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir. - Bakara: 228

Nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar için belli bir mehir tayin etmeden kadınları boşarsanız bunda size mehir zorunluğu yoktur. Bu durumda onlara müt'a (hediye cinsinden bir şeyler) verin. Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre vermelidir. Münasip bir müt'a vermek iyiler için bir borçtur. - Bakara: 236

Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın. (...) Şayet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun). - Bakara: 282

Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdir de) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır. - Nisa: 3

Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile (cömertçe) verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin. - Nisa: 4

Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. - Nisa: 11

Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin (zevcelerinizin), eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. (...) Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). - Nisa:12

Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. - Nisa: 15

(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. - Nisa: 24

İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. - Nisa: 25

Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. - Nisa: 34

Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. - Nisa: 129

Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun. - Nur: 2

Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır. - Nur: 3

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. - Nur: 31

Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. - Nur: 33

Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zinetleri (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir. - Nur: 60

Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da, henüz zifafa girmeden onları boşarsanız, onları sayacağınız bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur. O halde onları (bir bağışla) memnun edin ve onları güzel bir şekilde serbest bırakın. - Ahzab: 49

Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir. - Ahzab: 50

Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. - Ahzab: 59

Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah'ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir. - Mümtehine: 10

Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, ... (Cennet ödüllerinden bahsederken) - Nebe: 33

Elmalılı Hamdi tefsirine şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.enfal.de/t_elmalili_index.htm

12 Ocak 2011 Çarşamba

Tarihle Övünme ve Muhteşem Şuursuzluk

Şuursuz halk tabakasının üstbilişsel değerleri anlamaya, onlara ulaşmaya çalışması için simgelere ihtiyaçları vardır. Bu simge bazen tarihi bir karakter olur, lider olur, bir put olur, bir komutan olur. O karakteri eleştirmek, o liderin insani özelliklerini göstermek, o putu kırmak, o komutanın bir savaştaki rolünü küçümsemek, hakaret olarak algılanır, bu şuursuz halk tabakasının şuursuz refleksi kaçınılmaz olur. Burada bahsettiğim şuursuz halk tabakası, fakir, işçi sınıfı, veya eğitim düzeyi düşük kesim değildir. Mevki, makam da kimseyi şuursuzluktan kurtarmaz.

Buna son örnek, Muhteşem Yüzyıl adlı dizi. Pekçok kesimden daha fragmanıyla birlikte müthiş tepkiler alan diziye, RTÜK, uyarı vermiş. Sebebi de, "Tarihi karakterlerin özel hayatına müdahale"ymiş. Ulan, 500 sene önce yaşamış birinin özel hayatına nasıl müdahale edilebilir?

Ben pek televizyon izlemem. Dizi ise hiç izlemem. Fakat o kadar gürültüye kayıtsız kalmayıp biraz baktım. İlk dikkatimi çeken haremin konumu, sarayda konuşulan dil gibi dizi için uyarlandığı belli olan değişikliklerdi. Zaten bu bir belgesel değil, dizilerin ayakta kalması için reytinge ihtiyaçları vardır ve yeterli reyting için de tamamen gerçeklere bağlı kalamazsınız. Eğer gerçeklerin meraklısı olan varsa, kaliteli belgeseller izler, kaynakları -ulaşabildiğince- araştırır. Burası ifade özgürlüğünün olduğu bir ülke ise, hayali bir Kanuni de yaratılabilir, hayali bir Atatürk de yaratılabilir, istenildiği gibi diziye, kitaba aktarılabilir, aktarılabilmelidir. Tarihi karakterler nasıl mitleştirilip resmi tarihin tanrıları haline getirilebiliiyorsa, çarpıtmalar ters yönde de yapılabilmelidir.

Tarihten övünmek ya da utanmak gibi konuları hiç anlamam. Hayatta hiçbir başarısı olmayan insanların yapacağı bir iştir tarihindeki insanlarla övünmek. Nasıl ki anamızın, babamızın başarısı ya da suçları bize yüklenemezse, tarihle de övünmek anlamsızdır. En kötü ve korkunç tarihi olayların yaratıcılarının torunları olabiliriz, bu bizi kötü bir ırk yapmaz. Savaşçılık, insancılık, vatanseverlik, dindarlık, adalet gibi kavramlar genetik değildir ve bir ırkın kurduğu devletlerin nitelikleri, o ırkın özelliklerini göstermez. "Irk özelliği" diye bir şey de yoktur. Bu yüzden övünülecek, utanılacak bir tarih olamaz.

Fakat insanlar Osmanlı'da cidden yabancı ülkelerden gayrimüslim kızların köle olarak alındığını, bazen padişahın cariye sayısının 800'leri geçtiğini, bunların büyük bir çoğunun saray işlerine bakan hizmetçiler olarak kullanıldığını fakat padişahın istediği ile ilişkiye girebilme hakkı olduğunu bilmiyorlar mı? Bu cariyeler bir nevi geyşa gibiydi, saray eğitimi alıyorlardı, padişaha layık, tam donanımlı Osmanlı kadını olma yolunda yetiştiriliyorlardı. Hatta herşeyi kayıt altında tutma konusunda tarihin en hassas devletlerinden biri olan Osmanlı'da, padişahın hangi gün kimle ilişkiye girdiği bile kayıt edilirdi, hanedanlık hesaplarında bu kayıtlar da kullanılıyordu.

Fetihçi tarihimiz hep övünülecek bir şey olarak lanse edilir. Bu konuda 46 senelik iktidarı boyunca topraklarını 6,5 milyon metrekareden 15 milyon metrekareye dayandırmış padişah olan Kanuni'nin ayrı bir yeri vardır. Lakin neresinden baksanız, ne bu yayılmacı, müslüman olmayan ülkeler başta olmak üzere pekçok ülkeyle sürekli savaş içinde olan, dünyanın Osmanlı'nın sistemini kabul etmesini ilke edinmiş ve ekonomisini bu politika üzerinden geliştirmiş zihniyetin, ne kölelik sisteminin, ne padişahın, tahtın güvenliği adına kardeşlerini katletme yetkisinin övünülecek bir yanı yoktur. İngilizlerin İstanbul'u işgal etmesinin gözümde Osmanlı'nın Rumlara ait olan İstanbul'u işgal etmesi arasında bir farkı yoktur. Hatta İngilizler bunu İstanbul'a sahip olmak değil, Ortadoğu emelleri gibi sebepler için yaptılar, Osmanlı ise fetih amaçlı yaptı. Tabi bu İstanbul'u Rumlara verelim demek anlamına gelmiyor; Demek istediğim şu, insanlık tarihinin övünülecek bir yanı yok. Neresinden bakarsan kan, savaş, ölüm. Dünya üzerindeki çoğu ülkeler, üzerinde yaşayan insanların atalarının kanı kadar, orada eskiden yaşamış farklı ırktan masum insanların kanı üzerine de kurulmuştur. Şu son birkaç bin senedir insanların birbirlerine yaptıklarının övünülecek bir tarafı yok.

Sırf Osmanlı tarihi değil, cumhuriyet tarihinin de övünülecek bir yanı yok. Hatta adı cumhuriyet olduğu için, bunun nasıl bir diktatörlük olduğunun, anayasal monarşiden hiçbir farkı olmadığının üstü örtülüyor ve bu daha şeffaf olan Osmanlı tarihini savunmaktan da tehlikeli olabiliyor. Yine bu dizi uyarı ile kurtulmuş, ben "Muhteşem İnkılap Tarihi" diye tamamen tarihi gerçeklere dayanan bir belgesel ya da proje yapmaya kalksam, ilgili kişiler ve icraatleri anayasa ile korunma altında olduğu için hakkımda dava açılır, hapse atılabilirdim.

Hapse atanlar da Muhteşem Yüzyıl dizisine karşı çıkanlarla aynı zihniyetteki insanlar olurdu. Çünkü rejimimiz hiçbir zaman cumhuriyet olmadı, çünkü yönetimdekileri ululayan "şuursuz halk" yaratan bir sistemde yaşıyoruz, iktidardakiler de bir anda şuurlanamıyorlar ne yazık ki.

23 Aralık 2010 Perşembe

İHH, Antisemitizm ve Kulak Sağlığı

Okuldan eve yürüyorum. Trafik, benim yorgun adımlarımın hızında işliyor. Derken üst tarafı tamamen hoparlörlerle bezenmiş bir İnsani Yardım Vakfı aracı beliriyor.

İHH. Mavi Marmara olayı ile ünü tavan yapan vakıf.

Tüm hoparlörler son ses açık, yer yer "Tazminat yetmez" cümlesi ile başlayan cihad çağrısına varabilecek Türkçe duyurular, yer yer Arapça ilahiler, kulak zarımın ırzına geçti. Ölenlerin üstünden rant sağlamanın, yardımdan çok reklam yapmanın falan dindeki yerini kurcalama niyetim yok fakat kulak sağlığıma zarar verdirmeme hakkım var.

Bunu "dinsiz, duyarsız, kafir" biri olduğum için söylemiyorum. Fatih semalarında sözkonusu araç gövde gösterisi yaparken, Yavuz Selim semtinin sakallı sakinlerinden bile yüzünü buruşturanlar vardı. Kulağın yolu bir tabi. Hatta birisi "Bu ne böyle ya!" dedi, amca muhtemelen de avazı çıktığı kadar bağırmıştır fakat aracın sesinden duymak ne mümkün! Dudak okumak benimkisi...

Bir de şunun farkındalar mı bilmiyorum: İstanbul'un en muhafazakar semtlerinden biri olan Çarşamba'nın aşağı caddesinde böyle bir çığırtkanlık, Yahudi düşmanlığına yardımcı olmaktan başka bir işe yaramaz. Ben, terörizm/özgürlük mücadelesi ikileminde radikal bir kişiyim, o yüzden Hamas gibi bir örgütün bile mücadelesinde haklılık payını açıkça savunurum, lakin bu çığırtkanlığı Massachusetts gibi birilerinin bir şeylerin farkına varması gerektiği bir yerde yapmıyorsunuz. Yaptığınız yer Fatih, Çarşamba. Hergün İsrail'e beş vakit küfredilen bir yer. Aynı söylem bir yerde Filistinlilerin hakkı yararına neden olabilecekken, başka bir yerde antisemitizme yol açabilir.

Çarşamba'nın bir delisi var. Her gün elinde iki bayrakla, Suudi Arabistan bayrağı ve üzerinde Atatürk resmi olan bir Türk bayrağı ile iki slogan atar: "Katil İsrail" ve "Hain Kürtler, Atatürk keser." Yahudi olsam, bu insandan korkarım. Şu adam yahudiymiş diye birinin üstüne salsanız, öldürmeyeceğinin garantisi yok. Zaten cinnetlerin, akli dengesizliklerin kol gezdiği bir dünyada dinin, faşist ve radikal söylemlerin ne kadar zararlı olabileceğinin farkına kimse varmıyor.

Kuran'da Saffat Suresi 100'den 110. ayete kadar bir hikaye vardır. İbrahim, Allah'tan bir çocuk ister, Allah ona İsmail'i verir fakat İbrahim, rüyasında İsmail'i Allah'a kurban ettiğini görür. Baba-oğul, "rüyada emrolunan şeyin" yapılması üzerinde fikir birliğine varır, İbrahim tam oğlunu kesecekken bu ikisine de mükafat olarak kurbanlık bir fidye verir (Gökten koç inme olayı). İbrahim'in, rüyasına sadık kaldığı övülür. Bana sorarsanız, bir peygamberin, Allah'ın çocuk kurban edilişinden memnun olabileceğini düşünmesi, İslam'ın, yaratıcıya insan kurban etme ritüellerini teşvik edici pagan dinlerden evrildiğinin kanıtıdır. Aynı hikaye İncil'de de vardır ve pagan dinlerinin etkisi daha da açıktır.

Neyse, konumuz bu değil. Geçende bir haber okudum. İngiltere'de 35 yaşında bir kadın, İbrahim'in gördüğü gibi bir rüya görüyor ve 4 yaşındaki kızını kesip, kalbini çıkarıyor. Polis eve geliyor, kadın, kızının cesedi yanında son ses açmış Kuran dinliyor.

Bu örneği şu yüzden veriyorum; Bir insanın akli problemleri olabilir. Din, ırk, milliyet gibi kavramlar insanların bu problemlerini daha da derinleştirip, dehşet verici şeyler yapmasına sebep olabilir.

Mavi Marmara olayının ertesinde verilen tepkileri hatırlıyorum. "Hitler haklıymış. Keşke Yahudilerin hepsini yok etseymiş." Bu sözleri bir grup marjinal kesim söylemedi. Sıradan vatandaş, arkadaşlarım, Facebook'ta, orada burada söyledi. Saadet Partisi miting yaptı, bu sözlerin paralelinde bir pankart açıldı. Tabi akabinde açıklama gecikmedi: "Olayların Milli Görüş ile ilgisi yoktur. Bir grup marjinal kesim pankart açmıştır."

Tamam da, mitingde binlerce kişi var, bu pankarta kimse sesini çıkarmamış. On kişinin açtığı pankart, Milli Görüşçüler tarafından tepki çekse anında kaldırtılırdı. "Münferit" diye açıklanan olayların ne kadar kolay toplumsal bir trajediye döndüğünün ne zaman farkına varacağız?

Ahmet Türk'ün burnu kırılır, açıklama "şehitlerimiz aklıma geldi, nevrim döndü, pişmanım" şeklinde olur. Hrant Dink öldürülür, öldürenler kahraman olur.

Şimdi siz, İsrail'le alakası olmayan, Türkiye vatandaşı bir Yahudi olsanız, onca "Hitlerci" arasında kendinizi güvende mi hissedersiniz?

He tabi, bir de "ya sev ya terket"çiler var. O da ayrı.

12 Aralık 2010 Pazar

Hanefi Avcı vs. Fethullahçılar

Tarihin dar, karanlık, komplocu, gizli gruplar arasındaki çekişmelerden ibaret olduğu, yetkin Türk yazarlarının dünya literatürüne kattığı bir şey. Zaten dünyada bu kadar komplo teorilerine meraklı ve bunların gerçek sanıldığı bir ülke ABD, diğeri Türkiye. Hatta Türk yazarlar, Amerikan yazarlara bile ders verir bu konuda.

Buna göre dünya MOSSAD, Yahudiler, CIA, müslümanlar, masonlar, bolşevikler tarafından yönetilir. Bu grupların her biri ayrı ayrı dünyayı ele geçirme niyetinde oldukları için birbirleriyle mücadele halindedir, zaman zaman egemenlik birinden diğerine geçmiştir. Dünyanın geri kalanı da pasif olarak bu mücadeleyi izlemektedir, olaya dahil değildir. Hatta bizim Türk yazarlar olmasa geri kalanlar bu mücadeleyi izleyemeyecek, çünkü bu örgütlenmeler hep gizli, alttan alta. Yahudiler, nispeten daha az kalabalıklar ve hepsi dünyayı kontrol etme çabasına dahil. Müslümanların içinden de bazıları örgütleniyor ve hakimiyet kurmaya çalışıyor. Bunların en büyüklerinden biri olma yolunda, Fethullah Gülen cemaati geliyormuş.

Aslında bu tarz kitapları okumam, bilim kurgu gibi gelir. Ben bu konuda Marx'ın düşüncesini destekliyorum. Dünya tarihi, kapalı kapılar ardındaki karanlık odalardan değil, sınıf mücadelesinden ibarettir.

Neyse. Fethullah Gülen kadrolaşmasını hep duyardık, Kemalistlerin kuşkusu yoktu ya, bu kitapla kuşkuları tümden silindi. Ben de okuyayım dedim, bu kadar gürültü kopardı sonuçta.

Lakin ilk 400 sayfası otobiyografi kıvamındaydı. Anılar, anılar. Sonraki 200 sayfası cemaatle ilgili lakin kitaba sonradan alelacele eklenmiş gibi duruyor, bir bütünlük yok. Bahsettiği balyoz belgeleri, Ergenekon, Baykal kasedi gibi konular da tamamen çarpıtma, kanıtsız kendi yorumları ve yalanlardan ibaret. Kamuoyunu arkasına almak için ne bulmuşsa alelacele doldurduğu gayet açık. Kitabı önyargısız okuyan çoğu kişi, benim gibi, kendisinin hukuki bir korkusu varmış da alelacele bunun bir komplo olduğunu önceden yazmış hissine kapılacaktır. Hele kitabın pompalandığı ve yayınlandığı zaman, bu hisle birebir paralel. Kemalistler ise hayal dünyalarının kanıtlandığını düşünecek, bir anda "Evet, bu bir milat!" diyecektir, lakin ortada yeni hiçbir şey yok.

Hayır, ayrıca Ergenekon ile, Balyoz davasına ilgili duyanlar açsın belgeleri takip etsin, bu olayları Avcı'nın kanıtsız yorumlarından dinlemeye ne gerek var? Ben öyle yapıyorum, o yüzdendir ki Avcı'nın çarpıtmalarını görebiliyorum. Hem de bunlar o kadar tutarsız iddialar ki. Kendine kurulan komplolardan bahsediyor, lakin kendisini uyaranlar da cemaate mensup yüksek düzeyli polislermiş, kendisine komplo kuranlar da. İşin içinden çıkamıyorsunuz.

Lakin diyelim ki ben yanılıyorum. Hatta beni de suçlayalım, diyelim ki ben de Fethullahçıyım. Hanefi Avcı'nın haklı olduğunu düşünelim.

Hatta ileri gidelim, iş, Avcı'nın da söylediğinden vahim olsun, Fethullahçılar onun sandığından da başarılı, tüm Emniyet teşkilatını, bütün teşkilatları eline geçirmiş olsunlar. Ee? Sorun ne?

Gittik bir emniyet müdürüne, okul müdürüne, "Fethullahçı mısın?" diye sorduk. "Evet," dedi, "benim hocamdır, kendisine saygı duyar, tüm dediklerine inanırım."

Ne yapacaksınız? İşten mi atacaksınız? Hapse mi tıkayacaksınız? Daha başka kimler inancı yüzünden hapse atılmalı?

Benim cemaatlerle işim olmaz. Fehullah Gülen'le alakalı değil bu. Cemaat kavramı bana yabancı. Daha önemlisi, bir kişiye biat etme kavramı bana yabancı. Kendimi en uç solda, hatta onun ötesinde (Post-leftist) olarak tanımlıyorum, lakin Marx'a biat etmiyorum. Lenin'i eleştiriyorum. Kendi düşüncelerimi, ayrılıklarımı, farklı düşünce hakkımı bir bütünün içinde eritip yok edemem, bana uymaz, o yüzden cemaat kavramı bana yabancı ve Fethullah gülen cemaati benim gözümde makbul değil.

Zaten agnostiğim, dinim yok. Politik görüşüm de anarko-primitivizm. O yüzden cemaatin gözünde de muhtemelen ben makbul değilimdir.

Lakin, Fethullah Gülen cemaatinin de, herkes gibi, örgütlenme, düşüncelerini savunup yayma hakkı vardır. Bunu yaparken de inançları gereği baskıya maruz kalmama hakkı vardır.

Tabi ki bu süreçte birlikte verimli çalışacağı insanları kayıracaklar, atamalarda bu da göz önünde bulundurulacak. Ben de post-leftist bir düzen yolunda yapılmış bir devrim sonrası kurulan hükümette önemli bir yere gelsem, dava arkadaşlarıma, güvendiğim adamlara, birlikte verimli çalışabileceğim, geçmişini bildiğim adamlara öncelik veririm.

Bunun da bir sınırı var tabi. Tutup bir manav arkadaşımı Jeofizik Araştırma Komitesi'nin başına getirirsem, yasal mekanizmaların devreye girip beni Kars'a umumi bir tuvaletin sifon çekicisi olarak süreceğini bilirim. Ama bu, inançlarım yüzünden değil, görevimi kötüye kullandığımdandır.

İşbu yüzden, kim sınavda soru çalmış, kim arkadaşını hiç alakasız bir işe atamışsa, tutuklanmalı ve cezalandırılmalıdır. Lakin bunu sadece Fethullahçılar mı yapıyor? Bunun öyle olduğunu düşünecek kadar zırdeli olanlar var mıdır bilmiyorum. Ama iş öyle değil ve bu yüzden, Gülen cemaatinin özellikle vurgulanmasının nedeni başka.

Bunun nedeni de "Tehlikenin farkında mısınız?", "Ülke satılıyor, şeriat geliyor" propagandasının bir uzantısı. Bu bağlamda da beğenin ya da nefret edin, en başarılı cemaatlerden biri olan Gülen cemaatinin hedef gösterilmesi, Kemalist devletin İslam düşmanlığından ötesi değil ve bu oyuna kimi bilerek, kimi Nihat Gençseverler gibi nispeten gelenekçi tipler ise bilmeyerek alet oluyor.

Özetle, herkes örgütlenme, inancını yayma hakkına sahiptir. "Kimin neyi yayıp yayamayacağına devlet ve ordusu karar verir, yaşasın Kemalizm!" diyen kendini solcu zannedenler, dün yaptığı gibi yarın da solcu avına çıktığında o Kemalist devleti destekleyecek mi, merak ediyorum.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Masumiyet Üzerine

Saldırıya uğrayan askerler için yürüyüşler düzenleniyor, marşlar söyleniyor, ardı arkası kesilmeyen lanetler medyada, sokaklarda, her yerde yankılanıyor. Öldürülenlere, yaralananlara, yıkılan ailelere, mahvolan hayatlara ben de üzülüyorum. Yalnız, itirazım bu üzüntüyü dile getirirken, öldürülen askerleri "masum vatan evladı" diye nitelendirip, masum edebiyatı üzerinden uygulanan karşı şiddeti meşrulaştırmak. Kimilerinin ellerinde Türk bayrakları, kimilerinin elleri ülkücü işareti yapmakla meşgul, hepsinin yakalarında Atatürk rozetleri, aynı sloganlar. "Ne mutlu Türküm diyene", "şehitler ölmez, vatan bölünmez". Masum askerlerimiz ölmüş, o yüzden misliyle karşı şiddet uygulamak da vatan borcu haline gelmiş.

Öncelikle, bir asker masum olabilir mi? Asker kelimesinin anlamı nedir? Basit bir tanımla asker, savaş sanatını öğrenmiş, erden mareşale kadar rütbelendirilen insandır. Yani, öldürmeyi öğretmişsin, eline silah vermişsin. Zaten onlar da bunun için teslim olmuş. Yanlış mı? Doğru. Bu tanım itibarıyla, asker masum olamaz. İkisi zıt kavramlar çünkü. Öldürmenin çeşitli yöntemleri kendisine öğretilmiş, silah tutan insandan bahsediyoruz. İlker Başbuğ, Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği Sempozyumu’nun katılımcılarına Merkez Orduevi’nde verdiği resepsiyonda, "Ben hâlâ kendimi teğmen gibi hissediyorum. Bazen teğmen bazen orgeneral gibi hissediyorum. Teğmen ne demek biliyor musunuz? Hücum eden demektir" demişti. Doğrudur. İyi asker de, iyi hücum etmeyi, iyi öldürmeyi bilen kişidir. Bu yüzden, savaş sırasında düşman askerini öldürmek suç kapsamına girmez, bir nevi nefsi müdafadır - ki neyin suç olup olmaması gerektiği konusu tartışılır, ben uluslararası hukuktan bahsediyorum.

Peki öldürülen askerlerin, ülkemizde masum görülmesinin sebebi ne? Çünkü hiçbiri esasında asker değil. Senin, 18-20 yaşında elinden zorla alınmış evladın, kuzenin, kardeşin, sevdiğin adam, nişanlın, kendi bedenin, senin hayatın ve bu mantıksızlığa, işkenceye dayanabilmek için bunu meşrulaştırmak zorundasın. Bunu da vatan, namus gibi kavramlarla da bir yere kadar gerçekleştirebiliyorsun. Yine de eline zorla silah verilmiş o "masum" insan geliyor gözlerinin önüne, canın acıyor, tek istediğin başkasının da canını acıtmak oluyor ve böylece senin de masumiyetin kayboluyor. Kabul edemiyorsun ki ölen ne vatan uğruna ölmüş bir kahramandı, ne de emin olmadığın öbür dünyada mükafatlandırılacak bir şehit. O da diğerleri gibi kullanılan, kutsadığın devletinin gözünde, emri altındaki ölmüş ve ölmeye hazır binlerce robottan sadece birisi olan, bir gariban ama senin için dünyanın en önemli varlığı, masum bir insandı.

Diğer tarafta kimler var? Hikayelerini çoğu insanın bildiği, çoğunun çarpıtarak yorumladığı, çoğunun da bu yazıyı "bu orospu çocuğu ne saçmalıyor?!" diyerek okuyacağı insanlar; Yani milli mücadelede kendilerine özerklik sözü verilmiş Türk olmayan, ama bu ülkede en az Türkler kadar söz sahibi, milli mücadele döneminde kurulan ilk mecliste resmen "Kürdistan, Lazistan mebusları" diye adlandırılmış kişilerin temsil ettikleri halklar. Sonrasında kendilerine verilen söz tutulmamış, Lozan'da bile temsil edilmemişler. İnönü, "onların temsilcisi de benim" demiş lakin Lozan'da verilen tüm tavizler Kürtlerin aleyhine olmuş. Bunun üzerine mecliste muhalefet yapmışlar, sonucunda meclis kapatılıp yerine Türkçüler getirilmiş ki Lozan bir an önce imzalansın da, meclis uluslararası meşrutiyet kazansın (Zaten yurrta sulh, cihanda sulh sözünün altında bu var. O antlaşma bir an önce imzalanmasaydı, herkesin foyası meydana çıkacaktı. Yoksa, onbinlerce kişinin öldürüldüğü, soykırım diyenlerin haklı argümanlarının olduğu Dersim katliamına savaş uçağıyla iştirak eden Sabiha Gökçen'i övecek, "Türk milleti kadınıyla, erkeğiyle askerdir" diyecek kadar Türklerin askerliğiyle, savaşçılığıyla daima övünen ulu önder barışa çok da meraklı değildi).

Neyse, Osmanlı öneminden beri şöyle ya da böyle itilmiş, sonrasında arkadan vurulmuş, yeni ırkçı-Türkçü yönetimin inanılmaz baskısına uğramış bu halkların bir kısmı ayaklanmış, en barbar şekilde bastırılmışlar. Büyük Türk askerlerin bu köyleri nasıl yaktığını, dereleri cesetlerle nasıl doldurduğunu, aman vermediğini gazeteler boy boy yazmış, övünerek. Bir yandan katletmiş devlet, diğer yandan da bölge halkını Türkleştirmek için "Kürt yoktur" diyen kitaplar bastırmaya başlamış. Lazlar zaten sinmiş, öyle asimile olmuşlar ki, Türkçülüğün en azılı savunucuları haline gelmişler (Ki bu durum ironik de olsa hep böyle işler; Örneğin kültürlerinden koparılan, atalarının kılıç zoruyla müslüman olduğu insanlar, İslam'ın en koyu savunucusu haline gelmişlerdir; Türkler, Pakistanlılar, Kürtler, Persler ve hatta Arapların büyük bir kısmı buna dahildir). Köy yakmak artık devlet politikası haline gelmiş. Binlerce köy yakılmış. Hani geçende öğrencilere uygulanan polis şiddetini eleştiriyorduk, bir kız, polisten dayak yiyerek çocuğunu düşürmüştü. Bugün terörist denilen kimbilir kaç Kürt kızı ellerine o molotof kokteyllerini alana kadar kaç çocuk düşürmüştür, kaç çocuk Kürtçe konuşuyor diye polisten dayak yemiştir, yaşlarının on katı hapis cezasına çarptırılmışlardır. Tarihle yüzleşmeyi hazmedebilecek kadar faşist olmamayı becerebildiyseniz, hamile kadınların karınlarının nasıl deşildiğini itiraf eden erlerin sözlerini okuyun. Kafanızdaki masum asker tanımına uymayabilir, lakin emir eri olmak, asker olmak böyle bir şey.

Katliamlar sonrası geriye kalanların çoğu Türkleştirme amacıyla batı illere, Türklerin çoğunlukta olduğu illere serpiştirilmiş. Buralarda da "dağdan inme ayı" diye muamele görmüşler. O zamanlar parti kurmak ne demek, Kürt diye bir şey var mı ki partileri olsun? Başvuracak mercileri yok. Bölge halkının istisnasız her bireyi, en az bir yakın akrabasını devlet terörüne kurban vermiş. Hesap soracak yasal bir merci yok. Bu arada solun dünya çapındaki yükselişiyle tekrar cesaretlenmişler, dağa çıkmışlar. Sonunda mecburen bazı temsilcilerinin meclise girilmesine izin verilmiş. Göstermelik tabi. Ya milletvekillikleri düşürülüp hapse atılmış, işkence görmüşler, ya partileri kapatılmış. Daha DTP kapatılalı, seçilmiş milletvekillerinin milletvekillikleri düşürüleli kaç ay oldu?

Kısacası, bizim masumiyetlimizi elimizden zorla alan, yerine tüfek veren aynı kişiler, onların da masumiyetlerini almış. Kabul edin veya etmeyin, düşük ölçekte seyreden bir iç savaş yaşıyoruz. Burada taraf olan, bu savaşın sürmesinden nemalananların ekmeğine yağ süren her piyon, her ölen insandan sorumludur. "Savaşın sürmesinden nemalananlar" ile kastım sadece PKK değildir. Şöyle bir sağlama yapalım, hangisini tercih edersiniz; Kürtlerin, ve yeryüzünde yaşayan tüm halkların, kendi kendilerini özerk bölgelerinde yönetmesini, çocuklarının istedikleri dilde eğitim almasını, hatta istedikleri takdirde bağımsızlıklarını ilan etme haklarının olmasını ve devletlerin insanların hayatlarına müdahale etmemesini mi, yoksa daha binlerce "kahraman askerin" kendini veda etmesini mi? Bu soruya yanıtınız ikincisiyse ve Kürtlerin anadilinde eğitim hakkını, kendilerinin istedikleri gibi, enselerinde devletin mermisini hissetmeden yaşamasını, bölücülük, dış güçlerin bize dayattığı bir oyun olarak görüyorsanız, Türkiye'nin tek tipleştirici üniter yapısına tapıyorsanız, sizin ideolojinizi oluşturan, size empoze edenlerin de, bu savaştan nemalandığı kanıtlanmış olur. "Benim dediğim gibi, hatta benim yaşadığım tarzda yaşayacaksın, aksi kanunlara aykırıdır, yaşam hakkını dahi elinden alabilirim" mantığı, tam da karşısında durduğunuzu sandığınız emperyalizmin ana felsefesidir. "Diyarbakır da Türklerin, Hakkari de Türklerin, hepsi bizim ve orada yaşayanlar bizim gibi yaşamak zorunda" diyorsanız, bu tam da yayılmacı, dayatmacı emperyalizmin kucağında oturduğunuz anlamına gelir. "Askeri mi kurban ederdin, toprak parçasını mı?" dendiğinde "Tabi ki askeri" şeklinde cevap veriyorsanız, sizin çocuğunuzu, kardeşinizi, sevgilinizi, hatta sizi kullananlar, sizin beyninize istedikleri operasyonu yapmış demektir.

İkincisi, böyle bir düşüncedeyseniz, eminim ki dağa, "birkaç askeri öldürmenin kar olacağını düşündüğü" için keyfi olarak çıktığını sandığınız "teröristlerden" hiçbiriyle konuşmadınız. Sizin beyninize bu düzen öyle güzel işlenmiş ki, doğduğunuzdan beri, annenizden, televizyondan, bakkaldan, hastanedeki beyin cerrahından, okuldaki resim öğretmeninden duyduğunuz puzzle parçaları beyninizde öyle bir harita olarak işlemiş ki, yolunu kaybetmiş bir aslan gibi oradan oraya saldırıyorsunuz, önünüze çıkanı parçaladıkça hayatınızı idame ettirebileceğinizi düşünüyorsunuz, bunu yaparken ekolojiyi mahvediyor, beslenecek bir şey bırakmıyorsunuz ve yolunuzu kaybettiğinizin bile farkınızda değilsiniz. Adamlar size, "ben farklıyım, senin gibi yaşamak istemiyorum" dedikçe, siz ona dalga geçer gibi "benim sahip olduğum haklara sen de sahipsin" diyorsunuz. Adamların tüm hukuki yolları kapatılmış, merkezi sistem, mecliste çoğunluk olmayanlara söz hakkı bile vermiyor ve ellerine silah almadıkları sürece tüm taleplerini küçük görerek reddediyorsunuz, sonra dalga geçer bir tavırla "çözümün yeri meclistir" diyorsunuz. Anlamıyorsunuz, anlamak da istemiyorsunuz. Şu kadarını söyliyeyim, sizin gibi, bu iç savaşta taraf olmaya zorlanmış, aslında asker olmayan o insanlar da birilerinin kardeşi, çocuğu, nişanlısı, kuzeni, sevdiği adam. Yalnız sizin farkınız, siz kendi "askerlerinize" şehit deyince vatansever kabul edilirken, bu adama terörist demeyen insanlar da devlet tarafından terörist ilan ediliyor. Soruyorum; Öldürülen askerlerin masum olarak görülmesi ve bunun neticesinde sizin masumiyetinizi kaybetmeniz, devletin uyguladığı karşı şiddeti "vatanı korumak" olarak algılamanız, yani o masum adamın zorla asker yapılması kimin işine geliyor? Kürt sorunu gerçeğini görmezden gelmek, Kürt hareketinin oldukça hiyerarşik, zalim, silahlı bir kanadının olması nedeniyle, devletin kendi eliyle yarattığı Kürt sorununu, dış güçlerin yarattığı ve ezilmesi gereken bir terör sorunu olarak görmeniz ve devletin, Kürt hareketinin şu ya da bu kanadında olan herkesi ezme politikasına destek vermeniz, kimin işine geliyor?

Askerler ne kurt işaretiyle, ne Türk bayrağı sallanarak, ne Atatürk rozetleri takılarak, ne slogan atılarak desteklenir. O "masum" 18'lik delikanlıyı savaşçıya çevirmeyeceksin, ölüme yollamayacaksın, en deli çağında "bu senin devlete borcundur" deyip sömürmeyeceksin o genci, ölmese de delirmesini sağladıktan sonra ona gazi ünvanı vermeyeceksin, masumiyetinin ırzına geçmeyeceksin bir zahmet. Kürt hareketinin silahlı, silahsız, az silahlı, çok silahlı, yasal, yasal olmayan tonla temsilcisi var, seç seç beğen. Ama birini seç artık ve masaya otur. Yoksa devletçi medya ve militarist eğitim sisteminin yapabileceği tek şey, batıdaki insanları kandırıp, doğuda olmuş ve olanları çarpıtarak, kendisi için ölmeye hazır rejim militanları yaratmak olmaya devam edecektir. Fakat bu, orada yaşayan, neyin ne olduğunu bilen, batıdaki insanlara "beyni yıkanmış" olarak gösterilen halkı ikna etmeye yetmeyecektir ve bu iç savaşta iki hiyerarşik düzen arasında taraf olmaya zorlanmış, aslında asker olmayan gencecik insanların ölmesinin devamı anlamına gelecektir. "Şehitler ölmez, vatan bölünmez", "vatan sağolsun" saçmalıkları da, bu çılgınlığı, kendi şaşırmışlığınızı bir süre örtmenizden başka bir işe yaramayacaktır.

Ben bu savaşta taraf değilim. Beni hayatta tutan şey de bu kutsanan toprak parçası olmadığı gibi, bu vatan, canımı da alamaz. Üstelik, dünyada kazanılmış hiçbir savaş yoktur. İnsanoğlunun birbirleriyle, hayvanlarla, doğayla girdiği ve girmekte olduğu her savaşı, kağıt üstündekiler ne derse desin, aslında iki taraf da kaybetmiştir ve etmeye mahkumdur. Devletin yarattığı ve üzerinden beslendiği bir sorun için, ne ben, ne sen, ne öteki, yeşil üniformayı giyip başka insanların kentlerine girmek, vatanı kurtarmak adı altında ölüme gitmek zorunda kılınamaz.

Not: Bu yazım Türk Ceza Kanunu'nun 318. maddesini ihlal etmiş bulunuyor. Kanun: "Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir" şeklinde. Yani halk askerliğe çok sıcakmış ama onları soğutmak yasak. Üç önceki paragrafta sorduğum "o masum adamın zorla asker yapılması kimin işine geliyor" sorusunun cevabı da bu madde. Kürtlerin de, Türklerin de masumiyetini yitirmesini isteyen, masumiyetimizin ırzına geçenler, bu maddeyi yürürlüğe sokanların ta kendileri. Çözümleri ne? Terörü ezmek adına bölgeye daha çok genç yollamak, daha çok ölüme sebebiyet, daha çok kan. Adeta kökleri kanla sulanan bir ağaç haline gelmişler.

Ve kimsenin cesaret edemediği şeyi söylüyorum;  Kürtlerin amacı ayrı bir devlet kurmak değil, lakin farzedelim ki öyle. Benim gözümde tek bir insanın, hatta bir kedinin canı bile, bir toprak parçasına feda edilemez. Eğer bağımsızlık isterlerse, bu, orada, Diyarbakır'da, Hakkari'de yaşayanların sorunudur, İstanbul'da yaşayan biri olarak benim sorunum değil. Oraya hiçbir askerin gönderilmesini, orada yaşayan insanlara "hayır, olmaz, burası bizim ve bunu kabul edeceksin" denilmesini, bölünme talebinin olduğu şartlar altında bile hazmedemem. Bölünülürse, bölünülür, nedir yani? Anlaşılmayan şey de bu zaten; Kürtler, onca şeyden sonra, onlara bölünme fikrini ifade etme hakkını dahi iade eden, güvenebilecekleri bir devlet istiyorlar. Askerleri madem o kadar çok düşünüyorsunuz, nedir bu gözünüzü doyurmaya yetmeyen toprak hırsı? Fazla toprağa sahip olmayı dünyanın en gelişmiş medeniyeti olmakla eşdeğer gören bir anlayışla büyümüş bir millet olarak, bu emperyalist bakış açısının kırılma zamanı sizce de gelmedi mi?

6 Aralık 2010 Pazartesi

1933 Bursa Nutku

Kemalistler bilirler. Atatürk'ün meşhur Bursa nutku vardır. Atatürk tarafından yapılıp yapılmadığı muallaktadır ya, ama biz yaptığını farzedelim.

Rivayete göre, Bursa Ulu Cami'de Türkçe ezan okunur. Cemaat, namaz çıkışı Evkaf Müdürlüğü'ne gidip, ezanın niye Arapça okunmadığını sorar. Malum, Türkçe Ezan yürürlüğe girip, okunması teşvik edilmemişti. Bizzat Paşa emretmişti, Arapça ezan yasaklanmıştı. Diğer "devrimler"de olduğu gibi, yenilik gelmekle kalkmamış, eskisi yasaklanmıştı. Neyse, cemaatin bu ziyareti üzerine Evkaf Müdürlüğü ne yapıyor? "Niye Arapça ezan yasak?" sorusunu soran cemaati cevapsız geri çeviriyor. Cemaat de toplanıyor, valiliğe gidiyor. Valilik telaşlanıp olayı kolluk kuvvetlerine bildiriyor. Atatürk'e de bir telgraf çekiliyor, "Ayaklanma girişimi oldu, valilik basıldı" diye. Yurt gezisinde olan Atatürk de Bursa'ya gidiyor, halbuki ortada ayaklanma girişimi falan yok. Lakin yemekte kendisine, Bursa gencinin olayı bastıracağını, ama zabıta ve adliyeye güvendiğinden ötürü bir şey yapmadıklarını söylüyor. Paşa'ya göre, bu ne büyük bir hatadır! Halbuki Türk gencinin işi, zabıta ve adliyeye bırakmaması gerekir. Derhal kalkıp bu konuşmayı yapıyor. Ne diyor Kemal:

"Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük kıpırtı ve davranış duydu mu, 'Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır' demeyecektir. Hemen araya girecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; Nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır."

Yani, günümüzün çakma solcu Kemalist gençlerinin dediği gibi Atatürk, "kalkın gençler, devrim yapın" demiyor. Kendi yaptığı Türkçe ezan, şapka kanunu, rejim değişiklikleri gibi dönüşümleri devrim olarak nitelendiriyor ve gençlerin, bunların bekçiliğini yapmasını istiyor. Örneğin, Kemalist gençler, Atatürk'ün devrimlerine aykırı bir tavırla üniversitelere başörtüsüyle girenlerin başörtülerini önce açmanız lazım. Olmazsa, taşla, sopayla, silah zoruyla. Atatürk devrimlerini zayıflatıcı nitelikte sakalla, cübbeyle, çarşafla gezen insanlarla dolu olan Fatih Çarşamba semtini basıp, gereğini yapmanız lazım. Kenan Evren yapmış zamanında, bugün polisi, jandarması bir şey yapamıyor. Niye duruyorsunuz gençler? 1955'te azınlıklara uygulanan katliam ve yağmayı yapanlar ne kadar da Atatürkçüymüş meğer!

Ahmet Kaya, "Kürtçe şarkıma klip çekeceğim, yayınlayacak bir yürekli arıyorum" dediğinde polisi beklemeden Ahmet Kaya'nın kafasına çatal fırlatanlar, Atatürk'ün Bursa nutkuna uyan "vatansever"lerdi. Öyle ya, Kürtçe'yi yasaklayan Atatürk'tü.

Bahçeli ne diyordu devlet Kandil'e operasyon kararı aldığında ve DTP'nin "Operasyon olursa iç savaş çıkar" dediğinde? "Kandil'de ne yapılacaksa, ülkenin her yerinde o yapılır." Ne kadar vatansever bir tutum. Atatürk'ün de kastettiği tam olarak bu. Ülkenin her yerindeki gençler, sokaklara çıkıp ülkesini korumalı. Kimden? "Dahili bedbahtlardan", yani bu ülkenin vatandaşlarından. Yıllardır ülkücü gençlerin Kürtlere uyguladığı şiddet Bursa nutkuyla bire bir paralel. Aynı şekilde, Onur Öymen'in Dersim Katliamı'nı savunması da. Ne büyük Atatürkçü insanlarla dolu bir ülke!


Neyse, devam edelim, ne diyor ulu önder:

"Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, 'polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir' diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, 'Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek!'"

Yani ne diyor Paşa, adalet örgütü de öyle bir şekilde düzenlenmelidir ki, Kürtçe konuşana çatal atmak, vatandaşın örtüsüne müdahale etmek, Atatürkçülüğe aykırı insanlara fiziksel baskı uygulamak, suç kapsamına girmeyecektir. Neden? Çünkü bu fiziksel şiddeti uygulayanlar "asıl suçlu" değil. "Asıl suçlu"lar, "Arapça ezan neden yasak?" diye soranlar, Kürtçe konuşanlar, Başörtüsüyle okumak, çalışmak isteyenler, Türk olmadığını söyleyenler, ne büyük suç bunlar, yaratıcı Atatürk aşkına! Yani ülkenin büyük bir kısmı suçlu, son referandumda da bir kez daha ortaya çıktı (Boykot edenlerin de evete daha yakın olduğunu düşünürsek, hain sayısı %60'ı geçer), bunlara Kemalistlerin baskı uygulaması suç olmamalıdır. Yasalar, onları korumalıdır. Şimdi niye Kemalistlerin darbe anayasasını savunduklarını daha iyi anlıyorum.


Gerçi polisler, ülkücü gençlerin eylemlerine göz yumar. Yani polisimiz "devrim polisi" olma yolunda hayli yol almıştır, uyguladıkları orantısız güç bakımından İran devrim muhafızlarının bile gözleri yaşarıyormuş diye duydum.

Sözlerini şu şekilde bitiriyor Kemal:
"... onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, İsmet Paşa'ya ve Meclis'e telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, 'Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek benim görevimdir!' İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!"

İnanç ve kanaatleriniz, sizden farklı düşünen "gericileri" elle, taşla, sopayla, silahla bastırmayı gerektiriyorsa, geri durmayın Kemalist gençler. Aslında bu uyguladığınız şiddeti hakediyor hepsi, insan hakları diye saçma sapan bir şey çıkarmışlar, buna göre herkesin yaşama hakkı ve inancını savunma özgürlüğü varmış. Ne kadar saçma, hep Atatürk devrimlerine tehlike oluşturacak nitelikte bunlar. Haydi sokaklara, sopaları, bıçakları alın, ortam hain kaynıyor. Ata'nızın kemikleri sızlamasın.

Kemalizm Yanılgıları

Yanılgı: Kemalizm, Türkiye'yi kurtaran ideolojidir.

Gerçek: Değildir. Savaş yıllarında kafasında Kemalizm diye bir ideoloji olan kimse yoktu, buna Kemal'in kendisi de dahil. O yıllarda yeni bir devlet kurma fikrinin Kazım Karabekir gibi bazı komutanların aklında sadece taslak olarak bulunduğu, Kemal'in ise padişahın yaveri olduğu bilinen bir gerçek. Tabi Kemalistlerin okumaktan çekineceği kaynaklarda olan bir gerçek.

Yanılgı: Atatürk olmasa, biz olmazdık.

Gerçek: Dünyada hiçbir halkın varlığı, bir insana bağlı değildir.

Yanılgı: Atatürk olmasa, Kurtuluş Savaşı'nı kazanamazdık.

Gerçek: Kurtuluş Savaşı diye bir şey yok. Bilinen anlamda yok. Birinci Dünya Savaşı sonrası, İngiltere'ye tek kurşun atmadık. İtalyanlara da atmadık. İngilizler, Türkleri yenmek için 400.000 kişilik bir orduya ihtiyaç olduğunu söylüyorlardı. Yunanlıların 100.000 kişilik bir ordusu vardı, İtilaf Devletleri'nin de savaşı sürdürecek gücü kalmamıştı. İngilizler, Sevr Antlaşması'nın ütopik olduğunu anlamış, Yunan ordusundan da desteğini çekmişti. İngilizlerin desteğini çektiği Yunanlılara karşı savaştık. Doğuda da Ermenilere karşı savaştık. Ne İngilizlerin, ne Fransızların, ülkeyi sahiplenme gibi bir derdi yoktu. Suriye, Fransızların mandası altındaydı, Mustafa Kemal zaten Araplarla ilgilenmiyordu. İngilizlerin gözü Orta Doğu'daydı, Musul'daydı, Kerkük'teydi. Atatürk İngilizlerle savaş değil, işbirliği yapmıştır. İngilizler istediğini, yani Musul ve Kerkük'ü almıştır, karşılığında da Lozan'ı imzalamaya diğer devletleri ikna etmiştir. Hatta Atatürk, mecliste bu basiretsizliğe karşı yükselen muhalefeti susturmak için, meclisi kapatmıştır. Yani Kurtuluş Savaşı dediğimiz şey, ülkede etnik temizlik, ülkeyi Türkleştirme eyleminin bir parçası, İngilizlerle bir anlaşmadır. Bu anlaşmayı İnönü de sonradan kabul etmiştir.

Yanılgı: Atatürk, emperyalistleri ülkeden kovmuştur.

Gerçek: Atatürk, Sivas Kongresi'nde mandacıların tarafını tutmuş, ABD'ye mektup göndermiştir. Belgeleri, Amerikan Mandacılığı ve Atatürk adlı yazımda mevcuttur. ABD mandacılığını da, İngiliz mandacılığını da, Bolşeviklerle birleşmeyi de düşünen İngilizler, Amerikanlar, Ruslar değil, Türkler olmuştur. Hiçbir işgalci devlet, sonsuza kadar buraya yerleşme amacında değildi ki, Atatürk onları "kovsun". Atatürk, bu ülkelerin hepsinin de mandası altına girmeyi zaman zaman düşünmüştür. Ne İngilizlerin Atatürk'e, ne Atatürk'ün İngilizlere ya da Amerika'ya bir sert sözünü duyamazsınız. Kaldı ki, Atatürk ülkeyi kurtarmış, kurmuş bile olsa, savaş 1922 senesinde bitmiştir. Ölene kadar yaptığı zulümler, iktidarda kalma hırsı ve ülkeyi taşıdığı konum, ülkenin kurucusu olduğu için haklı gösterilemez. Kurucusu olmayan ülke yoktur. Ama kurucusuna ilahlık atfeden de İran, Kuzey Kore, Türkiye gibi belli bir seviyenin altındaki ülkelerdir. Bu bir ilkellik göstergesidir.

Anti-emperyalist olmanın yolu Kemalizmden değil, anti-kapitalist olmaktan geçer. Kemalizm ise tam tersine bu ülkeye kapitalizmi sokan, yurdu emperyalistlere açan, emperyalistlerin diğer ülkelere yaymak için çabaladığı ırkçılığı Türkiye'de uygulayan kişi olarak emperyalistlere yardımcı olmuştur. Devlet kapitalizmini ülkeye Musollini korporatizmi sistemiyle getiren de odur. Kemalistlerin mantığıyla gidersek, Devlet Bahçeli de anti-emperyalisttir, şeriat düzenini savunan Bin Ladin katılığında, "gavur" ile her daim cihat halinde olan İslamcılar da anti-emperyalisttir. Gülerim.

Yanılgı: Atatürk olmasa, Türk kültürü yok olurdu, adımız Dimitri olurdu.

Gerçek: Yok öyle bir şey. Öyle bir şeye bu halk izin vermezdi. Atatürk olsun, olmasın. Kaldı ki, Atatürk sağolsun, milli mücadelede Türklerin yanında yer alan Kürtlerin adı Xezal, Aşti yerine zorla Yağmur, Bulut olmuştur. Kültür temizliğinde Atatürk'ün de içerisinden geldiği İttihatçıların üstüne yoktur.

Yanılgı: Atatürk olmasa, Sevr uygulamaya geçerdi.

Gerçek: Sevr'i İtilaf Devletleri de gerçekçi bulmadı. Sadece Yunanlılar imzaladı. Kaldı ki, yenilen devletlerle yürürlüğe konulmuş antlaşmalar, mesela Almanya'ya karşı Versailles, Sevr'den daha ağırdı ve uygulamaya kondu. Bu esaretten Almanya'yı Hitler kurtardı diye, ona ulu önder diyor muyuz?

Yanılgı: Kemalizm olmasa, bugün de Sevr gibi antlaşmalar uygulamaya geçer.

Gerçek: Bu da Kemalistlerin paranoyalarından biri. "Dünya, bize karşı" propagandası, 30'lı yıllarda savaştan yeni çıkmış ülkelerin faşist devlet adamları tarafından uygulandı. Bugün bir geçerliliği yok.

Yanılgı: Kemalizm, bu ülkeye demokrasi getirmiştir.

Gerçek: Kemalizm, bu ülkeye demokrasinin gelmesini geciktirmektedir. Kemalizm, Osmanlı'nın son döneminde geçilmiş ve yıllarca uygulanmış çok partili sistemi ortadan kaldırmıştır. 25 sene boyunca tek parti devletinin temsilcisi olmuş, muhalifleri de hain ilan edip astırmış, hapse attırmıştır.

Yanılgı: Atatürk, muhaliflerine izin verse ülkede kaos olurdu.

Gerçek: Atatürk, muhaliflerine özgürlük verse iktidarı kaybederdi sadece. Ülke ne bölünürdü, ne satılırdı. Atatürk'ü binlerce meczubun arasında tek dahi olarak gören Kemalistlerin savunmalarından biri bu. Atatürk diktatördü, iktidarını sağlamlaştırma niyetindeydi, bunun için de gereğini yaptı. İnkar etmeyin, Falih Rıfkı bile bunu inkar etmiyor, "Cumhuriyet, işi maskelemek amaçlıydı" diyor.

Yanılgı: Kemalizm, ülkeyi modernleştirir.

Gerçek: Kemalizm, ülkeyi geriletiyor.

Yanılgı: Atatürk, padişahı kovarak halkı esaretten kurtarmıştır.

Gerçek: Atatürk, kendisini 20. yüzyılın başından beri padişahların sahip olmadığı yetkilerle donatmıştır. Onu ölüm haricinde cumhurbaşkanlığından indirecek bir merci bulunmamaktaydı. Onun ölümünden sonra da İnönü kendisini aynı şekilde "değişmez başkan" olarak ilan etmiştir, dış konjonktürün değişmesiyle çok partili sisteme geçilme zorunluluğu olmasa, ölene kadar cumhurbaşkanı olacaktı. Bunun, padişahlıktan farkı nedir? Sadece anayasada "Devlet bir cumhuriyettir" maddesinin olmasından başka bir şey değildir. Şu an İngiltere'de anayasal krallık olduğu, kralın sembolik olduğu gibi, Osmanlı'da da son dönemlerde padişahlığın yetkileri anayasa ile sınırlandırılmış, sembolik hale gelmişti. Atatürk ise, kendisini son dönem padişahlarından çok çok daha fazla yetkilerle donatmıştır. Cumhuriyet ilanının nedeni de budur. 20-23 arası mecliste kendisine muhalefet yapılabiliyordu. Cumhuriyeti ilan ederek, kendisini değişmez Cumhurbaşkanı yapacak, istediği zaman başbakanı değiştirme yetkisi kendinde olacak ve milletvekili atamaları da artık kendi kontrolünde olacaktı. Cumhuriyet ilanı, meclis iradesini yok etmeye yönelik bir taktikti. Halkın esaretinden de bahsedecek olursak, şapka takmıyor diye halkı astıran, eski alfabeleyle yazılmış Osmanlı tarih kaynaklarını inceleyen tarihçileri hapse attıran, işçilerin grev ve sendika kurma hakkını ellerinden alan, Türkçe konuşmayanları cezalandıran bir devlet, halkı esaretten mi kurtarmıştır, esaret altına mı sokmuştur?

Yanılgı: Atatürk ve arkadaşları, bu devleti kurmuştur.

Gerçek: Doğrudur, İttihatçı zihniyetle bu ülkeyi kurmuşlardır, lakin o arkadaşlardan yarısı, sonradan muhalif olduğu, "iş diktatörlüğe gidiyor" dedikleri için asılmış, sürülmüş, hapse atılmıştır. Milli mücadele döneminin bazı yönlerden Mustafa Kemal'den de önemli sayılabilecek Kazım Karabekir, Ali Rauf Orbay gibi mimarları, bu akıbete uğrayanlar arasındadır.

Yanılgı: Atatürk, ordu ve siyaseti birbirinden ayırmıştır.

Gerçek: Atatürk, kendisine muhalif olan isimlerin ordudaki ağırlıklarının ortadan kalkması için, mebus olup siyaset yapmak istiyorlarsa askerlikten çekilmeleri gerektiğini söylemiştir. Hem asker, hem mebus, hem de Atatürk'e muhalif komutanların varlığı, Atatürk'ün iktidarını tehlikeye sokardı. Bunun üzerine muhalif kanattaki Kazım Karabekir gibi isimler, askerlikten çekilmiştir. Ama Atatürk'e sadık kalacak Fevzi Çakmak gibi askerler, asker olarak kalmış ve hiçbir zaman siyasetten ayrı durmamışlardır. Üstelik, Atatürk'e yakın, İnönü gibi isimler uzun süre hem asker hem mebus olarak görevlerine devam etmiştir. Atatürk'ün muhaliflerine "siyaset istiyorsanız askerlikten çekilin" emri, İnönü'nün "İsmet Paşa" olarak kalmasına engel olmamıştır. Yani Atatürk, sadece muhalif kanattaki komutanların ordu ile ilişkilerini kesmiştir, böylece onlar silahlı tehlike olmaktan çıkmıştır. Sonradan muhalif parti kurmalarına da izin verilmeyerek tamamen tasfiye edileceklerdir.

Yanılgı: Talihsiz darbelerle Kemalizme yeni şekiller verilmiştir.

Gerçek: Darbeler, Kemalizmi korumak için yapılmıştır. Kemalizmle zıt değil, Kemalizmin devamı niteliğindedirler.

Yanılgı: Kemalist milliyetçilik ırkçı değildir ve etnisiteye dayanmaz.

Gerçek: Kemalist milliyetçilik Türk etnisitesini ve kültürüne dayanır. Atatürk, binlerce mezarı açtırıp kafatası ölçümü yaptırmış, yurtdışına öğrenci gönderirken "Türk ırkından" olma şartı atamış, ana dili Türkçe olmayanları saygın makamlara gelmelerini yasaklamıştır. Kürtçeyi yasaklayan da odur. Türklüğü tanımlayan zamanın ders kitaplarında bu tanıma girmek için "Türk kanı taşımak" şartı konulmuştur. Gençliğe Hitabe'den Öğretmen Marşı'na, Andımız'dan Onuncu Yıl Marşı'na, Türkleri üstün ırk olarak gören dizeler, bunlarla paralellik içinde olan uygulamalar görebilirsiniz.

Yanılgı: Atatürk, ırkçı olsa önemli mevkilere Türk olmayanları getirmezdi.

Gerçek: Atatürk, Türk olmayanların itaat edip Türk gibi yaşaması için çabalamıştır. Bunun için de kendisine örnek modeller yaratması gerekecekti. Belli mevkilere gelmiş Türk olmayanların hepsi, ana dili Türkçe olan, Atatürk gibi Türkçü olan, Türkleşmiş kimselerdi. Ne atalarının kültürleriyle, dilleriyle ilgileri vardı. Kürtçe konuşan Kürtler, gayrimüslimler, hiçbir makama gelememiştir.

Yanılgı: Atatürk'ün milliyetçiliği Hitler'inki gibi olsa, Hitlerin yaptığı gibi Kürtleri soykırıma uğratırdı.

Gerçek: Zihniyetin aynı olup olmadığı, ölen kişilerin oranına ya da bir soykırım olup olmadığına bakılmaz. Hitler, Yahudileri asimile etme seçeneği olsa eder miydi bilinmez, lakin asimilasyon edilemeyecek Ermeniler'i, Atatürk'ün de içinden geldiği İttihatçılar zaten soykırıma uğrattılar. Kürtlerin içinden de "Türk'üm" demeyen, Türk gibi yaşamayan Kürtleri Atatürk bizzat katletti. Sadece bununla da kalmadı, içerisinde Türk'üm demeyenin olduğu binlerce köy yakıldı, çoluk çocuk denilmeden öldürüldü. Bunların olmadığına sadece Kemalistler inanıyor, inkar etmenin mümkün olmadığını bilen Onur Öymen gibiler ise bu katliamları haklı buluyor. Kaldı ki, Hitler zihniyetinde olmak, soykırım yapılabileceği anlamına gelmez. Bugün İsrail, topraklarında yaşayan Arapları kökten silebiliyor mu? Silemiyor. İsrail hükümetine karşı muhalif olmadığı sürece, Arapları parlamentosuna sokuyor mu? Sokuyor. Bu, İsrail hükümetinin ırkçı olmadığını, saf Yahudi bir devlet kurmak istemediğini mi gösterir? Hayır. Arapları öldürmeye, tehdit olarak görmeye, ikinci sınıf muamele etmeye devam ediyorlar. Ne yazık ki, BDP, Hamas ile PKK'yı karşılaştırmakta gayet haklıdır.

Yanılgı: Kemalizm olmasa şeriat gelir.

Gerçek: Gelmez. Türkiye'nin dünyada edinmek istediği konumdan dolayı gelmez. Kemalizm olmasa, İslam düşmanlığı olmaz, hepsi bu.

Yanılgı: Atatürk olmasa şeriat olurdu.

Gerçek: Olmazdı. Osmanlı'ya zaten şeriat devleti demek yanılgı olur. Özellikle Lale Devri ile birlikte Avrupa ile entegre çabaları, ülkenin çok dinli yapısı gibi pekçok nedenden dolayı Osmanlı devleti katı şeriat ile yönetilmiyordu. İlk laik mahkemeler Cumhuriyetten çok önce kuruldu. Suudi Arabistan'ın bugünkü resmi mezhebi olan Vahabiliği yasaklayan Osmanlı İmparatorluğu'dur. Atatürk zihniyetindeki insanlar iktidarı sahiplenmese, İslam düşmanlığı olmazdı.

Yanılgı: Atatürk, İslam düşmanı değildir.

Gerçek: İslam düşmanıdır. Medeni Bilgiler kitabında el yazısıyla şunları yazmıştır:

"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)
"Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
"Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."

Atatürk, dini, devletin hükmü altına almıştır. Atatürk'e en yakın isimlerden Falih Rıfkı bunu inkar etmiyor: "Kemalizm, farz ibadetler dışında tüm İslam hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır" diyor. Bunu da açıklarken, İslam'ın son din olmasından mütevellit, artık peygamber gelmeyeceğini, içtimanın insan beynine bırakıldığını ve Kemal'in de içtima yaptığını söylüyor. Hatta Falih Rıfkı'ya göre, Atatürk, Türklere özgü ibadet şekilleri icat edecekmiş. Mesela Türklere özgü namaz reformu yapacakmış, namazda uygulanan hareketleri, çöl halkına uygunmuş, değişmesi gerekiyormuş. Ezanın Türkçeleşmesi bunun ilk adımıymış. Haccın da artık farz olmadığını düşünüyormuş. Yani farz ibadetlere yönelik de içtima yapacakmış lakin ömrü yetmemiş.

Aslında Kemalistlerin, İslam dinini farz ibadetten ve içsel inançtan ibadet görmesi, yani namaz, oruç, zekat, kelime-i şehadet, hac dışında tüm İslami öğeleri, simgeleri, gereklilikleri gericilik olarak görmesi, Falih Rıfkı'nın "Kemalizm, farzlar dışında tüm hükümleri kaldırmıştır" tespitini tamamen doğruluyor. Türklere özgü bir İslam yaratıldığı gerçek. Bu saçmalığa göre de "dünya üzerindeki diğer tüm müslümanlar İslam'ı yanlış anlıyor, biz doğru anlıyoruz. İslam, aslında Atatürk laikçiliğiyle çelişmiyor." İslam düşmanlığını açık açık dile getiremeyenlerin Diyanet aracılığıyla verdirdiği fetva bu yönde. Kemalizmin İslam düşmanı olmadığını iddia etmek, İslam'ı ya da Kemalizmi bilmemektir. Kemalizmden gayrimüslimler de nasibini almıştır ya, o da ayrı bir hikaye.

Yanılgı: Cumhuriyeti Kemalizm kurdu.

Gerçek: Kurmadı. "Türkiye devleti bir cumhuriyettir" yazmayla cumhuriyet kurulmuş olmuyor. Cumhuriyet, kabaca "seçilmişlerin iktidarda olmasıdır". Bizde ise, cumhuriyet demek, Atatürk'e sınırsız yetkilerin ölümüne kadar verildiği anlamına geliyordu. Seçimin olmadığı, tek partili, cumhurbaşkanının padişahları kıskandıracak yetkilere sahip olduğu bir sistem, İran İslam Cumhuriyeti kadar bile cumhuriyet değildir. Ya da haksızlık etmeyelim, o kadar cumhuriyettir işte.

Yanılgı: Kemalizmi eleştirmek nankörlük, vatan hainliğidir.

Gerçek: Kemalizmi eleştirmek vatan borcudur. Foyalarının meydana çıkacağını bilen Kemalistler de kabadayılıkla, fişlemelerle, ad hominemle, şartlı refleksle ezbere konuşmaktan öteye gidemiyorlar. Bağırıp çağırmakla, her konuşmanın sonunu Nihat Genç gibi Fethullah Gülen'e bağlamakla Kemalizm savunulmaz.

Yanılgı: Kemalizm, yurt dışında saygı gören bir ideolojidir.

Gerçek: Hiç de değil. Kemalizmi, Türklerin şişirmeleri ve Atatürk'ün Nutuk'undan değil de objektif kaynaklardan öğrenmiş hiç kimse Kemalizm'i övmez. Hiçbir objektif tarihçi ne Kemalizm'i, ne de 30'lu yıllarda ortaya çıkmış otoriter siyasi düşünceleri benimsemez. Sırf bu yüzden, Kemalistler, yine başka Kemalistlerin uydurup email aracıyla yaydıkları "Che'nin çantasından Nutuk çıktığı", "Haiti cumhurbaşkanının 1996 yılında mezarına Atatürk'le ilgili övgü dolu sözlerinin yazılmasını vasiyet ettiği" gibi komik yalanlara başvuruyorlar. Çünkü Kemalizmin yurt dışında saygı gördüğüne dair bir tane adam gibi gerçek delil yok. Bu yalanların internet ortamında bu kadar hızlı yayılması da, Kemalistlerin bir avuç cahil topluluk olduğunu kanıtlar nitelikte. Cahil değillerse ve yine de bu yalanları yayıyorlarsa, o zaman su katılmamış yalancılar. Değil günümüzde, Atatürk'ün sağlığında bile Los Angeles Times'ta ve pekçok yurtdışı yayın organında "Türk diktatör" diye zikredilmesinden Atatürk'ün kendisi rahatsız olmuştur, sırf o yüzden Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı göstermelik olarak en yakın arkadaşlarından Ali Fethi Bey'e kurdurtmuştur lakin CHP'nin ilk seçimlerde kaybedeceği ortaya çıkınca bu partiyi de kapattırmıştır.

Yanılgı: Dünya'da kadın hareketleri oluşmuş, kadınlar, seçme ve seçilme hakkını tırnaklarıyla kazanmışlardır. Ülkemizde ise ulu önder Atatürk sayesinde kucaklarında bulmuşlardır.

Gerçek: Ülkemizde 1800'lü yıllardan itibaren bir kadın hareketi olmuştur. Atatürk, kadınların örgütlenmelerini engellemiştir. Cumhuriyet'in ilk partisi olan Kadınlar Halk Fırkası'nı kapatmıştır. Kadınlar tüzüklerini değiştirip tekrar tekrar Atatürk'ün karşısına çıkmıştır. Atatürk, bu kadınları hiçbir zaman meclise sokmadığı gibi, kadına-erkeğe seçme hakkı vermemiştir. Konunun detayları Kadınlar, Kazanılarını Birilerine Borçlu Mu? isimli yazımda. Kadın haklarını savunanların okuması gerektiğini düşünüyorum.