14 Kasım 2010 Pazar

Amerikan Mandacılığı ve Atatürk

"Bütün memleketi parçalamadan ülkeyi bir Amerikan denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek uygun çare gibidir."

İnönü, 1919 yılında Mustafa Kemal'e yazdığı mektupta böyle diyordu. (1) Kazım Karabekir'e de aynı düşünceyi açtığı bilinir. Aslında, Wilson İlkeleri'nin Osmanlı Devleti ile ilgili 12. maddesine dayanan geçici bir Amerikan mandasının tek çıkış yolu olduğunu sadece İnönü değil, dönemin pekçok aydını düşünüyordu. Maddeye göre, Osmanlı'nın Türk kesimlerinin egemenliği güvence altına alınacak, öteki uluslara can güvenliği ve özerk gelişme olanakları sağlanacaktı. Ülkede 1900'lerin başında başlamış, 1909'da şiddetlenmiş ve 1915'te kırıma dönüşmüş Ermeni katliamları, İttihatçıların Kürtler üzerindeki baskıları ve giderek güç kazanarak şiddetlenen ırkçı faaliyetleri düşünüldüğünde, bu gayet makul bir çözümdü. Zaten 1. Dünya Savaşı sonrası bize anlatıldığının aksine, yedi düvele karşı bir harp yoktur ortada, savaşın çok büyük bir bölümü aslında bir iç savaştır.

Neyse, 14 Ocak 1919'da Halide Edip, Refik Halit gibi aydınların da içinde bulunduğu Wilson Prensipleri Cemiyeti kurulur. Sonradan gelecek nesillere neredeyse vatan haini olarak anlatılacak bu cemiyet, koşulların kendi kendini kurtarmayı engellediği bir ülkeye, yabancı bir yardım elinin uzanmasını savunuyordu.

Peki bu konuda Atatürk'ün tavrı neydi? Amasya'dan başlarsak, Kazım Karabekir, aldığı iki şifreli telgraftan, Atatürk'ün Boşeviklik ilanı, o da olmazsa Amerikan mandasının kabulünü tasarladığı mesajını çıkardığını ve buna kendisinin karşı çıktığını söylüyor. Akabinde Erzurum Kongresi'nde, Taha Akyol'un da bahsettiği, "...devlet ve milletimizin, iç ve dış istiklali; ve vatanımızın bütünlüğü mahfuz kalmak şartıyla... milliyet esaslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi bir devletin fenni, sinai, iktisadi yardımını memnuniyetle karşılarız.” kararı çıkıyor. Amerikan nüfusuna karşı çıkan Doğu Anadolu'nun tepkisi yüzünden Amerika'nın adı geçmese de, "herhangi bir devletin" ifadesinin, Amerika olduğu, Atatürk'ün Ali Fuat Cebesoy'a çektiği telgraftan anlaşılıyor. Telgrafta, Atatürk, "Erzurum Kongresi'nin Amerikan mandaterliği hakkında yazılabilecek şey ancak kongre beyannamesinin 7. maddesinin ihtiva eylediği ima ve sarahattan ibarettir." (2) yazıyor, açık açık mandaterliği kendisinin de düşündüğünü görüyoruz buradan, lakin sonradan kaleme aldığı Nutuk'ta "Erzurum Kongresi'nde her türlü himayeye karşı çıktık." demiştir.

Bununla kalınıyor mu? Hayır. Sivas Kongresi'nde 7. maddeye ile Erzurum'daki gibi, "Milletimiz asri gayeleri tebcil ve fenni, sınai ve iktisadi hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Binaenaleyh devlet ve milletimizin dahili ve harici istiklali ve vatanımızın tamamiyeti mahfuz kalmak şartıyla altıncı maddede musarrah hudud dahilinde milliyet esaslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen her hangi devletin, fenni, sınai, iktisadi muavenetini memnuniyetle karşılarız.” Yine burada kastedilen devlet, ABD'dir, kongre tutanaklarında görebilirsiniz. Sivas Kongresi'nde mandacılık fikrinin ateşli bir şekilde tartışıldığı bilinir. Atatürk'ün bu fikre karşı çıktığı falan yalandır. Sadece dinlemiştir. Üstelik akabinde, kendisinin de altında imzası bulunan ve Amerika'dan yardım isteyen bir mektup, Amerikan senatosuna gönderilmiştir. İşte mektup:

Amerika Birleşik Devletleri Âyan Meclisi Başkanlığına
Rumeli ve Anadolu’nun tüm Müslüman halkını temsil eden ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu ve Rumeli’deki tüm illerinin temsilcilerinden oluşan Sivas Millî Kongresi 4 Eylül 1919’da toplanmıştır. Amaç, ülke halkının çoğunluğunun isteklerini yerine getirmek, tüm azınlıkları koruma altında bulundurmak, tüm vatandaşlara can, mal ve adalet güvencesi sağlamaktır.
Sivas Millî Kongresi, Osmanlı Devleti’ni oluşturan topluluğun çoğunluğunun isteklerini belirten bir kararı 9 Eylül 1919 günü oybirliğiyle kabul etmiştir. Bu kararın içerdiği ilkeler; Sivas Kongresi’nin, dağılmadan önce üyeleri arasından seçeceği merkez komitesinin ve Osmanlı Devleti sınırları içindeki diğer alt örgütlerinin gelecekteki tutumlarına rehber olacaktır.
İzlenecek siyasetle ilgili olan bu karar gereği, Sivas Millî Kongresi, Amerika Birleşik Devletleri Âyan Meclisi’nden şu ricada bulunmayı yine oybirliğiyle kararlaştırmıştır: Üyelerinizden oluşan bir komiteyi Osmanlı Devleti’nin her köşesine göndermenizi diliyoruz. Bu komite, açık ve tarafsız bir görüşle Osmanlı Devleti’nde uygulama hâlinde olan durumu ve koşulları incelemelidir. Böyle bir inceleme, Osmanlı Devleti’ne nüfusun ve toprakların yazgısı hakkında yapılacak bir barış anlaşmasına göre keyfî kararlar alınmasına meydan verilmeden yapılmalıdır.
Sivas Millî Kongresi adına Başkan: Mustafa Kemal Paşa,
Başkan Vekili: Hüseyin Rauf Bey,
İkinci Başkan Vekili: Emekli Gn. İsmail Fazıl,
Kâtip: İsmail Hami,
Kâtip: M.Şükrü (3)(4)(5)(6)

Bu mektubun, Wilson prensiplerinin Osmanlı ile ilgili maddesiyle paralelliği, özellikle azınlık haklarının can ve mal güvenliği ile kısmına vurgusu ortada (Ki bu aslında daima hiçe sayılmıştır). Mektup, Rauf Orbay tarafından şu şekilde anlatılıyor: "Hulasa olarak maksat; Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü, tarafsız bir büyük devlet ve hepsine rercihan Amerika Devleti'nin müzahereti altında muhafaza etmek olduğunu söyledi. Topladıkları kongrede verdikleri karar, Cumhurreisimize telgrafla bildirilmiş ve senato tarafında buraya bir tahkik heyeti gönderilmesi rica edilmiş. Lâkin, onların manda hakkındaki fikirleri bizimki gibi değil, onlar bunu yalnız, bir büyük kardeşin nasihati veya dış yardımı gibi düşünüyorlar. İç idareye veya dış münasebetlere hiç müdahale etmemek üzere hafif bir ağabeylik hakemliği tanımak istiyorlar." (7)

Bu mektuptan bir hafta sonra, Amerika'dan General James Harbord ile bir görüşme yapılmıştır. Bunun dışında gizli görüşmeler de olmuştur (Bunu ben söylemiyorum, Karabekir'ler, Rauf Orbay'lar söylüyor). Gizlileri geçtim, Harbord'la yapılan kesin görüşmenin içeriğini dahi Atatürk sonradan yapılan röportajlarda açıklayamamıştır. Açık olan ise, mandacılık fikrinin Amerika tarafından değil, bizim tarafımızdan istenmesidir. Aynı isteği Ermeniler de dile getirmiştir, fakat Amerika böyle bir şeye girişmemiştir. Dönemin ABD Ankara büyük elçisi Charles H. Sherrill'in anlatımına göre, bizim teklifimizi de geri çeviren Amerika'dır. (8) Ayrıca Kazım Karabekir gibi, en büyük birlikleri emri altında tutan komutanlardan, bu fikre karşı çıkanlar olmuştur.

Sonuçta bir şekilde, manda yoluna girmedik. Lakin benim rahatsızlığım şurada; Atatürk, sonradan yazdığı Nutuk'ta, altında imzası olduğu yukarıdaki mektup için bakın ne diyor:
"Efendiler, pek uzun ve münakaşalı devam eden bu manda müzakeresi, taraftarlarını susturacak orta yollu bir çare ile sonra erdi; Hem de bu çareyi teklif eden yine Rauf Bey oldu... Bu teklif, oy birliği ile kabul olundu. Kongre Divan Başkanlığı'nın imzalarıyla bu yolda bir mektup müsveddesinin hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak ehemmiyet atf etmiş değildim."

Şimdi size, bu laflar inandırıcı geliyor mu? Ne demek "müsvettenin hazırlandığını hatırlıyorum ama gönderilip gönderilmediğini hatırlamıyorum"? Kaldı ki Rauf Orbay, yukarıda kendi eseri Cehennem Değirmeni'nden alıntı yaptığım gibi, gönderildiğini söylüyor. Ayrıca, yine aynı Nutuk'ta Atatürk'ün, mektubu gayet iyi hatırladığını kendi sözlerinden anlıyoruz:
"Yalnız Amerika senatosuna yazılan ve malumunuz olan bir mektuba kongre kararıyla 5 kişi vaz’-ı imza etmiştir ki, bu meyanda bendenizin de imzam vardır."

Yani bir hatırlamıyorum, bir gönderdik, vs gibi eli ayağına dolaşmış vaziyette çelişkili cevaplar vermek, generalle olan görüşmelerin içeriğine hiç cevap vermemek (9) neyin nesidir? Tamam, bir çıkış yolu olarak mandacılık ciddi ciddi düşünülmüştür, bu ne satılmışlıktır, ne vatan hainliğidir, ülkesini seven aydınlar da bu işi düşünmüştür, bir dönem için Atatürk de. Zaten Misak-ı Milli de Wilson İlkeleri'nin bir sonucudur, Lozan da. İnönü dahi milli mücadelede İngiliz desteğini itiraf etmiştir, Yunanlılar İngilizlerin kendilerini sattıklarını düşünüyor. Bu arada, İngilizler de mandacılık fikrine sıcak bakmamıştır, zaten onların gözü Anadolu'da değil, Ortadoğu'daydı, sonuçta Musul'u da aldılar. Lozan'daki bu tavizlere özellikle Kürt milletvekillerinden gelen tepkiler dolayısıyla Atatürk, apar topar meclisi tekrar seçime götürmüş, kendi elinle seçtiği milletvekillerine Lozan'ı kabul ettirmişti, buna rağmen 14 red oyu çıktı. Hatta en son Kürtlere özerklik konusu, Kürt muhalifleri dindirmek amacıyla, Musul'dan ebediyen vazgeçmenin arefesinde dile getirilmişti. Her türlü tavize rağmen, bir an önce Ankara hükümetinin tanınmasını ve icraatlere geçilmesini istiyordu, İngilizlerin dediği oldu, "Kurtuluş Savaşı" diye yazılan efsanenin sonrasında hiçbir şeyden kurtulmadık, Lozan da yedi düvele karşı bir zafer değildi. Amerika mandacılığıyla ilgili Atatürk'ün düşünceleri, İngilizlere verilen tavizlerle ilgili tüm bunlar ortadayken, "Böyle böyle gelişmeler oldu, biz de bir ara Amerika'nın yardımını istedik, lakin şu şu nedenlerden dolayı bu gerçekleşmedi." gibi bir açıklama yapılsa ne olurdu? Aslında objektif tarih adına yapılması gereken buydu, lakin milletin düşüncesine şekil vermek için resmi bir tarih yazmak gerekiyordu. Atatürk'ün başka maceralara girdikten sonra sanki bunlar hiç olmamış, kendisi hiç savunmamış gibi mandacılığı düşünenleri vatan haini ilan etmesi, imkansızı yaptım yedi düvele karşı harp ettim, sonra geldim iç hainlere, gerici dincilere, mandacılara karşı savaştım demesi, milli mücadele komutanlarını şu veya bu nedenden dolayı tasfiye edip kendini tanrı ilan etmesi, benim rahatsız olduğum konu bu.

Keşke, Atatürk Nutuk'u hiç yazmasaydı. - Falih Rıfkı Atay

Kaynaklar
(1) Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 3. Cilt, s. 696
(2) Ali Fuat Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar
(3) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt IV, s.57
(4) http://www.boyutpedia.com/default~ID~1447~aID~63436~link~mustafa_kemal%E2%80%99in_sivas_kongresi_adina_amerikan_senatosu%E2%80%99na_yazdigi_mektup.html
(5) http://armenianhouse.org/harbord/conditions-near-east.htm
(6) http://i55.tinypic.com/scdh78.jpg
(7) Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, Cilt 1, istanbul, 2004, s.275-276
(8) Charles H. Sherrill, Bir Elçiden Gazi Mustafa Kemal
(9) Nutuk, 1927 baskısı, Cilt II, s. 145-146

12 Kasım 2010 Cuma

İnönü ve 11 Kasım Darbesi

"Seni ben mahvederim, İsmet... İsmet!"

Tarih, 29 Ağustos 1932. Çankaya sofrasında, Atatürk böyle haykırıyordu. Aslında bu tehditin sebebi, bakıldığında, çok küçük gibi duruyor. Bir İngiliz gazetesinde bir haber çıkar: İngiltere hükümeti, Atatürk'e Dizbağı Nişanı verecektir. Bizim dalkavuk gazeteler de daima olduğu gibi, haber teyit edilmeden, methiyelere başlar. Halbuki ortada İngiltere hükümetinden böyle bir teklif falan yoktur. Bir önceki yazımda örneğini verdiğim gibi, rejim sözcüsü gazetelerin, Atatürk'ü övmek için hiç yaşamamış insanlara bir şeyler keşif/icat ettirip, o hiç yaşamamış ama nasıl olmuşsa Atatürk hayranı olmuş kaşif veya mucidin, o bulduğu şeyin adını da Atatürk'e ithaf ettiğini yazması dahi dönemin sıkça tekrarlanan peri masallarındandır. Atatürk ve yeni rejim böyle sevdirilmiştir aslında, gerek medyayla, gerek Nutuk gibi tek yönlü ve pekçok gerçeği örten kitaplarla, yani bu sofra tartışmasının sebebi göründüğü kadar önemsiz değildir.

Neyse, konumuza dönelim. Ortada İngiltere hükümeti tarafından böyle bir nişan teklifi olmadığı için, İnönü, haberin tekzip edilmesini önerir. Atatürk kabul eder, fakat tekzip metnine -kendini bir şekilde övecek malzeme çıkarmak gerektiğinden- şöyle eklenmesini söyler: "Zaten İspanya kralından arta kalan bir nişan Türk Reisicumhuru'na verilemez. Verilecek olsa bile Türkiye Cumhurbaşkanı o nişanı kabul etmez." Bunun üzerine İsmet Paşa, teklif bile gelmemişken, nişanın verilse de alınmayacağı yönünde bir ilavenin gereksiz olacağını söyleyerek itiraz eder. Atatürk ısrar eder, "Sen ekle, İngilizler beni sever, onlar benim için Loit Corc'u bile attılar." der, fakat İnönü, Loit Corc atılmadı, başarısızlığından dolayı kabileden çekildi deyince, sofrada hava gerginleşir. Atatürk ad hominemciliğe girişir, hükümet işlerine değinir, İsmet İnönü'yü beceriksizlikle itham eder, aşağılar ve yukarıdaki sözleri haykırır: "Seni ben mahvederim, İsmet... İsmet!" (1)

Bu tarz anekdotlar artırılabilir. Fakat, açıkça, Atatürk-İnönü arasında rejimin kurulmasına dek gösterilen birlik sonrasında, fikir uyumu ve birbirini tamamlamayla birlikte, yıllar boyu düşük şiddetli bir soğuk savaş olduğu açıktır. İnönü, entrikaları, çakallıkları konusunda Atatürk'ten de üstündür. İktidar hırsı yükseklerde olan iki insanın, hele aralarında simbiyotik bir ilişkiden kaynaklanan "katlanma" zorunluluğu varsa, çekişmesi daima kaçınılmazdır. Resmi tarihimiz Atatürk ve İnönü arasındaki anlaşmazlıkları "İnönü'nün devletçilikteki yumuşak tutumu yüzünden oluşan ekonomideki ufak tefek fikir ayrılıkları" diye açıklasa da, durum daha derindir. Zira ipler son dönemde iyice gerilmiş, İnönü'ye baskı kurmak amacıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, Nyon antlaşması ve Hatay sorunu gibi meselelerde fikir ayrılıkları çıkmış, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Politikada 45 Yıl'da bahsettiği gibi, İnönü gece uykusundan uyandırılarak Mustafa Kemal'den kabine değişiklikleri yapması konusunda emirler alacak kadar baskı görmeye başlamış, Çankaya sofrasında Tevfik Rüştü Abas, İsmet İnönü'nün Washington'a elçi olarak sürülmesini teklif etmiş (Böylelikle İnönü'nün milletvekilliği de düşecekti), bu sofra muhabbetlerinden rahatsız olan İsmet İnönü sonunda "Sizden sofrada emirler alıyoruz.", "Haberim olmadan sürekli bakanlar istifaya mecbur ediliyor, devlet işlerine ait bütün kararlar içki sofrasında alınıyor." gibi sözler söylemiş, Atatürk de şiddetli tepki göstermiş, "Sanki biz onun bütün kabahatlerini mecliste temizledik" demiştir. Akabinde de Atatürk "Akşam sofrayı dağıttıktan sonra hayli düşündüm. Bu adamı artık işbaşından çekme zamanının geldiğine kani oldum. Bir daha belini doğrultamayacağı şekilde başbakanlıktan uzaklaştıracağım... Şeyh Said olayında nasıl Fethi Bey'i partiden düşürdüysem onu da mecliste, kamuoyu önünde düşürmekti fakat hizmetlerini göz önüne alarak vazgeçtim... Daha çok önceden bu adamı işten çekmeliydim. Geç kaldık, geç!' demiştir. (2) Sonunda da Ekim 1937'sinde, İnönü, CHP genel sekreterlik, dolayısıyla başbakanlık görevinden alınmış, başbakanlığa Celal Bayar atanmış, İnönü'nün ise vekillik dışında hiçbir görevi kalmamış ve Atatürk'e muhalif olan herkes gibi tasfiye edilmiştir.

Sonrasında Atatürk'le İsmet İnönü arasındaki ilişki eskisi gibi olmamıştır. Hatta bir seferinde karşılaştıklarında Atatürk'ün "Bugün içmeyeceğim" demesi üzerine İnönü'nün "Benim yokluğum bile sizin sağlığınıza vesile olmuş, artık işlerle bizzat uğraşmak zorunda kaldığınızdan dolayı içemiyorsunuz." demesi ipleri hepten koparmış. Lakin, Atatürk kendi tabiriyle, İnönü'nün "belini doğrultamayacağı şekilde" tasfiye edildiğini düşünse de, İnönü'nün, olanın bitenin farkında olduğu açıktır. Hala, Atatürk'ün tedavisi boyunca neden İstanbul'da kaldığı bile spekülatiftir, o dönemde dönen entrikalar tam anlamıyla açığa çıkmamıştır. İsmet İnönü, Atatürk'ü İstanbul'da bir kez dahi ziyaret etmedi. Şükrü Kaya, kendisini İstanbul'a gitmesi konusunda ikna etse de, bu ziyaret, İnönü'ye suikast yapılacağı yönündeki iddialar yüzünden iptal edildi. Bir rivayete göre, o dönemde sürekli Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyan Sabiha Gökçen, İnönü'yü olan biten hakkında bilgilendiriyordu. İnce bir detay da, Atatürk'ün bu esnada, İnönü'nün çocuklarının eğitim ve bakım masraflarının kendisinin mirasından karşılanmasını istemesi. Atatürk, mal varlığı konusunda sıkıntısı olmayan, son dönemde neredeyse düşmanı haline gelmiş İnönü'nün çocuklarına niye mirasından pay bırakmıştır? Bunun nedeni bilinmiyor. Bir iddiaya göre, bir süre ciddi bir şekilde rahatsızlanan İnönü'nün öldüğüne dair Atatürk'e bir haber iletilmiş, hatta sahte bir gazete basılıp Atatürk'e gösterilmiştir, Atatürk de onun çocuklarına miras bırakarak bir bakıma vefa borcunu ödemek istemiştir. Bu haber, dönemin başbakanı Celal Bayar tarafından doğrulanmadı ve kanıtlanmadı, teyit edilmiş kanıtım olmadan kanıya varamayacağım için bu konu havada kalsın. Kim bilir, belki de Atatürk, İnönü'yü uzaklaşırdım ama silmedim mesajı vermiştir.

Gelelim o dönemdeki iktidar savaşlarına. Atatürk'ün, hiçbir zaman iktidar hırsı olmamış, devlet işlerinde pekçok konuda onayı alınmış Fevzi Çakmak'ın, kendisinden sonra cumhurbaşkanı olmasını istediği söylenir. Lakin, ne kadar zayıflatılmış olsa dahi, İnönü'nün ordudaki ağırlığı fazladır. Bu noktada da 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay devreye girerek, İnönü'yü açıkça desteklemiştir. Fevzi Çakmak da buna uymak zorunda kalmış, Bayar'a "Ben istesem de reisicumhur olmam için şartlar müsait değil" demiştir.

11 Kasım günü, daha Atatürk'ün ölümü üzerinden henüz 24 saat geçmiş, ölüm haberi bile tüm kesime ulaşmamışken, meclis toplandı. 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay'ın izlediği, meclisin etrafının askerlerle kuşatıldığı bir seçim oldu. İnönü ya seçilecek, ya kan dökülecekti. Sonuçta 323 oyun 322'sini İnönü aldı, cumhurbaşkanı oldu.

Akabinde yapılanlardan birkaçını sıralamak gerekirse; Atatürk, "edebi şef", İnönü ise Musollini'den esinlenilen sıfat olan "milli şef" ilan edildi (Daha doğrusu zaten Atatürk'ün olan şef sıfatı "ebedi şef" haline getirildi, şef sıfatını da İnönü aldı), İnönü, "CHP'nin değişmez başkanı" kabul edildi. CHP'nin başkanı da otomatik olarak cumhurbaşkanı olduğundan, bu karar, İnönü'nün ölene kadar cumhurbaşkanı olacağı anlamına geliyordu (Gerçi bu sistem Atatürk zamanında da aynıydı). Yani tıpkı Atatürk gibi, İnönü'yü oradan indirebilecek tek engel vardı, ölüm. Lakin hesap tutmadı, 2. Dünya Savaşı'nda flört ettiğimiz tek partili faşist rejimler zayıflayıp destekleri de kalmayınca, Sovyetler Birliği korkusundan ve dış ilişkilerin getirdiği baskıyla göstermelik çok partili döneme geçildi, lakin bu döneme kadar Atatürk adı altında, Kemalizm, İnönü'nün icraatleriyle şekillendi. Paraların üstünden Atatürk resmi kaldırıldı, İnönü'yü Washington'a elçi olarak göndermeyi öneren Atatürk hükümetinin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Abas'ın vekilliği düşürülerek Londra'ya elçi olarak sürüldü, Atatürk'le olan çekişmesinde kendisine karşı tutum alan herkesten hesabı şu veya bu şekilde soruldu. Bu durumdan Celal Bayar dahi yolsuzluk dosyaları vasıtasıyla kendi düşen payı almış, fakat çok partili döneme geçişte Demokrat Parti'yi kurmuştur, ki bu partinin kurulmasında da tıpkı CHP'de olduğu gibi İttihatçı kadrolar başrol üstlenmişti, dolayısıyla dış dünyaya göstermelik geçtiğimiz çok partili sistemde kurulan parti de göstermelik ve taşeron olmuştur. Atatürk'ün son başbakanı olan, güvendiği ve Atatürk'ün yolundan gitmeyi bir ibadet olarak gören Celal Bayar, nasıl sağ parti diye bilinen DP'yi kurdu? Atatürk'ün solla alakası yoktu da ondan. Tek partili dönemde de, DP'nin CHP'nin planladığı şekilde kontrol altında gittiği dönemde de, CHP, komünist devletlere yaranma amacı yaptıkları eylemler dışında, sol olduklarını iddia etmemişlerdir. Aksine, Atatürk yönetiminin bakanlarından faşist olduklarını inkar etmeyen söylemler bulabilirsiniz, çünkü dönemin Avrupa'sı öyleydi, alınan model de oydu. Kemal'in kendisine bizzat Bozkurt soyadını verdiği ve paşanın kabinesinin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un sözüne bakalım:

"Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin, Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm, otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer -tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki, bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir."
"Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en belirli bir zıddıdır. Yahudiler göçebe değil asalaktır."
"Türk'ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir."
(Bu tarz söylemlerin devamını görmek isteyenler, zatın kendi yazdığı Atatürk İhtilali kitabını inceleyebilir.)


Türkiye'de 60'lar sonrası gerek ülkede oluşan solu kontrol altına alıp ona şekil vermek, gerek Sovyetler Birliği'yle olan ilişkiler yüzünden olsun, "Ortanın solu" olduklarını sonradan iddia edip, dünya tarihinde en ucube sol olan ve aslında sol olmayan "ulusal solu" yaratmışlardır. Neyse, ülkemizde sağ-sol meselesine başka bir yazıda detaylı olarak değinirim lakin diyeceğim şu, resmi tarihin bize anlattığı gibi İnönü, millet tarafından Atatürk'ten sonra sevilen ikinci adam olduğu için değil, onu vekillerin desteklediği için değil, demokratik ve sağlıklı bir seçimin sonucu değil, çok daha farklı, entrikalarla dolu, sert bir yolla ve ordunun desteğiyle cumhurbaşkanı seçilmiştir. Buna da şaşırmamak gerekir, otokratik rejimlerde iktidar değişimi sert olur. Bunun Osmanlı İmparatorluğu'nda tezahürü kardeş katli kanunudur. Ülkemizde kağıt üzerinde kurulan cumhuriyet, "şef" denen cumhurbaşkanına 1800'den itibaren padişahların bile sahip olmadığı geniş yetkiler veren (Evet, Atatürk ve İnönü, 1800'lerden beri gelen tüm padişahlardan daha fazla yetkiye sahipti), kendisinin ölüm dışında görevden alınmasının söz konusu olmadığı, başbakanı ve kabineyi kendisinin atadığı bir otokrasidir, sadece iktidar değişimi saltanata değil, atamalara, bunun başarısız olması durumunda da darbe yoluna bağlanmış ve ordunun denetiminde tutulmuştur. İnönü'yü tasfiye ettiğini sanan Atatürk ise, bu savaşı öldükten sonra kaybetmiştir, İnönü, Atatürk'ün fikirlerini tasfiye etmiş, kendisi şekillendirmiştir (Neyse ki bunda Kemalciliğin büyük zararı olmadı çünkü Atatürk ve İnönü, ideolojik bağlamda eküriydiler), hem de kendisini Atatürk'ten sonra cumhuriyetin ikinci adamı olarak ilan ederek.

Bugün bu gerçeği gören kemalciler dahi İnönü'yü eleştiriyor, ben bu eleştiriye İnönü'nün icraatlerindeki faşizm yönünden katılsam da fikir anlamında Atatürk'le hiçbir farkı olmadığını düşündüğüm için bu eleştiriyi yetersiz buluyorum. İnönü'yü Atatürk'ün mirasına ihanetle, olmayan devrimlerini durdurmakla, hatta karşıdevrimcilikle suçlayan, İnönü'nün Nazi Almanya'sından etkilenen varlık vergisi, yirmi kura ihtiyatlar olayı gibi faşist uygulamalarını kabul edip, Atatürk zamanında benzer faaliyetleri görmezden gelen, Atatürk'ü iyi adam, İnönü'yü kötü adam ilan edip tek parti rejiminin tüm karanlık eylemlerini İnönü'nün üstüne yıkan sayısız kitap ve makale bulabilirsiniz fakat ben bunlara katılmıyorum. Çünkü ikisi de dönemin ırkçı fikirlerinden etkilenmiştir, ikisi de diktatördür, ikisinin de "egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir." sözünü yorumlayış tarzları tamamen aynıdır. Nedir bu? Egemenliği, halkın kendi özgür iradesiyle kararlarını vermesi fikri mi? Hayır, bu egemenlik, devletin elitistler, iktidarı elinde bulunduranlar tarafından, millet adına, milletin iyiliğine olduğunu düşündükleri şeyler üzerinde karar vermesidir. Onlara göre halk cahildir ve gelecek nesle tehlike oluştururlar (Atatürk'ün gelecek nesle çok vurgu yapmasının nedeni budur), halk, bu devlet elitistlerinin kendi görüşleri doğrultusunda eğitilecek, kendilerini destekleyecek bir millet yaratılacak, bu aşamaya kadar, halka karşı devlet korunacaktır. Darbeler, nutuk safsatalarıyla yaratılan ve devlet elitistlerini yüceltip halkı "Biz olmasak siz olmazdınız" şeklinde kandıran Kurtuluş Savaşı masalları, asimilasyon politikaları, resmi tarih, mübadele, katliamlar, medya dahil tüm kurumlar üzerinde hakimiyet, İstiklal Mahkemeleri, milli eğitim, tek parti yönetimi, "Atatürk'ü anlamak" gibi abuk bir ifade ortaya atıp devamlı olarak bununla ilgili sürekli olarak cilt cilt kitap yazdırtma ihtiyacı duymak, aksini söyleyeni fişlemek hep buna yöneliktir. Bu düşünceye göre "Hiçbir gerçek devrim, gerçeği görenlerin dışında çoğunluğun oyuna başvurularak yapılamaz." (3) ve "gerçeği görenler" sadece ve sadece, devleti yöneten, sınırsız yetkilerle bezenmiş reisicumhur tarafından üyelerinin atandığı CHP'dir. Egemenliğin millete ait olduğunu söyleyip, rejimin adını cumhuriyet koyanlar, bu gerçeği örtme gereğini bile duymamışlardır. İnönü de 1960'larda Abdi İpekçi'ye "Demokratik rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş oluyorduk." (4) diyerek, demokrasiye geçmenin önceden planlanmadığını, sadece tek partili dönemin "değişmesi gerektiğini kabul ettiklerini" itiraf etmiştir. Bugün, Atatürk'ün kafasında çok partili sistem vardı diyenler, Kemalciliğe makyaj yapıp onun güzelliğine kendileri de inanıyor. Hayır, aslolan, bu diktatörler ölene kadar cumhurbaşkanı kalmayı planlıyor, aksine dair bir eylemde bulunmuyorlardı. 25 senelik tek parti döneminin gerçekten "geçiş dönemi" olduğu masalına mı inanıyorsunuz?

Üzücü olan ise, yine pekçok kemalci, sene 2010 olmasına rağmen her seçim sonrası halkı cahillikle suçlayarak, halka uygulanan baskılara çeşitli bahanelerle destek vererek, aynı faşist düşünceyi sürdürdüğünü gösteriyor, adım gibi de eminim, yapabilseler tek partili rejime geri dönerlerdi ve "cahil milleti" CHP'yi ve kurduğu rejimi sevdirme yolunda eğitmeye, devleti halka karşı korumaya devam ederlerdi. Lakin sorun şu ki; Bir milleti faşist olarak da eğitebilir, faşist partinizi desteklemelerini sağlayabilecek şekilde şartlandırabilirsiniz. Almanya'daki orta sınıf Hitler'i desteklemedi mi? Nazi kamplarından haberleri bile yoktu bu insanların, yalanlarla eğitildiler ve bunu her devlet yapabilir, halktan suni bir destek alabilir. Bunun demokrasiyle falan alakası yoktur, bu, dikta rejimidir. Lakin ülkemizde geri tepmiş, Atatürkçülük hiçbir zaman seçimle iktidara gelememiştir. CHP'nin kısa dönemli iktidara gelmeleri de sol söylemlerini ortaya attığı zamanlara denk gelir, Kemalcilikle ilgisi yoktur. "Milli egemenlik" hususunda halkın beyninin kendi istekleri doğrultusunda yıkanıp sonradan demokrasiye geçiş fikri konusunda Atatürk ve İnönü pek de farklı değildir, ikisini de eleştiriyorum. Bugün halkımız bilmiyor ki Osmanlı'nın "gerici" meclisinde, İttihat ve Terakki darbesine kadar sağcı, islamcı, hatta sosyalist parti bile vardı, çatır çatır sosyalist yayınlar yapılmaktaydı. Bu bakımdan cumhuriyet, demokrasi getirmemiş, aksine CHP'ye muhalif herkesi susturarak demokrasiye darbe vurmuştur. Nasıl ki Atatürk'le İttihatçı komutanlar arasındaki mücadele fikren değil, iktidar hırsından kaynaklandıysa, İnönü ve Atatürk arasındaki çekişme de zıt fikirlerinden dolayı değil, kişisel tutkularındandır. İdeolojik olarak birbirinin benzeri olan (Hatta birbirini tamamlayan) fakat uygulamada farklı metotlar kullanan bu kişilere baktığımızda, ittihatçılar da darbeyle, Atatürk de darbeyle, İnönü de darbeyle başa gelmiştir, halk desteği veya seçimle değil.


Kaynaklar
(1) Can Dündar, 3 Mektup 3 Kavga - 3, Milliyet, 02.04.2001
(2) Gültekin K. Birlik, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Döneminde Cumhuriyet Sofraları, s. 259-261
(3)Yusuf Çotuksöken, Atatürk Antolojisi, s. 36
(4)Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 3.Cilt s. 696

9 Kasım 2010 Salı

Bunları Biliyor Muydunuz?

29 Ekim'di, 10 Kasım'dı, milli ramazan misali, Kemalizm dindarlığı baş gösteriyor. Mail kutum da birtakım "Bunları biliyor muydunuz", "Atatürk'ün bilinmeyen yönleri" gibi postalarla kirleniyor açıkçası. Kirlenmesinin sebebi de, bu maillerin tamamının uyduruk kaydırık bir yerlerden alınan yalan bilgiler içermesi. E haliyle, "Atatürk hakkında güzel bir şey söylüyorsa yolla." mantığı. Özellikle son zamanlarda, Atatürk'ün yabancı kesim tarafından sevildiği, sayıldığı şeklindeki haberler revaçta. Tabi bir kesim, Atatürk'ün zorla sevdirildiğini savunuyor, Kemalistler de bu mailler aracılığıyla "Bak, elin oğlu bile hiçbir nedeni olmadan seviyor, bir sen anlayamadın Atatürk'ü, gerizekalı" mesajı veriyor. Lakin üzgün olduğum nokta, küçük, küçücük bir araştırmayla bile bu iddiaların yalan olduğu gerçeğine ulaşılabilecekken, bilgili, kültürlü diye umduğum Atatürkçü arkadaşlarımın bunlara hiç sorgulamadan inanması. Etrafta Atatürk'ün nasıl yurtdışında saygı gördüğünü anlatan maillerin tümünün yalan olması aslında durumun tam tersi olduğunun, dolayısıyla böyle maillerin uydurulmak zorunda kalındığının ispatıdır. Ayrıca, tarihten ve dünyadan bihaber olanların anti-kemalistler değil, aksine, kemalistler olduğunun göstergesidir. Keşke bir kemalist de çıksa, "Arkadaşlar, bu iddialar yalan, siz de bunları yayarak adımızı karalamayın" dese, ben de onu tebrik etsem. Neyse, aşağıda tek tek her maddeye cevap yazacağım, aldığım çeşitli maillerdeki derlemedir bunlar, başka iddia görürsem ve yanlışlığını farkedersem eklerim.

İddia 1# Hiç yurtdısına cıkmadığını, butun liderlerin onu Turkiye de ziyarete geldiklerini,

Cevap: Ee? Öncelikle yurtdışına çıkmamak bir erdem midir? Atatürk neden çıkmamıştır yurtdışına? Bunun nedenini tarihçiler tartışadursun, en mantıklı gerekçesi Teşkilat-ı Mahsusa diye bir örgütün varlığı. Ayrıca "bütün liderler" onu "ziyarete" gelmemiştir. Gerekenler gelmiştir, hal hatır sormak amaçlı da değildir bu. Dönemin en önemli devlet adamları gelmemiştir. Bu konuda Engin Ardıç'ın bir yazısını paylaşmak istiyorum: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/03/14/Ataturk_un_pasaportu_var_miydi


İddia 2# Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu,

Cevap: Öncelikle, hemeh hemen bütün diktatörlere, dalkavukları tarafından "öğretmen" sıfatı kullanılmıştır, Atatürk bu konuda dünyada tek lider falan değildir. İkincisi, aynı zamanda Atatürk'ün bir sıfatının da "başkomutan" olduğunu unutmayalım. Ayşe Hür'ün dikkat çektiği gibi, zatın kurduğu mecliste, başında iki "milli" sıfatı barındıran bakanlıktan birinin "Milli Eğitim", diğerinin "Milli Savunma" bakanı olması, Atatürk için en sık kullanılan iki sıfattan birinin "başöğretmen", diğerinin "başkomutan" olmasının tesadüf olmadığı gibi, tesadür değildir. Tamamen "asker millet" projesine yönelik vurgulardır bunlar. Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının vasıtasıyla okullarda milli güvenlik dersi okutulmaya başlanması, 1926'dan itibaren Kazım Karabekir'in de teşvikiyle beden eğitimi derslerinde öğrencilere askerlik eğitimi verilmesi, 1938 yılında çıkarılan Beden Terbiyesi Kanunu gibi pekçok somut konu, Atatürk'ün öğretmenliğinin komutanlığıyla ilintisine kanıttır.

Peki siz, bunu biliyor muydunuz?
Yukarıdakilerle de kalınmadığını, Goltz Paşa'nın tüm milleti asker olarak gören, ordunun millete değil, milletin orduya hizmet etmesi gerektiğini savunan, Abdülhamit tarafından "Millet-i Müsellaha" (Asker Millet) olarak 1884'de çevirtilen Das Volk in Waffen kitabının, kaynak belirtilmeden, Atatürk tarafından Afet İnan'a intihal yaptırıldığını? (Sırf bu gibi nedenler yüzünden ah diyorum, Osmanlı dönemi kitapları, belgeleri ortaya dökülse de, tüm foyalar meydana çıksa) Onun dışında, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının askerlere yönelik versiyonu olan Askerin Ders Kitabı'nda, Türklerin en yüce ve kanı temiz millet olduğu, diğer milletler mağarada hayvan gibi yaşarken Türklerin medeniyete ulaşmış olduğu gibi yalanlar yazılıdır. Hala da bu yalanlara inananların sayısı ne yazık ki az değil. Goltz Paşa'nın "millet orduya değil, ordu millete hizmet eder" doktrini de, olduğu gibi üzerimize zorunlu askerlikle dayatılagelmektedir. Evet, başkomutanımız bu konuda başöğretmen olmakla harika bir iş çıkarmıştır. Onun dışında, Osmanlı döneminde bu ülkeden daha kaliteli aydınlar, edebiyatçılar çıkıyordu, Cumhuriyet döneminden sonra gerileme yaşadık, bunu kimse inkar edemez. Atatürk'ün öğretmenliği bu alanda değildir. Yazdırdığı kitaplara bakın, hepsi ilkel milliyetçilik-ırkçılık, Jön Türkler'den kalma turancılık, militarizm kokmaktadır.

İddia 3# Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal olduğunu,

Cevap: Ne büyük iş değil mi? Peh. Atatürk, geometri dünyasına hiçbir katkı yapmamıştır. Osmanlı zamanında kullanılan terimlerin değiştirilmesine yönelik paranoyadan başka bir şey değildir bu. O zamanlar Türkçe'nin dillerin en yücesi olduğu, Güneş Dil Teorisi gibi sapkınlıklar kol gezmiyor muydu? Nedir Thor aşkına, Osmanlılar açı yerine zaviye diyordu, üçgen yerine müselles diyordu, ondan geri kalmıştı da, Atatürk bir kitap yazdı ve artık üçgen, açı diyeceksiniz dedi diye geometride dünya çapında müthiş ilerlemeler mi kaydettik? Bu mudur devrim? Geçiniz. Bu, aksine, yukarıda söylediğim, "Atatürk'ün yazdığı her kitap milliyetçilik, ırkçılık ve militarizm kokmaktadır" tezimi direkt olarak destekler nitelikte.


İddia 4# Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulur,
Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz oluruz dediğini,

Cevap: Ahahahahah gülerim. Bunu biliyor muydunuz? Birleşmiş Milletler 1945 yılında kuruldu, oha lan, Atatürk'ün cesedine mi sormuşlar bu soruyu? Neyse, O zamanlar daha Birleşmiş Milletler falan yoktu ortada, Milletler Cemiyeti vardı, ona da Lozan'da (1922) İnönü, çatır çatır, cemiyete girmekten memnun oluruz diyerek Atatürk yönetiminin tarafını belli etti (Lozan tutanaklarında sabittir). 1932 yılında Atatürk, Milletler Cemiyeti'ne girmiştir (Cemiyet, yasa falan da değişmedi). BM 1945'te kurulduğunda ilk davet edilen ülke olmadığımız gibi, yine bizim için yasasını falan da değiştirmedi.


İddia 5# Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
"Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim" dediğini,

Cevap Öncelikle General McArthur diye biri yok. General MacArthur var. Peki Atatürk ve general tanışıyor mu? Atatürk'ün söylev ve demeçlerinde, MacArthur'la yapılan bir mülakattan bahsedilir. Atatürk'le MacArthur arasında 1932 yılında mülakat yapıldığını ise bundan 20 yıl sonra, 8 Kasım 1951'de Cumhuriyet gazetesi şu içerikle birlikte iddia etmiştir: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Print&SoylevDemecIcerikNo=321&Yer=NutukIcerik

Lakin, ortada sözü geçen "The Caucaus" dergisi ne idüğü belirsiz bir dergi, araştırsanız da bulamazsınız. Yani alıntı yapılırken gösterilen saçma sapan bir kaynak ve bu kaynağa göre Atatürk'ün ikinci dünya savaşını ön görmesi ve bolşeviklerin zaferini ilan etmesi, senelerden beridir bize de bu anlatılır. Fakat alıntı yapılan derginin ne idüğü belirsiz bir dergi olması, bu görüşmenin orijinalinin olmaması sebebiyle tarihi gerçekmiş gibi algılanamaz. Tarihçi Cemil Koçak'ın o sırada cumhurbaşkanlığı genel sekreteri olan Yusuf Bayur'dan rapor ettiğine göre ise, tarihi gerçek bunun tersidir. Atatürk, Ankara'daki konuğuna Gazi Çiftliği hakkında bilgi vermiş, ileriki on yıl için de büyük bir savaş beklemediğini söylemiş. Yani bize anlatılanın tam tersi. Bu konu Toplumsal Tarih Dergisi'nde yayınlanmıştır. Atatürk'ü çok sevdiğini iddia edenler, kemalizme karşı çıkan herkese cahil damgası vuranlar eğer ki Atatürk'le ilgili birşeyler öğrenmek istiyorlarsa, siyasetbilimci Dr. Cüneyt Akalın'ın konu hakkındaki muazzam yazısını okuyabilirler, buyrun:
http://www.cuneytakalin.com.tr/atat%C3%BCrk-mac-arthur-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmesi%E2%80%99nin-i%C3%A7y%C3%BCz%C3%BC-0

Sonuç: Böyle bir Atatürk hayranlığı içeren söylemin varlığını geçtim, resmi kayıtlarda olan bir görüşme bile ülkemizde çarpıtılmış. Hem adam Atatürk gibi asker, ondan övgüyle bahsetse bana ne. Geçiniz. Kaldı ki, adam iki dünya savaşına da giriyor, 1938 neden en buhranlı dönemi olsun lan? Nispeten en rahat dönemi, hatta çocuğunun olduğu dönem bu. En buhranlı dönem ne demek? Hem bunu not eden her kimse, 120 sayısını not etme gereğini neden hissetti? 120 kişiye canı sıkılıp dönüp böyle bir laf etmesi ne demek Allah aşkına?

İddia 6# Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı :
"Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir" dediğini,

Cevap: Demedi. Aptal mısınız? 1000 yıldan bahsediyoruz ulan, 1000 yıl. Osmanlı kuruluyor, çöküyor, pusula bulunuyor, Rönesans, ilk insan hakları bildirgesinin yayınlanması, ilk anayasal cumhuriyetin kurulması, Rus Devrimi'nden Fransız Devrimi'ne pekçok devrimin olması, Einstein, Newton, insanın aya ayak basması, Napolyon, internetin icadı, onlarca filozof, Mars'a gidiş, kurşunun kullanılması, atomun parçalanması, hep o milenyumda olmuş. Clinton da çıkacak asrın adamı Atatürk'tür diyecek. Manyak mısınız? Clinton'ın iki milenyum mesajı var, ikisini de veriyorum aşağıda, buyrun okuyun, Atatürk kelimesi nerede geçiyor bana da gösterin:

http://clinton4.nara.gov/WH/New/html/christmas-1999.html
http://archives.cnn.com/1999/ALLPOLITICS/stories/12/30/clinton.millennium/index.html


İddia 7# Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı :
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir"

Cevap: Zuhahahah. Tahran Gazetesi ne? İçerisinde Tahran kelimesi geçen tek gazete Tehran Times, ve bu gazete 1979'da yayınlanmaya başlandı. Benim bilmediğim başka bir Tahran Gazetesi varsa bilmek isterim, o şiirin geçtiği günkü arşive yönelik de bir kanıt. O kadar da hakkım olsun. Lakin şiirin uyduruk olduğu içinde Allah kelimesinin geçtiğinden belli. İslam ülkesi ya, İran ya, hemen Allah kitap. Destekli atın. O tarihte yayınlanan o isimde bir gazete bile yok.


İddia 8# Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu,

Cevap: Yok böyle bir şey. Şimdi bebiş, kandırmacaya gerek yok. Turizm sektöründe çalışmış, AskScooby Forum gibi üye sayısı onbinleri geçmiş sitelerde moderatörlük yapmakta olan biriyim, yani az çok yabancı tanıdığımız var, neyin ne olduğunu biliyoruz. İnternet ortamında iki iddia geçiyor, "Atatürk gibi olmak", ve "Atatürk gibi düşünmek" deyimleri. Norveç kökenli olup İngiltere'de yaşayan, ayrıca Norveç'in yerlilerinden tanıdıklarım var ve bu insanlar yetişkin, Türkiye'ye de gelenler var içlerinden, neyin ne olduğunu bilen insanlar. Üşenmedim sordum. Böyle bir şey yok. Yine de emin olmak için, "Atatürk gibi olmak" ve "Atatürk gibi düşünmek" ifadelerinin olabilecek tüm Norveççe karşılıklarını Google'da arattım, Vikipedi'nin Norveççe sayfasında Atatürk kelimesi geçen sayfalara baktım. Yok böyle bir deyim. Yok yani, boşuna yırtınmayın. Ahah bakın şunlara:
http://forum.wordreference.com/showthread.php?t=1260116
http://www.topix.com/forum/world/norway/TM4E8B9VDAIHLG040
He bir de benim mesaj kutumdan Norveç'li bir arkadaşımın alıntısını vereyim:
"Never heard of that saying, even called a couple of people(one with turkish background)never heard of that either. So yeah,thats a myth :)"

İddia 9# Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var.
Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma olduğunu,

Cevap: Ah Kara Fatma mitleri. Kadın erkek "asker millet" yaratma projesine değinmiştim yukarıda. Lakin "Gerektiğinde asker oluruz" dediği için Kadın Halk Fırkası kapatıldı Atatürk'ün tek parti yönetiminde, üstelik aşağılandılar. Cumhuriyet döneminin kadına bakış açısını bu yazımda anlatmıştım. Ayşe Hür'ün "Kara Fatmalar" hakkında ilgili bir yazısıyla karşılaştım, buyrun:
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-sizin-kahramaniniz-hangi-kara-fatma.htm


İddia 10# Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,

Cevap: Wanderbit Üniversitesi diye bir üniversite yok. Tenessee'de Vanderbit var, zira bu çiçeğin o üniversiteyle ilgisi hiç olmadığı gibi, Kirk Ladin isimli bir akademisyen de bu üniversitede hiçbir zaman görev yapmamış. Gariptir, Kirk Ladin ismini araştırınca da sadece bu mailleri bulabiliyorsunuz, yabancı herhangi bir sitede adamın adı geçmiyor. Böyle biri var mıydı o da şüpheli.

İşin aslı şu, bu çiçeğe Atatürk çiçeği diyen bizden başka millet yok. Çiçek, Meksika'da yetişiyor ve bunu Amerika'ya tanıtan Poinsett'in adına ithafla Poinsettia denmiş, İngilizce karşılığı bu, botanikte ise euphorbia pulcherrima diye geçiyor. Fakat ben daha da meraklandım, buna Atatürk çiçeği diyen kimdir diye ve araştırdım. Bulduğum tek kanıt 28 Temmuz 1933 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde sözkonusu varlığı kanıtlanamamış Kirk Ladin kişisinin bu çiçeği laboratuar'da ürettiği, isim ararken de onun iş arkadaşı bir diğer profesörün Tarsus Koleji'nde tanışıp hayran kaldığı Atatürk'ün ismini önermesi. Rejim sözcüsü Cumhuriyet'in bundan çok daha büyük yalanlar uydurduğunu biliyoruz, o yüzden şaşırmadım. Sonuçta bu da bir senaryo, bizden başka bu çiçeğe Atatürk çiçeği diyen yok, bu çiçeği bulan diye biri de yok, sadece Amerika'ya tanıtan Poinsett var ki bu adam Atatürk doğmadan önce, 1851'de ölüyor. Bu da gol değil yani, kusura bakmayın.


İddia 11# Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

Cevap: Trikupis'in (Daha adını bile düzgün yazamamışlar) ülkesine döndükten sonra ne yaptığını bilmem, peki siz bunu biliyor muydunuz? Büyük Taarruz'da yenilgiye uğrayan Trikupis'in, Yunanistan'da idam edilmemesi için senelerce ülkede tutulduğunu (Araştırın azcık o zamanki altılar davasını falan)? Türkler ve Yunanlılar, Yunanistan durulduktan sonra takas edilmiş, Trikupis ancak bu şekilde idamdan kurtulmuştur. Yani bunu yapmışsa bile (Ki kanıt var mı bilmiyorum), tamamen kişisel nedenlerden dolayıdır. Şimdi Atatürk'e yatıp kalkıp küfreden Yunanlıların (Komutanı olsun mübadele yoluyla evini barkını terketmek zorunda kalan sivil halk olsun) listesini yazmaya kalksam, gol atmış olur muyum? Kaldı ki, İtilaf Devletleri'ni dahi şaşkınlık içerisinde bırakıp Anadolu'ya girme aptallığını göstermiş bir devletin komutanından bahsediyoruz, yani öyle deha falan değil. Atatürk'ü sevmesi hatta kemalistler açısından eksi bir puan olurdu.

İddia 12# Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" ,

Cevap: 1996 yılında ölen bir Haiti Cumhurbaşkanı yok. Hiçbir Haiti cumhurbaşkanının mezarında da böyle şeyler yazmıyor.

İddia 13# Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ ü örnek alsın yeter" dediğini,

Cevap: Ahahah Mr Johns kim lan? Bazı maillerde Mr. John, bazılarında Mr. Juhn diye geçiyor. Adı ne bu adamın? En ünlü ekonomistlerden biriyse her yerde bulabilmeliyiz adını, nedir tam adı? Bu sözü nerede söylemiştir? Kaynak nedir? Mr mıdır ünvanı? Madem çok ünlü, akademik bir ünvanı yok mudur? En ünlü ekonomisti geçtim, Amerika'nın Johns soyadlı tanınmış bir ekonomistini dahi bulamadım. Ben de yazsam "Dünyanın en ünlü astronotlarından Mrs. Browns'un Atatürk'e ünlü dolu sözleri" ve maille dağıtsam, bu da ünlü olur. Vay Kemalistler vay.

İddia 14# Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”

Cevap: Çıkmamıştır. Çıkan en önemli şey anı defteri olmuştur. Bolivya kayıtlarına bakın, bir yerde Nutuk ifadesini bulursanız söyleyin. Kaldı ki, o tarihte Nutuk'un yabancı bir çevirisi bile yoktu. Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurulu, o tarihe kadar İngilizce, Almanca, Fransızca ve Rusça çevirilerini olduğunu iddia etse de, 1967 tarihinden önce basılmış, yayınlanmış bir tane Nutuk gösterin bana. Gösteremezsiniz. Basın anlamında bu iş ta 2000'lere uzanır. Kaldı ki, diyelim kıyıdan köşeden bir çeviri Che'nin eline geçti (Ki yok böyle bir kitap), ana dili bile değil bu çeviriler. Bu çevirilerle devrim ufkunu açmış, kutsal kitabı gibi yanında taşımış, bak sen.

Bu iddiaya inananlar, çok açık söylüyorum, Nutuk'u kesinlikle okumamışlardır. Neden? Nutuk bir düşünce/devrim kitabı değil de ondan. Ben, lise yıllarımda tüm dinler ve kutsal kitaplarını okurken, kemalizmin kutsal kitabı Nutuk'u da okudum. Nutuk, kurtuluş mücadelesini anlatan bir kitap, aynı zamanda, bir tarih nasıl çarpıtılır ve tek taraflı, kin kusarak yazılır, Atatürk bu konudaki tüm yeteneklerini sergilemiş bu kitapta. Şimdi ikinci kez okuyorum Nutuk'u, bu kez farklı çalışmalaırm olacak üzerinde. Fakat nedir yani, Nutuk'u okuyor olmam kemalist olduğumu mu gösteriyor? Che Guevera'nın çantasından Hitler'in Kavgam'ı çıksa, Guevera'yı nasyonal sosyalist mi ilan edecektik?

Şayet bu iddiaya inanıyor ve Nutuk'u da okumuşsanız (Ki bu çok düşük bir ihtimal), Guavera'nın üzerinde kemalizm etkisi olduğunu düşünüyorsanız, o zaman Che Guevera'yı bilmiyorsunuz demektir. Kaldı ki bir Atatürkçü olsam, Che Guevera'nın kitap üzerindeki görüşlerini, okurken aldığı notları merak ederdim ve araştırırdım. Kitap nerede sergileniyor, ne akıbete uğramış merak ederdim. Ama bulamazdım, çünkü bu hikaye tamamen yalan. Buyrun Che Guevera ve öldürüldüğü gün üzerinden çıkanlar:
http://www.time.com/time/magazine/article/0,9171,837605,00.html

He, bir de Guevera'nın BM'de Türkleri Kıbrıs yüzünden yerdiği bir konuşması var, buyrun:
http://www.companeroche.com/index.php?id=97

İddia 15# Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,

Cevap: E ahmağım, diyelim ki bu doğru (Ki en doğru olabileceğine inandığım maddelerden biri bu), tarihe bakmaz mısın? 1961. Küba devrimi ne zaman olmuş? 1959. Yani Castro, devrim olduğunda Nutku okumamış demektir. O kadar çok övüyoruz ki her yerde, büyük devrimci, yedi cihana harp etmiş anti-emperyalist, merak etmiş olamaz mı? Ki bu tarihten sonra Atatürk'ü Nutuk'tan öğrendiyse, saygı duymuş olmaması imkansız. Nutuk'ta Atatürk resmen ilahlaştırıyor kendisini, olmamış hikayeler anlatıyor, nefret kusuyor. Daha halkımız Kurtuluş Savaşı'nın bile yedi dümene karşı verilmediğini, özellikle Yunan birliklerinin atılmasından sonra savaşın bir iç savaştan ibaret olduğunu, Doğu'da Ermeniler'e karşı verildiğini ve bu savaş sırasında Türklerin yanında olan Kürtlerin sonradan güzelce katledildiğini, İngilizlere tek kurşun atılmadığını, İnönü'nün İngiliz desteği olmasa kazanamazdık dediğini dahi bilmiyor. Bir Sevr paranoyası almış gidiyor, tüm emperyalist güçler ülkemizi paylaşıyormuş, yedi dümene kafa tutmuşuz. E be ahmağım, Sevr ağırdır, ama İttifak Devletleri'ne imzalatılan en hafif antlaşmadır, git Almanya'nın Versailles antlaşmasının şartlarına bak, Almanlar nasıl yerle bir oldu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nasıl mahvedildi bir bak. Sevr'i İtilaf Devletleri imzalamadı bile, Yunanistan hariç. Anadolu'da zaten bir savaş veriyordu halk. Sen buna rağmen çıkıyorsun yedi dümene kafa tuttuk hikayeleri anlatıyorsun. Neyse, Kurtuluş Savaşı ile ilgili belgelerle bir yazı dizisi yazmayı planlıyorum, bu konuya o zaman dönerim. Fakat şunu da belirteyim, Küba öyle güllük gülistanlık bir yer de değil, devrimci geçinen bebişlerin hayalindeki gibi bir ülke değil orası. Zamanında da Rusya'nın piyonuydular, ki Atatürk'ün o Rusya'nın sistemini eleştiren onlarca sözlerini sıralayabilirim, yeri geldiğinde Rusya'ya yanaşmış, yeri geldiğinde de komünizme demediğini bırakmamıştır Atatürk. Rusya'yı, Marx'ı, Lenin'i savunmuyorum fakat bunları reddeden ve pragmatik ilişkiler kuran Atatürk'ün neresinde Castro'luk, Guavera'lık, bu bir çelişki değil de nedir? Herşeyden önce Atatürk devrimci midir? Ne devrimi yaptı? Kağıt üzerinde meşrutiyetten cumhuriyete geçildi, fakat 25 sene tek parti dönemi yaşadı bu ülke. Muhalifler susturuldu, asıldı, sonra Atatürk'ün eliyle kurulmuş göstermelik muhalefet partileri bile kapatıldı. Cumhuriyetin pekçok kurumu Osmanlı döneminde kurulmuştu zaten, Cumhuriyet döneminde isimler değişti, bir de alfabe değişince cilalandı. Devrim denen şeylerin çoğu üretmemiş, yasaklamıştır (Geleneksel okulların kapanması - modernler zaten vardı, kadınlar birliği gibi, kürt öğrencilere eğitim desteği veren örgütler gibi, hiçbir zararı olmayan Bektaşilik gibi her türlü tekkenin bin yıllık geçmişlerine rağmen kapanması, kılık kıyafet yasakları, vs). Ülke emperyalizme kapanmadı, açıldı, devlet kapitalizmi getirildi. Cumhurbaşkanının ölene kadar cumhurbaşkanı kalması, onun atadığı genel sekreterin de başbakan olması esas alındı, CHP'nin ilk tüzüklerine bakın. Bu mudur demokrasi? 25 sene sonra dış güçlerin zorlamasıyla ite kaka çok partili sisteme geçildi de, seçimde de alaşağı oldular. Ne devrimi? Bunun adı olsa olsa karşı devrimdir.


İddia 16# 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm."olduğunu,

(Bu maili üretenin sık sık tekrarladığı imla hataları da rahatsız edici. Şangay o, Şankay değil)
Cevap: Mao da devrin diğer adamları gibi diktatördü. Bunla mı övünüyorsunuz? Hitler de Polonya'ya girmeden bir hafta önce yaptığı konuşmasında dünyanın durumundan bahsederken, "Türkiye, Kemal'in ölümünden sonra zavallı adamlar tarafından yönetiliyor" diyerek Kemal'e saygı göstermiş oldu. Mao da diktatördü, Hitler de diktatördü, Atatürk de diktatördü, Musollini de, Stalin de, Stalin'e zemin hazırlayan Lenin de, o dönemde dünyada onlarca diktatör varken ve dünyayı kan götürüyorken, bizim ülkemizden farklı bir lider çıkmasını beklemek de saçmalıktır. İşin ilginci, gelişmiş ve demokrasiye kavuşmuş ülkeler, tarihleriyle yüzleşip, bu diktatörleri tarihin sayfasına göndermişlerdir. Fakat Çin'de Mao tanrılaşmış, Kore'de Kim İl Sung demokrasiyi getiren ilah gibi gösterilmiş, aynı durum da ülkemizde Atatürk için geçerli olmuştur. Bir diktatörün demokrasi getirdiğini iddia eden ender ülkelerdeniz, bu kavramlar birbirleriyle çelişiyor ve diktatörlerinden kurtulamayan ülkeler hiçbir zaman özgürlüklerine kavuşamayacak, kimse kusura bakmasın. Dikkat edin, bu iddianın doğruluğunu araştırmadım bile. Muhtemelen demişse de, iddia edildiği gibi "ilk sözleri" değildir lakin benim değindiğim nokta o değil. Bugün Mao, komünistle adı yan yana olduğu için bu maillerde geziniyor, diktatörlüğü ve milyonlarca kişinin onun hatalarıyla öldüğü gözardı ediliyor. Aynı dönemin adamı Hitler'in Atatürk'le ilgili sözleri yazılmaz. Neden? Çünkü Hitler kötü, Mao iyidir. Bilginiz bu kadar işte.

İddia 17# 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...

Cevap: Keşke kalksa! Daha bu durumun ilkelliğinden bile bihaberiz. Şu kadarını söylüyorum: Bu ülke ne zaman o büstlerden, resimlerden kurtulur, ülkenin dört bir yanı St. Petersburg'daki gibi sanatçıların, filozofların, bilimadamlarının heykelleri, resimleri, eserleriyle ve sözleriyle dolar, bu ülke o zaman bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşmuş olur. AB'nin bu bağlamda dedikleri ortada: Anayasanız belli bir ideolojinin tekelinde olmasın (Anayasada "Atatürk milliyetçiliği" gibi ucube bir ifade olması ilkellik belirtisidir), Kürtlere ve azınlıklara demokratik haklarını tanıyın, din ve vicdan özgürlüğü sağlayın (Hala dine şekil veren, ona sonuna kadar karışan ve laik olduğunu iddia eden bir ülke burası), Türklüğü ya da herhangi bir milleti yüceltici maddeleri kaldırın, ifade özgürlüğü sağlayın, kapımız açık. En azından özgürlük/demokrasi bakımından bu böyle. AB'ye gireceğiz, bir yasa çıkacak, biz 367 sayısı sağlanmış mı sağlanmamış mı ona mı bakacağız? Ya da AB ülkeleri bir yasa üzerinde tartışıyor, biz bunu "durun Atatürk ilkelerine uyuyor mu bir inceleyelim, size döneriz" diye askıya mı alacağız? Evet, açıkça söylüyorum, AB yolunda en büyük engellerden biri sizsiniz Atatürkçü arkadaşlar. Ulusal solcu olun, sözde sosyalist demokrat olun, MHP'li olun, turancı olun, veya Atatürk'ten beslenen diğer akımları destekleyin, hiç farketmez, hepiniz. Daha doğrusu sizin sayenizde iktidarı, yargıyı hakimiyeti altına alanlar. Bu ülke de bir kişinin arkasından gittiği sürece bir arpa boyu yol alamaz. Milli kimlik deniyor, ama başımızda milli çobanımız olmadan bir yere gelemeyeceğimiz söyleniyor. Bireysel kimlikleri, birilerinin önderliğine ihtiyaç duymadan kazanmayı öğrenmezse bu toplum, hiçbir yolda ilerleyemez. Bir de dikkat çekmek istediğim konu şu; Yurt dışında saygı gören ve tanınan Atatürk diyoruz, AB'nin böyle bir istekte bulunması bu tezi tamamen çürütür. Hayır, yurtdışında Atatürk, bir diktatörden fazlası değildir. Kağıt üzerinde milli mücadele ve akabinde monarşiden cumhuriyete geçiş, laiklik gibi kavramlar cezbedicidir, biraz da biz türklerin pohpohlamasıyla işin derinine inmeyen bazı yabancı devlet adamları merak duyabilir, hepsi bundan ibaret. 1. Dünya Savaşı'nda yaşamış hiçbir liderden hiçbir objektif tarihçi övgüyle bahsetmez, sadece günün şartlarındaki becerilerini söyler fakat tamamen farklı bir dünyanın oluşturduğu bir insanın izinden yüz sene sonra gitmek çılgınlıktır. Diktatörlerler dolu, onlar tarafından yönetilen 20. yüzyıl dünyasında Atatürk'ü farklı bir yerde konumlandırmak ancak biz çılgın Türklerin uydurduğu gerçek dışı bir hikayedir.


İddia 18#
VE ATATÜRK :

"Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum."

Cevap: Malesef, bu da Atatürk'ün yalanlarından. Dini sözlerle dindar kesimi kandırıp, meclisin açılışını bile cuma gününe getirip namaz eşliğinde açıp, Kürdistan sözü verip, Ermeni sorununu kabul edip sorumlularını milli mücadele başında yerip, sonrasında dindarlara baskı yapmak, kürtleri katletmek, ermenilerin bu feyizli ülkede hakkı yok demek, silah arkadaşlarını dahi sürmek, asmak, gözaltında tutmak, koca Osmanlı tarihini silip atmak ve kendi döneminde yapılanları ilahlaştırmak, kandırmak değilse nedir ben bilmiyorum. Nutuk dahi milletin yüzüne baka baka söylenmiş koskoca bir yalan eserdir. Cemal Kutay'ın dediği gibi "İlk yapılacak şey, Nutuk'un bir tarih olmadığını açıkça ortaya koymak. Yani Nutuk'a isnat ederek bir hadisenin tek başına Nutuk'un çerçevesi içinde izahı mümkün olmadığı kabul edilmelidir. Mustafa Kemal ne yazık ki kendi Nutkunda Milli Mücadele'nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır." Pekçok aydından benzer ifadeler taşıyabilirim buraya. Şu anda dahi kandırılmışsınız, farkında değilsiniz.

Neyse, diyeceğim şu ki, böyle yalan, dolan maillerle olmuyor canlar. Atatürk'ü bilmeyenler asıl kemalistlerdir. Yine de hodri meydan teklifim geçerli. MacArthur'un konuşmasının orijinal kaynağını belirtirsiniz, 70'lerde kurulan Tahran gazetesi'nin nasıl oluyorsa bir şiiri 1938'de yayınladığını kanıtlarsınız, Che'nin sırtından çıkan Nutuk'un resmini ve sergilendiği yeri söylersiniz, Norveççe'de Atatürk gibi olmak ne demekmiş onu yazarsınız, hangi Haiti cumhurbaşkanı vasiyetinde Atatürk'ten söz etmiş kanıtlarsınız, ben de özür diler, yazımı düzeltirim, ben Kemalistler gibi şartlanmış değilim. Ama yapamazsınız, yalan çünkü. Kemalciliğin üstüne inşa edildiği pek çok yalan gibi. Böyle uyduruk maillerle "Bunları biliyor muydunuz?" "Atatürk'ün bilinmeyen yönleri" gibi yalan içerikli saçma sapan maillere kaldıysa Atatürkçülük, zaten çoktan bitmiştir, Fatiha okuyun.

Yarın 10 Kasım, hepimizin başı sağolsun.

2 Kasım 2010 Salı

Kadınlar, Kazanımlarını Birilerine Borçlu mu?

Osmanlı döneminde kadının toplumdaki pozisyonu nedir? Kadına bakış ve kadınlara yönelik çıkarılan kanunlar 1400 yılı Osmanlı'sında da, 1900 yılı Osmanlı'sında da aynı mıdır? Osmanlı döneminde kadınlar, seslerini yükseltmekten, örgütlenmekten aciz miydiler? Bu bakımdan Birinci Dünya Savaşı, milli mücadele dönemi ve akabinde cumhuriyetin getirisi ne olmuştur? Kadınlara, birer birey olduklarını, ataerkil bakış açısının çarpıklığını, sahip olmaları gereken hakları, cumhuriyetin ilanı mı hatırlatmıştır, ya da hatırlatmış mıdır? Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildiği tarihte, bu durum diğer ülkelerde nasıldı? Akabinde günümüze kadar kadının ülkemizdeki pozisyonu ne olmuştur?

Diğer gelişmelerde olduğu gibi, ülkemizde de kadının statüsünü dünya gelişmelerinden, Fransız ihtilalinden, Olympe de Gouges, Marquis de Condorcet gibi isimlerden ayrı tutamayız. Osmanlı'da Sened-i İttifak'la başlayan demokratikleşme ve modernleşme çabalarında kadının konumunun somut olarak tartışılmaya başlanmasının Tanzimat dönemine denk geldiğini söylemek yanlış olmaz. 1841'de yayınlanan kadı izniyle evlenme fermanı, 1862'den itibaren açılan kız rüştiyeleri, 1869 kız çocukları için zorunlu sıbyan kız okulu, 1870'te ilk kadın müdirenin atanması, 1870'te açılan kız öğretmen okulu, somut adımlara örnektir. Bu dönemde ilk kadın dernekleri kurulmuştur ve Şefket-i Nisvan gibi ilk kurulan çoğu dernek, yardım amaçlıdır. 1858'den başlayarak, kadın dergileri de yayınlanmaya başlamıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse; Terakki Muhadderat, Hanımlara Mahsus Malumat, Aile, Parça Bohçası, Hanımlar, Şüküfezar. Kadınlara yönelik bu yayınların çoğu başlarda iyi ev hanımı olma, kendilerini evlerinin ve ülkelerinin çıkarlarına adapte etmek gibi geleneksel konular üzerinde durmuştur ve buraya kadar söyleyebiliriz ki bu adımlar, kadınların kendi başlarına erkeklerden bağımsız olarak yürüttüğü hareketlerin sonucu değil, aksine, kadınlar konusunda geri kalmışlığı, dönemin gerekliliği olan modernleşme yolunda engel olarak gören erkeklerin, kadınların modernleşme sürecinde tekrar şekillenmesine yönelik attıkları adımlardır.
Lakin Türkiye'de kadın hareketinde çok önemli bir tarih vardır; 1895. Bu tarihte ilk kez, erkeklerin kadın üzerindeki hakimiyetini kadınların eleştirdiği, yazarlarının sadece kadınlardan oluştuğu Hanımlara Mahsus Gazete yayınlanmıştır (1) ki yayına işrak eden en önemli kişi Fatma Aliye'dir. Aliye, kadınların eğitimini kısıtlayanların erkekler olduğunu ve erkeklerle kadınların eşit haklara sahip olması gerektiğini açıkça söylemiştir. Bu tarz örgütlenmeler II. Meşrutiyet'ten sonra daha da artmıştır. Kadın hareketinin bir diğer, ve kanımca daha da önemli yayın organı Kadınlar Dünyası'dır. Derginin sahibi, Türkiye kadın hareketinin en önemli isimlerinden Ulviye Meylan'dır ve dergi kendisini feminist olarak tarif etmiştir. Ulviye Meylan, ki kendisi aynı zamanda 1913 yılında Osmanlı Kadınının Hukukunu Savunma Derneği isimli kanımca tarihimizin en yararlı kadın derneklerinden birisinin kurucusu, kadınların erkekler tarafından birer insan, birer kadın değil, aşağılanacak dişi yaratıklar olarak görüldüğünü, sadece aile hayatında değil toplumun her kesiminde kadının gözardı edildiğini, amaçlarının kadınları bu konuda bilinçlendirmek olduğunu çünkü bunun çözümünün kadın erkek eşitliğini anlamaktan geçtiğini söylemiştir (Tarihe dikkat edin, 21. yüzyılın ilk on yılını devirmemiş olmamıza rağmen size bu sözler uzak mı geliyor?) (2). Cemiyet'in Belkıs Şevket isimli üyesinin uçağa binen ilk müslüman kadın olmasını, Bedra Osman Hanım ve arkadaşlarının İstanbul Telefon İdaresi'ne girmesini sağlaması, terzievi kurdurarak kadınlara istihdam yaratması, kadınlara yönelik bir kitaplık oluşturma işini üstlenmesi, açıkça çok eşliliğe, görücü usulüne karşı çıkması, kızların yüksek okul eğitimi görmesini savunması ve bu fikirlerin cemiyetin yayın organı Kadınlar Dünyası'nda dile getirilmesi, derneğin ne kadar gayretle çalıştığının birkaç örneğidir. Kadınlar Dünyası dergisinde, 1916 yılında Enver Paşa'nın himayesinde kurulan, amacı kadınlara istihdam alanı olarak açıklanan Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyyesi isimli dernek dahi, kadınların sorunuyla ilgilenmesine rağmen hiç kadın üye bulundurmaması nedeniyle "Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Erkeklerin Elinde" başlıklı bir yazıda eleştirilmiştir.

Osmanlı'da feminizmden etkilenen bu hareketten bahsederken, 1911 yılında düzenlenen, kadınların toplumdaki statüsünü ve haklarına kavuşmasının görüşüldüğü "Beyaz Kongereler'i" gözardı edemeyiz. (3) Bu kongreleri Fatma Nesibe Hanım vermiş (4), "aptal annelerimiz" diye nitelendirdiği geleneksel itaatkar kadın figürünü eleştirmiş, onların ses çıkarmaktan nasıl hoşlanmadığını, bu yaklaşımın kadınları nasıl bir "tatlı et parçası", "çocuk yapma makinesi", "zevk aracı" haline getirdiğini radikalce dile getirmiştir. Evet, bunların hepsi "Gerici Osmanlı" zamanında olmuştur. Sadece bu da değil, bu dönemde çok farklı nedenlerle kadın örgütleri kurulmuştur; Yardım amaçlı dernekler, kadınların eğitimine ve kız çocuklarının okula gönderilmesine yönelik Teali-i Nisvan Cemiyeti, Tefeyyüz Cemiyeti, Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye, Asri Kadın Cemiyeti gibi dernekler, Ma'mûlât-ı Dahiliyye İstihlâkı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi gibi sadece politika ve ekonomi üzerinde kadınların tartışmalar yaptığı dernekler, Kürt Kadınları Teali Cemiyeti gibi farklı uyruktan kadınların haklarını savunan dernekler, dönemin siyasal partilerinin kadın dernekleri ve daha pekçoğu gibi. Türkiye tarihinde kadın hareketi hiçbir zaman feminizmin uç noktalarında ve erkeklerden soyutlanarak şekillenmemiş ve dönemin en radikal derneği sayılan Osmanlı Kadınının Hukukunu Savunma Derneği ve yayın organı Kadınlar Dünyası dahi, kadınların geleneksel aile yapısındaki yerini reddetmemiştir. Lakin bu örgütlenme faaliyetleri, kadınların topluma entegre olmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Zaten başta da belirttiğim gibi hükümet eliyle kadınlar hakkında atılan tüm adımlar, hükümetin prestiji ve modernleşme yolunda atılmıştır, kadınların bireyselleşmesi ve toplumda saygınlaşması için değil. Bu bağlamda bahsettiğim, kadınların kendi elleriyle kurduğu derneklerin önemini daha iyi anlayabiliriz.

Gelelim bu dönemde iktidara gelen İttihat ve Terakki'ye, yani Jön Türkler. Kendilerini Türklerin temsilcisi olarak gören bu milliyetçi grubun ideolojisinde oluşturduğu bir Türk kadını ve "Türk kadınının temsil etmesi gereken figür" vardır ve bu figüre uygun giyinmelidir, Nora Şeni'nin deyimiyle bu fikir, kadın vücudu ve kıyafetini modernlik-gerikalmışlık yolunda bir gösterge ve simge haline getiren, bu simgeleştirmeyi de kadınların içinde bulunduğu zor koşullardan önde tutan ilk düşüncelerden birisi olmuştur. Buna bağlı olarak, 1918'de "Sade Giyinen Hanımlar Cemiyeti" bile kurulmuştur, kadınların Bizans, Arap ve İran etkisinden kurtulmaları amaçlanmıştır. Milli kıyafet arayışı, kadınların vücutlarının sembolik bir milli kimlik geliştirme yolunda nasıl araca dönüştüğünün göstergesidir. Şimdilik bu konuyu tekrar dönmek üzere kesiyorum ve 1917'de kabul edilen Hukuk-i Aile Kararnamesi'ne dikkat çekmek istiyorum: Bu kararnameyle evlenme, din adamlarının yetkisinden alınıp devlete verildi, kadınların evlenebilme yaşı 17, erkeklerinki 18 olarak belirlendi, kadınlara boşanma hakkı verildi (Ki bu hak İslami hukukta da vardı fakat kısıtlıydı), ayrıca kadının istememesi durumunda, erkeğin ikinci eşi alması yasaklandı. 1919'da bu kararname kaldırılıp eski sisteme geçilse de, gerek zorunluluk olsun, gerek dönemin entellektüel tartışmalarıyla olsun, ileri ve geri atılan adımlarla, duraklamalarla bir kadın hareketi olduğunu görüyoruz. Tıpkı batıda olduğu gibi doğal tepki ve eleştirilerle işleyen, muhafazakarın ve radikalin dahil olduğu bir süreç. Özellikle 1915 yılına kadar, bu konuda büyük yol katedilmiştir ve yukarıda bahsettiğim Hukuk-i Aile Kararnamesi ülkemiz için kayıp olarak nitelendirdiğim 1915 sonrasında atılan nadir doğru adımlardan biridir, biraz da savaş gereği zorunluluktan atılmıştır. Yine 1917 yılında, Kadın Amele Taburu'nun dahi kurulması ve orduya dahil olmak istenilmesi ve kadının ordu içinde test edilişi, bu dönemdeki yapılanların savaşla ilişkisini gözler önüne serer nitelikte. Fakat kuşkusuz, milli mücadele döneminin kadınları daha da bilinçlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Kadınlar bu süreçten sonra artık sadece kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını da tartışacak seviyeye geliyorlardı. Yukarıda anlattığım tüm entellektüel kadın hareketleri genelde şehir kadınını etkilemişti (Ki okuma-yazma oranının yüksek olmadığını ve yayın organlarının hitap ettiği kesmi düşünürsek). Artık şehir kadını ne istediğini biliyor, taşra kadınlarında ise bu bilinç oluşuyordu, Avrupa'daki anlamda feminizmden ülkemizde bahsedemesek de, bunun bir yansıması kesinlikle vardır ve bu gerçek "salt cahil kadın" iddialarını çürütür nitelikte. Şimdi gelelim Cumhuriyet dönemine.

Burada ezberleri bozacak bir gerçeği söylemem gerekiyor: Cumhuriyet döneminin ilk partisi Cumhuriyet Halk Fırkası değil, Kadınlar Halk Fırkasıdır. Kurucusu Nezihe Muhiddin'dir ve bu parti, daha Cumhuriyet'in kurulmasından 4 ay önce, 1923 yılının Haziran ayında kurulmuştur(5). Aynı zamanda bir edebiyatçı olan Nezihe Muhiddin'in "Türk Kadını" adlı kitabında söylediği gibi amaçları, kadınlara bazı siyasal haklarının verilmesini sağlamaktı ve kadınların erkeklerin yaptığı her işi yapabileceğini, savaş halinde askerlik dahi yapabileceklerini söylüyorlardı. Bu parti, ikincisi Ali Fethi Bey'in başkanlığında olmak üzere iki kez müracaatta bulunmasına rağmen, CHF yönetimi tarafından onaylanmadı, kapatıldı. Sebep? Bu fikirlerin ülkeyi böleceği. Çok tanıdık bir sebep değil mi?

Mücadele bununla bitmemiştir. Aynı kadro, partileri kapatıldıktan sonra "aşırı" bulunan isteklerini yumuşatıp "Kadınlar Halk Birliği" adı altında örgütlendiler ve siyasetle ilgilerinin olmadığını söylemek zorunda kaldılar. Öncesinde rejim sözcüsü Cumhuriyet gazetesinin "ülkede o kadar sorun varken kadınların mebusluk propagandasının ciddiyetsiz olduğu" fikrine (Ki günümüzde de kim özgürlük istese, aynı yayın organı ve fikirdaşları aynı bahaneyi öne sürüyor, "Sorun mu kalmamış?" diyerek), sonrasında Takrir-i Sükun'a takıldılar, yine de yılmadılar. Nezihe Muhiddin'in önderliğinde, 1927 yılında CHF listesinden seçimlere katılma kampanyası başlattılar, önerileri kabul edilmedi. Sonrasında seçime erkek aday ile katılma kararı aldılar, feminist Kenan Bey aday olacaktı fakat alaylara tahammül edemedi. Cumhuriyet gazetesi alaylarına devam etti, üstüne, uyduruk bir nedenle Nezihe Muhiddin'e dava açılıp istifa etmeye zorlandı (İktidar tarafından yürütülen karalama kampanyası ve uyduruk davalar size de tanıdık gelmiyor mu?) ve bu istifa, "modern" devletimizin "ileri görüşlü" insanları tarafından memnuniyetle karşılandı. Böylelikle kadın hareketi sindirilmiş oluyordu. 1930 yılında yerel ve 1934 yılında genel seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, lakin aynı yılda nasıl bir tezattır ki Kadınlar Birliği, "Bundan böyle Türkiye’de bir kadınlık meselesi yoktur ve bu arada her erkek gibi kadın da bir tek şefin idaresi altında memleketin iyiliği için çalışmaktadır." gerekçesi verdirtilerek kapatılmaya zorlanmıştır. Böylelikle bu hareketten tamamen kurtulunmuş, "İstenirse yardım örgütü olarak devam edilebileceği" izni verilmiştir. Zaten öyle de olmuştur. Diğer kuruluşlar gibi, Atatürk'e muhalefeti aklından bile geçirmeyen bir örgüt olursanız, ömrünüz de uzar. Bu noktada, fesih gerekçesindeki "tek şef idaresi altında" kısmına dikkat çekmek istiyorum. Hep İnönü'nün başa geçtikten sonra nasıl "Milli Şef" ünvanını aldığı, bunun Alman faşizmindeki "fühler", İtalyan faşizmindeki "il duce" sıfatlarından etkilenildiği söylenir. Fakat bunun Atatürk'ü tanımlamada da nasıl kullanıldığı zaman zaman dikkatimi çekmiyor değil.

Neyse, konumuza dönelim. Öncelikle, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinde dünyanın neresindeyiz? Bizden önce bu hakkın verildiği ülkelere bakalım: Yeni Zelanda (1893), Avustralya (1902), Finlandiya (1906), Norveç (1907), Danimarka (1915), Kanada (1917), Avusturya, Estonya, Gürcistan, Almanya, Macaristan, İrlanda, Kırgızistan, Letonya, Litvanya, Polonya, Rusya Federasyonu, Belarus, Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İsveç, Ukrayna (1919), Arnavutluk, Çek Cumhuriyeti, İzlanda, Slovakya, Amerika (1920), Ermenistan, Azerbaycan (1921), Kazakistan, Moğolistan, Saint Lucia, Tacikistan (1924), Türkmenistan (1927), İrlanda, Britanya (1928), Ekvator, Romanya (1929), Güney Afrika -Beyazlara- (1930), Şili, Portekiz, İspanya, Sri Lanka (1931), Brazilya, Maldivler, Tayland, Uruguay (1931) (6). Yazmaktan yoruldum, demek ki sidik yarışı yapmayla, "Avrupa'da ilklerdeniz!" demekle bir yere gelinmiyor. Lakin ne zaman verildiğinden öte, bu hakkın "neden" verildiğine gelelim.

Öncelikle bu hakkın simgesel olduğunu unutmamak gerekir. Elinizi vicdanınıza koyun, CHP liderinin milletvekillerini "atadığı", parti genel sekreterinin otomatik olarak başbakan olduğu, parti başındaki paşa haricinde erkeklerin dahi seçme hakkı olmadığı bir yerde kadınların seçme ve seçilme hakkından bahsetmek mümkün müdür? Zaten 1935 seçimlerinde simgesel olarak atanan kadın milletvekilleri ne kadın hareketinden gelip muhalif olmuş kişilerdi, ne de çoğunun milletvekili seçildiği (Pardon, atandığı) illerle ilgisi vardı. Neyse, sorumuza dönelim. Neden? Şimdi yukarıda değindiğim, 19. yüzyılda başlayan modernleşme sürecini, kadınların özellikle 20. yüzyılda bizzat aktif olarak rol aldığı kadın hareketini, yarısı Cumhuriyetin ilanından sonra daha ağır şartlar altında bizzat kadın gayretleriyle devam eden 30 senelik mücadeleyi gözardı etmek, bir liderin bir sabah kalkıp "Kadınlara bir hediyemiz olsun" kıvamında bu hakkı verdiğini söyleyenler, tarihimizin unutturduğu Ulviye Meylan'lara, Nezihe Muhiddin'lere çok büyük haksızlık ediyorlar. İkincisi, kadınlara verilen seçme ve seçilme hakkı, demokratik bir zorunluluktu. Verilmesi zorunlu olan şey verildi, fazlası değil. Kadınların örgütlenme hakkı ellerinden alındı, özerk ve bağımsız hareketler başlatmalarına izin verilmedi. KHF'ye uygulanan baskının başka bir açıklaması olamaz. Muhaliflerini bastırmakta usta olan, tüm etnik unsurları adeta silen yönetim istese, kadın hareketinin önünü rahatlıkla açabilirdi. Lakin öyle olmamıştır, "Türk kadını", erkeklerin eliyle şekillendirilmiştir. Hep söylemişimdir; Kölelerine iyi davranan köle sahipleri, sistemin çarpıklığının üzerinin örtülüp köleliğin ömrünü uzatılmasına yardımcı kişiler olmuştur. Aynı şekilde, seçme ve seçilme hakkından bahsetmenin ironik olduğu tek partili dönemde uyduruk bir seçme seçilme hakkı, kadınları öven birkaç söz ve sırf ülkenin ekonomik çıkarları için kadınlara istihdam sağlanması, yapılan yanlış icraatlerin üzerini örtmez.

Burada şu soruyu önemli buluyorum: Cumhuriyeti kuran zihniyet, kadına nasıl bakıyordu? Bu bakış açısı, yukarıda değindiğim İttihat ve Terakki'nin bakış açısıyla paraleldir. 1928'de kurulan Kız Enstitüleri'nin görevi, "Kızların temiz, düzenli ev, mutlu bir evlilik kurumu kurmaları ve böylelikle ülkenin gelişiminde katılımcı olmalarına yönelik teorik ve pratik eğitim" olarak tarif edildi (Bu anlayışın 1870'teki dergilerin amacından tek farkı, kadınları daha farklı giydirmekten pek de öte değildir), Yeşim Arat'ın dediği gibi gelenekler yeniden inşa edildi, Türk kadını Avrupalı gibi giyinecek, eğitimli olup "korporatizme" katkıda bulunacak, yani erkeklerle birlikte "tek şef" liderliği altında ülkeye hizmet için çalışma hayatına atılacak fakat bir yandan da Türk kadınının geleneksel iffetli, ev kadını olmayı bilen anne figürünü de koruyacaktı. Atatürk'ün Sabiha Gökçen'e ilk askeri kadın pilot olmanın, ilk pilotun bir Türk kadını olmasının toplumun modernleşme yolundaki katkısını anlatması da, Osmanlı'dan beri gelen kadını modernleşmenin bir aracı ve sembolü görme etkisinin nasıl aynı kaldığının işaretidir. Bu görüş, kadınların bir birey olarak kimlik inşasında ne yazık ki katkıda bulunmamıştır. Evet, kadınımıza birtakım haklar verilmiştir, ortada bir "emansipasyon" vardır ama gerçek anlamda özgürleşme, liberalleşmeden söz etmek mümkün değildir (Kandiyoti'nin "Emancipated but unliberated" dediği gibi). Kadın unsuru, modernleşme ve prestij kazanma yolunda liderlerin, aynı zamanda Atatürk'ün elinde bir piyon olmuştur ve bu piyonu gerektiği şekilde kullanmışlardır, ne yazık ki kadınları düşünerek yapmamışlardır bunu. Bugün de bir yandan "Haydi kızlar okula" deyip, diğer yandan da "Başını açmazsan okuyamazsın, git temizlikçi ol" diyen zihniyetin ikiyüzlülüğü ortadadır. Asıl rahatsız edici olanın ise, bu kokoşların ülke gelişiminde modernliği temsil ettiğini düşünenlerin varlığıdır (Devlet seçkinleri daima kendilerini bu şekilde tanıtmış ve bunun arkasına sığınmışlardır). Günümüzde Kemalizm ilerleme değil, gerilemeye yol açacaktır. Evet, ülkemizde kadınların toplumsal yeri, ekonomik özgürlüğü, bireyselliği, devlet yönetimine iştirakı yeterli değildir ve geçmişte olduğu gibi, bugün de bu adımları kadınlar, sadece kendi elleriyle kazıdığı yollarda atabilir, salt erkek eliyle verilen şekiller eskiden de olduğu gibi daima çarpık olacaktır. Can Yücel'in dediği gibi, erkekler olarak "biz karışmıyoruz". Buna Atatürk de istisna değildi, ne yazık ki gerçek olan bu.

Nezihe Muhiddin ile ilgili Can Dündar'ın hoş ve aynı zamanda buruk bir yazısıyla karşılaştım, ayrıca Ayşe Hür'ün cumhuriyet dönemi kadınlarıyla ilgili okunmasını önereceğim bir yazısını paylaşmak istiyorum. Başlıkların üzerine tıklayın, okuyun:

Unutulmuş bir kadın

Bir milletin nisvânı, derece-i terâkkisinin mizânıdır.


Kaynakça:
(1) İstanbul'lu Muharrire Hanımlar, İrfan Karakoç
(2) Serpil Çakır, Kadın Tarihinde İki İsim: Ulviye Meylan-Nezihe Muhiddin
(3) Aynur Demirdirek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi
(4) Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Dernekleri
(5) Yaprak Zihnioğlu, Bir Osmanlı Kadın Hakları Savunucusu
(6) http://www.ipu.org/wmn-e/suffrage.htm

27 Ekim 2010 Çarşamba

Cehennem Konsepti

İbrani dinlere inanmamamın başında ilk olarak, bu dinlerdeki yaratıcı betimlemelerinin kainatın içinde olduğu duruma uymaması geliyor. Bu dinlere karşı ikinci problemim ise, muhtemelen cehennem konsepti. Cehennem, benim açımdan, tanrı adına işlenmiş ve işlenen cinayet ve kırımlardan çok daha aşağılık. Kesinlikle cehennem, olabilecek en zalim toplama kampı - Nazi toplama kampları bile dinlerin tarif ettiği kadarıyla, cehennemin yanında cennet kalıyor. Kuran'ın "Susuzluktan feryat edildiğinde yüzlere erimiş metal gibi bir sıvının akıtılacağı" (Kehf Suresi, 29) yer diye nitelendirdiği, İncil'e göre bir ateş gölü olan bir mekanın İbrani dinlerdeki yerini ve cehennemin bu dinlerdeki en kötü koşul olduğunu inkar edemeyiz. Bunun ışığında, İbrani dinlerin tanrısının tapınmaya layık olmadığını dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım.

Gayet insansal bir soru sormak istiyorum: Hepimiz, Müslüman da olsak, Hıristiyan da, ateist de, eğer bir tanrı varsa, onun düşündüğümüz herşeyin üzerinde olacağı konusunda hemfikir miyiz? Hissettiğimiz her ne duygu varsa, (İslam'a göre onun 99 sıfatının tecellisinden dolayı da olsa, Hıristiyanlığa göre, tanrının kendi imajında yaratılmamızdan dolayı da olsa), tanrının tüm bu duyguları bizden çok daha fazlasıyla hissetmesi, hatta tanrının sezisinin sınırsız olması gerekmez mi? Yaratılmış her şeyin yaratıcısının tanrı olduğunu düşünürsek, bunun böyle olduğunu güvenle söyleyebileceğimizi düşünüyorum. Yaratıcının sıfatlarının yaratılana tecellesini düşünürsek, bir annenin çocuğuna olan merhameti, yaratıcının rahmetinin tecellisi olmalı. İşte sorgulayacağım ilk nokta bu olacak; Şahsen ben annemin, ona şu an kalkıp yapabileceğim en büyük zararı versem dahi, yine de benim iyiliğimi isteyeceğinden, beni incitmeyeceğinden eminim. Neden? Çünkü ben onun eseriyim. Onu sakatlasam da, ona hakaret de etsem, onun beni yine de seveceğini, içgüdüleri gereği beni korumak için can atacağını güvenle söyleyebilirim. Pek çoğunuzun ebeveynlerinin, hatta hayvanların dahi bu şekilde davranacağını biliyorum. Şimdi şu soruyu soruyorum, tanrı bizi "iman eksikliği" gibi önemsiz bir şey için cehennem cezasına mahkum ediyor. Eğer tanrının, dini literatürde "mahluk" olan bir anne kadar bile merhameti olsa, cehennem var olur muydu? Gerçekten merhametli olan, hatta "Merhametlilerin en merhametlisi" olduğunu söyleyen bir varlığın, kendi eserini ebedi işkenceye mahkum etmesi düşünülebilir mi?

Ama İddia Edeceksiniz ki, "Tanrı Adildir"
Tanrının adil olduğu, sırf adil ve merhametli diye her yarattığını cennete sokmayacağı gibi bir bahane var. Buna karşın soruyorum; Bir ebeveynin adalet arzusunun, merhametini bastırması kutsanacak bir olay mıdır? Daha önemlisi, cehennem adil midir, yoksa açıkça zalim ve olağan dışı bir cezalandırma şekli mı? Kuran'da adaletin tanımı açık; Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara, yani kısas. Kısas hakkını bağışlamak da öğütleniyor (Maide Suresi, 45). Mantıklı her insan gibi, sonsuza dek yakma tarzı bir cezalandırmanın işlenebilecek en kötü suçlar için dahi adil olduğunu düşünmüyorum - Soykırım, işkence, tecavüz gibi istisnalar olabilir fakat yine de ebedi yanma cezası aşırı. Aşırı dayak gibi çocuk istismarına giren suçlardan dolayı bile pek çok devlerin ailelerin ellerinden, çocuklarını alma yetkisi var. Tanrı, mantığın, ya da rahim davranış diye algıladığımız şeyin üzerinde mi? En nihayetinde tanrı, yarattıklarının çoğunu ateşe atıp, derileri piştikçe azabı aralıksız tatsınlar diye tekrar tekrar deri yaratıp yakmaya devam ediyor (Nisa Suresi, 56). Buna en yumuşak tabirle istismar denemez mi? Aynı durum diğer dinlerde de var. Ama her dinin mensubu, zalim bir tanrıya ibadet etmeye devam ediyor.

"Özgür İrade" Diyeceksiniz
Deniyor ki, ben özgür irademle cehenneme gidip gitmeyeceğime karar verebiliyormuşum. Sonuçlarından korktuğunuz bir şeyin "özgür" olduğunu düşünebilir misiniz? Bu, özgürlüğün tanımıyla tamamen çelişiyor. Başınıza silah dayasam, cüzdanınızı bana verip vermemekte özgür olduğunuzu ama bana karşı geldiğinizde sizi öldüreceğimi söylesem, bir seçeneğinizin olduğunu hisseder miydiniz? Tabi ki hayır. Ortada karşılıksız alınan/verilen bir şey olduğunda "özgürlükten" bahsedebiliriz. Özgür irade konsepti bu noktada kendi kendini baltalıyor. Buna "koşula bağlı irade" demek daha doğru bir ifade olur.

Kaldı ki, ilahi kitaplara bakıldığında, tanrının özgür iradeye aykırı sözlerini görebiliyoruz. Örneğin Kuran'ı ele alalım. İslam'daki genel kader görüşüne göre, Allah için mekan kavramı olmadığından, yarattığı şeyin ne yapacağını önceden biliyor ve kadere yazılıyor, ama yaratılan, yapacaklarını özgür iradesiyle yapıyor. Kader, sadece Allah'ın bilmesi ve kuluna müsaade etmesinden ibaret de denilebilir. Yani özgür irade var, Allah'ın onayı var ama daha yaratılırken yazılıyor çünkü Allah biliyor. "Bunları yapsın" diye yazmıyor, bunlar olacak diye yazıyor, çünkü bilgisi sonsuz. Lakin bunla çelişen, Allah'ın kimilerinin "sırf cehennemi doldurmak için kalplerini mühürleyip kasten Kuran'ı anlamamaları için anlayışlarını kapattığına" dair ayetler var. Buyrun:

Maide Suresi, 41: Allah, kimin azaba uğramasını istemişse, artık sen onun için Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi istemediği kişilerdir.

Hud Suresi, 118-119: Rabbin dileseydi, insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım” sözü kesinleşti.

Nahl Suresi, 37: Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur.

Araf Suresi,179: Andolsun, biz cinler ve insanlardan kalpleri olup, onlarla kavrayan; gözleri olup, onlarla görmeyen; kulakları olup, onlarla işitmeyen bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. İşte onlar hayvanlar gibi; hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar, gafillerin ta kendileridir.'

İsra Suresi, 46: Kur’an’ı anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyarız.

Fatır Suresi, 8: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir.

Öyle ki, İslam tarihinde mutlak kaderi reddeden Kaderiyye mezhebi de, tam tersine insan iradesini reddeden Cebriyye mezhebi de vardır. Kuran'dan iki sonuç da çıktığı için "İkisi de doğru" diyen alimler de vardır. Durum, Hıristiyanlık'ta da farklı değil. Buna rağmen, cehennemi tanrının rasyonal ve adil bir azabı olarak gören Hıristiyan ve Müslüman arkadaşlarla tartışma hoşnutsuzluğuna girmişliğim çok oldu. Ortak inanç şu; Tanrının yarattığı cehenneme girmek, bir cezadan çok, gönüllü olarak yapılanların bir sonucudur. Yani, Allah'ın sevgili kulları olmak yerine cehennem mahkumları olmayı biz seçiyoruz. İlginç bir fikir bu. Lakin, cehenneme girmek için birini incitmemize gerek yok. Tüm yapmamız gereken, İslam'dan haberdar olup müslüman olmamak, Hıristiyanlığa göre de, İsa'dan haberdar olup onu mesih olarak kabul etmemek. Ne kadar erdemli, ahlaklı olduğunuzun, ne kadar iyi işler yaptığınızın, insanların ve gelecek nesillerin yaşadığı ortamı güzelleştirmek için çabalamanızın anlamı yok (Ki bunların tam zıttını yapan ama Allah'a inanan birinin affedilip cennete girme şansı var). Bunların ışığında, "özgür iradeyle girmek" argümanı mantığa aykırı. Aynı argüman, Hitler'e karşı çıkanları toplama kamplarına yollamayı aklamak için de kullanılabilir. Onlar da Hitler'e biat etmedi, böylelikle ölmeyi seçtiler. Neden Nazileri, mahkumların kararı için suçluyoruz? Neden tanrıyı, "kalpleri mühürlenmiş olanların" (Bakara Suresi, 7) seçimleri için suçluyoruz?

Ya öyle bir yer varsa?
Pekçok insanın sırf bu yüzden inandığını biliyorum. "Doğru değilse kaybedecek bir şeyim yok." Sırf bu korku yüzden dindeki tüm çelişkiler, adaletsizlikler kolaylıkla örtülebiliyor. Tabi burada bir paradoks var; İnandığımız için mi korkuyoruz, korktuğumuz için mi inanıyoruz? Bunun belli bir cevabı yok. Ben ne inanıyorum, ne korkuyorum. Doğruysa da, gayet adaletsiz bir mekan olan, sırf "Cehennemi günahkarlarla dolduracağım" sözünü gerçekleştirmek için, Allah'ın, uğruna kendisinin sevmediği insanların anlayışlarına perdeler indirdiği bu yere ahlaklı, dürüst, nispeten iyi biri olmama rağmen atılacak ve ebedi cezaya tabi tutulacaksam, arkamı döner, gururla girerim.

24 Ekim 2010 Pazar

Atatürkçü Olmama Nedenlerimden

Giriş

Bu denemeye başlamamdaki asıl amaç, Kemalistçilerin, Atatürk'ün reformlarına ve görüşlerine tamamen katıldığımda, Kemalist olacağım yanılgısıydı. Atatürkçü olmamamın bazı nedenleri var, en başa koyduğum nedenin Atatürk'ün eylemleriyle hiçbir ilgisi yok. O neden şudur: Ben, herhangi bir anayasanın, bir şahsın görüşlerine göre temellendirilmesine tamamen karşıyım. Daha ötesi, herhangi bir devletin, bir ideolojiyi açıkça savunmasının modern dünyada yeri olmadığını düşünüyorum, bu, dünyanın en dahice ideolojisi de olsa. Çünkü devlet, bir ideolojiye meyilli olduğunda, diğer görüşlere eşit müdahale etmeyecektir, edemeyecektir. Yani, bu düşünce tamamen hemfikir olduğum bir ideoloji de olsa, bir anayasanın temelini oluşturduğunda, o sisteme karşı dururum. Atatürkçülük de bir istisna değil. Herhangi bir ideolojiyi anayasanızda baz aldığınızda, bu tekel, Jan Phillip Reestma'nın dediği gibi, bir din olmasa dahi, dine dönüşecektir - Ki "Atatürkçülük" gerek düşünce, gerek uygulama bakımından dine dönüşmüştür demek yanlış olmaz. İçerisinde, sırf bunu engelleyecek kadar otokontrol sistemi dahi bulunmayan bir düşünceler kümesini destekleyemem.

İkincisi, "Atatürkçülük" diye bir sistemin varlığına inanmıyorum. Öncelikle, Atatürk, bir düşünce adamı, filozof değil. O, en başta hayatının önemli bir bölümünü cephanelerde geçirmiş bir asker. Sonrasında devlet adamı -Evet, sonrasında-. Atatürk'ün oluşturduğu bir sistem yok. Alınan kararlar, çizilen rotalar, söylemler de tamamen stratejik ve dahası, Atatürk'ün tek başına oluşturduğu şeyler değil. Atatürk'ün düşüncelerinin oluşmasında fikir babam dediği Ziya Gökalp'ten J.J. Rousseau'ya, Montesquieu'dan John Locke'a, Voltaire'e kadar edebiyatçı ve düşünür olmasının yanında, bu düşüncenin gelişiminde ve kararların alınıp uygulanmasında, "arkadaşları" dediğimiz pekçok kişinin etkisi büyüktür. Yani ortada Atatürk'ün müthiş dehasıyla oluşturduğu bir düşünce sistemi yok, dahası, Atatürkçülerin iddia ettiği gibi Atatürk'ün sonsuza kadar korunması gereken belli bir ilkesi de yok. Sözkonusu ilkeler de kendi zamanında bizzat kendi tarafından, gerekse ondan sonra çok farklı yorumlanmış, uygulanmıştır (Ortada belli bir Atatürk portresi olmadığına aşağıda kendi sözlerinden yapacağım alıntılarla ve icraatlerle değineceğim). Bu farklı yorumlar, Atatürk'ün düşünce sisteminin "müthiş zeka" ürünü olduğunu ve Kemalizmin her şarta bir çözüm bulabildiğini değil, Atatürk'ün sistemli bir felsefesi olan bir düşünür olmadığını, pragmatist bir devlet adamı olduğunu ve konjonktüre göre hareket ettiğini, aynı geleneğin de aynı sistemin ürünü olan diğer siyasetçiler tarafından sürdürüldüğünü gösterir. Burada sorun da, Atatürk ilkeleri diye ortaya atılan ve şartların durumuna göre kart gibi çekilen ilkelerin, Atatürk'ü putlaştırıp, basite indirgemesidir. Bu nedendendir ki, Atatürkçülerin, Atatürk'ü çok yüzeysel tanıdığını düşünüyorum.

Son olarak ise (Ki bu denemenin bundan sonraki kısmını oluşturacak ve herkesi en çok kızdıracak argümanlarım bu son nedene bağlı kalacak), Atatürk ilkelerinin, gerek geçmişte, gerek günümüzde uygulamaları yönünden, gerek içerikleri yönünden, demokrasi ve barışa ulaşma yolunda Türkiye'ye uygun olmadığını düşünüyorum. Ülkenin gelişiminde, özellikle iç barış yolunda engel olduğunu düşündüğüm ilkeleri, kendi düşüncemin önem sırasına göre başlıklar halinde yazıp, nedenlerim hakkında konuşacağım. Gerektiğinde kaynak ve referanslarım olabilir, kontrol edebilirsiniz.


Milliyetçilik

Milliyetçilik, kesinlikle, karşı çıktığım ilkelerin başında geliyor. Bu topluma yakın tarihte akıtılmış en zararlı zehir ne diye sorsalar, Atatürkçülerin vermeyeceği bir cevap olarak, milliyetçilik derim (Ki yalnızca bu topluma değil, Avrupa'ya da milyonlarca can kaybı olarak dönmüş bir harekettir milliyetçilik). Bu ilkeyi başa koymamın sebebi ise, hala ülkemizin bir numaralı sorunlarından biri olmasıdır (Solcu olduğunuzu iddia ettiğinizden milliyetçi kelimesini kullanmaya da utanmayın, ulusalcı kelimesi de tamamen aynı kapıya çıkar).

Karıştırılan terimler, "milliyetçilik" (Kimileri için ulusalcılık) ve "vatanseverlik". Şunu tereddütsüz söyleyebilirim ki, ben bir vatanseverim. Zaten, ailemin yaşadığı ve muhtemelen üzerinde çocuklarımın yaşayacağı ülkenin ileri gitmesini en az herkes kadar istememem gibi durum düşünülemez. Fakat bu, "milliyetçi" olacağım anlamına gelmiyor. Milliyetçiler de vatansever olabilir, fakat milliyetçi olmamak vatanseverlikle hiçbir şekilde çelişmez.

Milliyetçiliğin (Ulusalcılığın) her türlüsü zararlıdır, lakin ülkemizde hiç katılmadığım bir görüş var ki, o da, "Atatürk milliyetçiliğinin" diğer milliyetçilikten farklı olduğu, hele Hitler ve Musollini faşizmiyle uzaktan yakından alakası olmadığıdır. Buna kanıt olarak da, "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözü gösterilir, Atatürk ne mutlu Türk olana değil, ne mutlu Türk'üm diyene demiş ve ırkçılığın önünü kesmiş denir. Yani Türk'üm, bu ülkenin vatandaşıyım demek Türk olmak için yeterli.

Peki öyle midir gerçekten? Öyle dahi olsa, buna katılmazdım. Nedenlerim çok açık; Öncelikle, Atatürk'ün kastettiği ırk değil de vatandaşlık sıfatı deniyor. Güzel. Ama ne hikmetse, bu sıfat, etnik bir kimliği tarif etmek için kullanılan bir sıfat. "Türk". Türksen de, Kürtsen de, Boşnaksan da, bu ülkenin vatandaşıysan "Türk" olduğunu söyleyeceksin, "Bu ülkenin vatandaşına X denir." deniyor ve bu X bir etnik kimliği ifade etmek için kullanılan sıfat. Şimdi empati yapın; Kürtsünüz ve sizin mensup olmadığınız bir etnik kimlik, sizin kimliğinizin üstünde tutuluyor ve siz o kimlikten (Türk) olduğunuzu söylemelisiniz ki, ülkede haklara sahip olun. Böyle bir ortamda ikinci sınıf olursunuz, kendinizi mülteci gibi hissedersiniz, bu kaçınılmazdır. Yani, herkesi "Türk" çatısı altında birleştirmek, Türklüğü yüceltir, diğer etnik kimlikleri aşağılar. Diğer etnik kimlikleri bir taraf olmaya zorlar. "Türk'üm" deyip "vatanseverliğini" kanıtlıyor musun, yoksa vatan haini mi diyelim? Bu çok net ve açık.

Kaldı ki, ortada masumane bir "vatandaşlık bağından" söz etmek kesinlikle mümkün değil. Atatürk'ün, Türklerin üstünlüğünü kastettiğini, Anadolu'da yaşayan diğer halkların da bu üstünlüğü kabul edip, Türk gibi yaşamasını istediğini sözlerinden ve uygulamalarından da rahatlıkla anlayabilirsiniz. "İsmet Paşa'nın Kürt Raporu"'nu okuduğunuzda, Türk olmayanların nasıl türkleştirilmesi gerektiğini Atatürk'e raporlarla bildirildiğini görebilirsiniz. Kaldı ki, Atatürk döneminde çıkan birtakım yasalara baktığımızda, açıkça "ırk" ve "soy" kelimelerinin kullanıldığını görebilirsiniz. Örneğin, 14 Haziran 1934 tarih ve 2510 sayılı Mecburi İskan Yasası:

1-Türk ırkından olmayanlar, hükümetten yardım istemeseler bile hükümetin göstereceği yerde yurt tutmağa ve hükümetin izni olmadıkça buralarda kalmağa mecburdurlar. (Madde 7)
2-Ana Dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy, mahalle, işçi veya sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına insihar etmesi yasaktır. (Madde 11)
3-Türk ırkından olmayanların serpiştirme suratiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil etmeyecek şekilde kasaba veya şehirlere iskanları mevcuttur. (Madde 13)

Hepsi bu değil. Asimile etmeye yönelik çıkarılan kanunları, ayaklanmalara karşı alınan önlemleri okudukça, tüylerim diken diken oluyor. Şark Islahat Planı'na bakın. Türk dili dışında konuşmaya ceza verilmesi, Ermenilerden kalan toprakların Kürtlere kira olarak bile verilmemesi, bölgeye Kürt memur tayin edilmemesi gibi alınabilecek insanüstü "önlemlerin" sıralandığını göreceksiniz. Peki ayaklanmalar? Çıkan tablo daha vahim. Zilan Deresi'nin nasıl cesetle doldurulduğu, bölgenin tamamen "temizlendiği" günün medyasında övünerek anlatılıyor (1) ve kürtler " ayrıkotu gibi sardıkları toprağa intişar eden fakat bastıkları yere zarar veren mahlukatlar" olarak betimleniyor (2). Koçgiri katliamını, tanık bile bırakılmadan çoluk çocuk silinen Zilan Deresi katliamını, Ağrı Dağı katliamını, Dersim katliamını övenler, "Çoluk çocuk nasıl ayırt edilsin o ortamda?" diyenler, ne hikmetse bugün İsrail'in Filistin'e yaptıklarını protesto ediyor. Bense şunu diyorum; İnsanüstü önlemlerle, askeri operasyonlarla, zorunlu göçlerle, Türk olmayan kız çocuklarının Türk gibi yetiştirilmesi için ailelerinden koparılmasıyla, herkes Türk oldu. Ve hala deniyor ki, Atatürk'ün milliyetçiliği ırkçı değildir, Hitler'inkinden çok farklıdır. Evet, konjonktür gereği farklıdır, ve özellikle milli mücadele yıllarında Atatürk'ün birleştirici söylemlerini görebilirsiniz. Ne tuhaftır, o dönemde dindar söylemlerini de görebilirsiniz. Aslında tuhaf değil, Atatürk, çizdiği rotada hedefe giden yolda ne gerekiyorsa onu söylemiştir. Halkın bir bölümü de kandırılmıştır, olay bu kadar açık. Sonrasında Atatürkçü arkadaşlarımız bu ayaklanmaların neden çıktığını sorgulamadan, "Hain vurulur, çocuğu da vurulur." gibi insanlık dışı aklamaya gidiyor. Önce farklı etnik milletleri toplayacaksın, sonrasında o seninle birlikte savaşanlara "Kurduğumuz devletin adı Türkiye'dir, herkes Türktür." diyeceksin, ama ırkçı olmayacak. Sonrasında köylerinin, şehirlerinin adını değiştireceksin, ırkçı olmayacak. Akabinde herkes Türkçe konuşacak diyeceksin, ırkçı olmayacak. İçinde ayaklananların bulunduğu grubu tümden öldüreceksin, ırkçı olmayacak, nedir ırkçı?

Evet, "içinde ayaklananların bulunduğu grup" diyorum. Çünkü herkes vuruldu. Bunun kanıtı mı? Atatürk zamanında çıkmış yasalara bakalım.1930 tarih ve 1850 sayılı kanunun ilk maddesine bakalım:

"20 Haziran 1930'dan 10 Aralık 1930'a kadar, devlet veya vilayet temsilcileri, askeri ya da sivil yetkililer, jandarma ve korucular ya da üst makamlara yardım eden veya tek başlarına hareket eden siviller tarafından, Erzincan Vilayeti'ndeki Pülümür ve birinci müfettişlik bölgesi dahil olmak üzere, Erciş, Zilan, Ağrı Dağı ve çevreleyen bölgelerde meydana gelen isyanların takibi ve bastırılması sırasında tek başına ya da topluca işlenen cinayetler ve diğer eylemler suç olarak görülmeyecektir." (Diğer eylemler? İşkence ve tecavüz de bunun içinde mi? "Zamanın gereği" diyenlere soruyorum, yıllarca süren doğudaki faili meçhul cinayetler de bu anlayışın devamı değil midir?) İtiraf edelim, Atatürk döneminde ve sonrasında asimile edilebilenler edilmiş, çoğu varlıklı ve asimilesi mümkün olmayan gayrimüslimler bu topraklardan çıkarılmış, asimile edilemeyenler ve ülkeyi terketmeyenler kesilip biçilmiştir. Hitler'in durumu ve konjonktürü farklı, yahudi faktörü var orada. Ama görüşler çok farklı değil.

Atatürk'ün milliyetçilik ve Türklükle ilgili sözleri "Ne mutlu Türk'üm diyene"den mi ibaret? Ya "Kanını taşıyandan başkasına inanma.", "Bir Türk, dünyaya bedeldir.", "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.", "Bana üstünlük atfetmeyin, tek üstünlüğüm, Türk olarak dünyaya gelmemdir.", "Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır."(3)(4) gibi sözleri? Bunlar masumane "Ümmetçilikten ulus devlete geçişte halkı cesaretlendirmek için" söylenmiş masumane sözler değildir. Kendi dönemindeki adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un Zilan Deresi katliamı akabinde "Biz, Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar, bu hakikati böyle bilsinler." (5) gibi söylemleri nasıl açıklayacaksınız? Yine aynı dönemde İnönü'nün "Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkında sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur." demesi?

Konuyu daha uzatmıyorum. Ama Atatürk'ün Türklük tanımını sadece vatandaşlık bağı olarak görenler, yukarıda söz ettiğim yasakları, cinayetleri "Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri de dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan türk kültürüne, topluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz."(6) gibi söylemlerini, bunu geçtim, Türkçe konuşsa dahi, anadili Türkçe olmayanların sanatçı grubu bile kurmasına izin verilmemesi gibi yaptırımları açıklamak zorundadırlar. Belli mevkilere getirilen Kürt kökenli vatandaşların çoğu da, ya doğu illeriyle pek ilgisi olmamış, ya ana dili Türkçe olan veya en azından fikirleri Atatürk'ün görüşüne yakın olan insanlardı (Ki içlerinden Kürt olduğunu inkar eden, Kürt olduğunu inkar etmese de Kürtlerin bir Türk boyu olduğunu, dolayısıyla onların da ırklarının Türk olduğunu iddia edenler vardı). Doğudaki Türk olmayanlar ezildi ve üstü örtüldü, sırf Kürtler değil, gayrimüslimler de ezildi, bu gayet net. Bu sadece Atatürk'ün yönetimi ele geçirmesiyle de başlamadı. Öncesindeki Ermeni kırımını da "tehcir" diye aklıyoruz, tehcir bir insanlık suçu değilmiş, soykırımdan çok masummuş gibi. Rumlara da, Kürtlere de uygulanan katliamlara bahanelerimiz de aynı. Howard Zinn'in dediği gibi, "Ne de olsa, bütün savaşlar kendilerini, insanlara yardım etmek için gösterilen insani çabalar olarak temsil ederler." Ortada Osmanlı'nın son zamanlarında başlayan bir Türkleştirme politikası var ve bu, Cumhuriyet döneminde tavan yapıyor. Ve devletin bu "Tek tip Türk ulus yaratma" planını bozanlar Kürtler olmuştur. Bu, ne vatan hainliğidir, ne eşkiyalık, ne teröristlik. Bugün Laz dilinin kaç senelik ömrü kalmıştır? Anadolu'da pekçok dil, kültür öldürüldü. Bir Türk olarak soruyorum, son 200 senedir ve özellikle Cumhuriyet dönemi sonrası Kürtlere yapılanları görmek, onları dinlemek ve özür dilememizin zamanı gelmedi mi? Sırf Kürtler de değil konu, pekçok etnik grubun durumu daha kötü (Trt'de onların dilinde zaman zaman yayın yapılması, Kafkasların Roj TV'ye çıkıp "Bizim de bir kimliğimiz olduğunu ifade etmemiz için ortam sağladıkları için Kürtlere teşekkürler" demesi ortadaki sorunun Kürtlerle sınırlı olmadığını da gösteriyor, sadece, en iyi örgütlenebilen ve en kalabalık nüfus Kürtler olduğu için ön plandalar). Peki Atatürk sonrası değişti mi bu? Hayır. İnönü'nün zamanındaki varlık vergisi, yirmi kura ihtiyatlar olayı gibi utanç verici saçmalıklar, Kazım Karabekir'in 1940 CHP grup toplantısında, "Nerede gayri Türk bir yer varsa, biliniz ki casus yuvasıdır." demesi, Cemal Gürsel'in, "Size Kürt diyenin, yüzüne tükürün." sözü, Menderes döneminde "Vatandaş, Türkçe konuş" kampanyası (!), Kürt bölgelerin dağlarına taşlarına "Ne mutlu Türk'üm diyene!" cümlesinin kazılması gibi. Üstelik asıl gülünç olan, tüm bu yaptırımları "zamanın gerekliliğiydi" deyip geçiştirmeye çalışanlar, aynı şiddetle, ömrünü doldurmuş Atatürk milliyetçiliğini savunuyorlar. Evet, iddia edildiği gibi Atatürk'ün sözleri ve uygulamaları, savaştan yeni çıkmış milleti ulus devlet kurma yolunda cesaretlendirmeye yönelikse, onun ömrü, Musollini faşizminden önce bitmiştir. Şayet benim savunduğum gibi bu söylemler, cesaretlendirmenin ötesindeyse, zaten savunulacak bir yanı yok. Şu an dahi, mahkemede insanlar kendilerini ana dilinde savunamıyor. Ve ülkeye zarar veren bu düzenin savunucuları vatansever oluyor.

Atatürk ve Turancılık
"Atatürk milliyetçiliği" denen şeyin, gayet absurt bir terim olan "ulusal solculukla" uzaktan yakından alakası olmadığını düşündüm hep (Batıya dönme, solculuğu göstermez, solcu kelimesiyle birleştirmek de milliyetçiliği masum duruma getirmez). Yapılanlara ve söylemlere bakarsanız, Atatürk milliyetçiliğinin solla falan ilgisi olmadığını, Türkeş MHP'sine daha yakın, gayet sağcı bir milliyetçilik olduğunu görürsünüz (Zaten dediğim gibi, sol milliyetçiliği saçmalıktan öte bir şey değil). Ve öyle ki, Atatürk'ün bazı deyişleri, Nihal Atsız'ın görüşlerine kaymıyor değil. Atatürk'ün ünlü bir sözü var: "Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek." Bu sözlere baktığımda Turancılık fikrine ne kadar yakın olduğunu görüyorum. Sadece bu söz mü? Tabi ki değil. Baktığınızda, Atatürk'ün bu paralellikte pekçok söylemini görebilirsiniz, "Türklerin yaşadığı her yer Milli Misak'a dahildir." (7) gibi. Bu söylemler turancıların söylemleridir. Atatürk, sırf söylemle kalmamış, Türk İzci Ocağı'ndan gelen Başbuğluk teklifini kabul etmiştir (8). Hatta, Atatürk zamanında, paraların üzerine bozkurt sembolü bastırılmıştır (9). Bugün dahi, turancılar, Atatürk'ü "Başbuğ" diye anmaktadır. "İstanbul'da çıkan bir gazeteyi, Kaşgar'daki Türk de anlayacaktır.", "Türk, Türk olduğu için asildir. Çoğumuz, büyük babamızın babasını hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz." (10) gibi sözler bana hiç de sola yakın gelmiyor. Atatürk'ün bunlardan çok daha uçuk, Türkleri üstün gören, turancılığa uyan pekçok sözü var. Atsızcılarla konuşun, kaynaklarıyla göstereceklerdir. Ya da boşverin, sadece Mu Kıtası araştırması, Güneş Dil Teorisi gibi -Ki hala Türk Dil Kurumu'nun sitesinde yayınlanmaktadır (11)- gayet kafatasçı tezler geliştirilmiştir ve bir kısmı Atatürk'ün ölümüyle yarıda kalmıştır (12). Hatta Atatürk'ün bir gezisinde kamu görevlisi, eğitime hizmet vermiş birinin, zenci olduğu için görülmeyecek bir büro hizmetine alınmasını istediğini bile görebilirsiniz (13).

Arap Düşmanlığı
Kendimizi kandırmayalım. Alfabenin değişmesiyle okuma yazmanın artışının alakası yok. Ne Araplar, ne Farslar, arap alfabesini kullandıkları, gayet de iyi okuyup yazabildikleri için ne üstün zekalılar, ne Türkler gerizekalı. Okuma-yazma oranı ülkenin eğitim seviyesiyle ilgilidir, alfabe zorluğuyla ilgili değil. Bizde de 1960'lardan sonra okuma yazma oranı büyük oranda artmıştır, yani tıpkı diğer ülkelerdeki gibi gelişme sürecinde. Bu Yunanistan'da da böyle oldu, İran'da da, İsrail'de de, Japonya'da da, Rusya'da da ve hiçbiri alfabesini değiştirmedi. Tarihte kimse alfabesini değiştirdiği için hızlı okuma yazma öğrenmedi. Saydığım milletler ve "Araplar", gayet düzgün bir şekilde latin alfabesini de okuyup yazabiliyorlar, hatta hepsi kendi dillerini latin harfleriyle de yazabiliyorlar ve elektronik ortamlarda genelde bu şekilde iletişim kuruyorlar. Rahat olun yani, şu an Arap alfabesini kullanıyor olsaydık, İngilizceniz bugünkünden daha kötü olmazdı. Siz de hergün yatıp kalkıp alfabenizden utanç duymayacaktınız.

Yanlış anlaşılmasın, latin harfine geçişe tümden karşı değilim. Batıya entegre olmak için yapılmış bir reform, lakin pekçok reform gibi, şekilci bir reform. Kimse kullandığı alfabeyle bir yere entegre olmaz, bir yerden kopmaz. İslamcı kesimin pekçok propagandasına da katılmıyorum bu konuda; Ne din daha iyi yaşanacaktı, Ne Kuran'ı anlayacaklardı, tıpkı bizim şu an Avrupa'yı anlamadığımız gibi (Alfabemiz Latin diye, Avrupa'nın bizi kendileri gibi görmemeleri de buna dahil). Alfabe değişiminin, şeriat savunucularının söylediğinin aksine dinsizlikle ilgisi yok, ama kemalistlerin söylediği gibi, modernleşme yolunda da bizi ileri götürmedi. Aksine, tarihi sildi attı ve Atatürkçü rejimin işine geldi bu. Osmanlı dönemi tapularını incelediği için irtica faaliyeti suçuyla tuttuklanan tarihçileri açıklayabilir misiniz?

Neyse, dediğim gibi alfabe değişimine "karşı" değilim, sadece şekilci bir eylem olduğunu düşünüyorum. Lakin Atatürkçülerde Arap düşmanlığının, daha doğrusu oryantalist görüşün hakim olduğu bir gerçek. Bir ideolojiyi öğrenmek isterken, onun mensuplarına bakarak hareket etmem. Fakat bu düşmanlığı Atatürkçülerde çok sık görüyorum (Araplar pistir, arkadan vurmuştur, ilkeldir ve ne hikmetse Osmanlı İmparatorluğu da araplardan farksızdır, yuh). Atatürkçülerin bakış açısının "Batıda varsa iyidir, yoksa gericiliktir, sapkınlıktır" mantığıyla yürüdüğünü inkar etmesin kimse. Bu zihniyet CHP'de de devam ediyor ki zaman zaman halkın dini hassasiyetini de gözardı ederek yapıyorlar bunu (Hac ibadetini Araplara para yedirmek olarak nitelendiren CHP'li vekiller gibi). Fakat konumuz Atatürk ise, onun zamanında yapılan bir kaç konuya değinmek isterim. Örneğin, dilin Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması. Bir dil öğrencisi olarak bunu çok mantıksız ve dil katli olarak görüyorum. "Arap özentiliği" yapıp dile gereksiz Arapça kelimeler katmak ve bunu resmileştirmek farklı bir şey lakin dile doğal yollarla girmiş kelimelerin yerine saçma sapan kelimeler türetmek de en az onun kadar komik. Komiklikten öte, tarihimizden kopmamız, Osmanlı tarihini okulda anlatıldığı kadarıyla bilmemiz ve dönemin kaynaklarını anlamamamız alfabe değişikliğinden çok bu yüzden. Tarih öğrencileri "Osmanlıca" denen ve olmayan bir dili öğrenmek zorunda kalıyorlar ve yine de tarihi kavrayamıyorlar (Osmanlıca diye bir dil olmadığını farketmemi sağlamış İst. Üniversitesi okutmanı Halil Açıkgöz'e teşekkür ediyorum).

Bu "Araplıktan sıyrılma" hareketi en başta dil ve din olmak üzere her alanda görülüyor. Ezanın Türkçeleşmesi de bunlardan biri (Olay Arapça okuyanların şiddetli bir şekilde cezalandırılacağı emrine kadar gitti). Burada sorun, "ulus devlet" kurmaktan öte, her tezi ulusalcılık üzerine kurmaktan geçiyor. O kadar ki, Atatürk'e göre, İslam, Muhammed'in Arap ulusunu yüceltmek ve bunu baz alarak bir devlet kurmak için oluşturduğu bir dindir ve Türkler bu dine inandıkları için kendilerinin ulusal benlikleri uyuşmuştur (14, 15). Görüldüğü gibi her tez ulusalcılık üzerinden ve bunun ırka dayanmadığını iddia etmek olayı aklamıyor.

Şahsen ben, milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım. Atatürk milliyetçiliğinin de bunlardan farklı olduğunu düşünmüyorum. Aksine, Atatürk'ten ve arkadaşlarından, Alparslan Türkeş'in Türkiye'yi mozaik olarak görenlere cevaben "Ne mozaiği ulan? Bildiğin mermer!" söylemlerine benzer sözler, sözleri destekleyen icraatler görüyorum. Daha da kazıyorum, "Ressamlar Türk'ün simasını kaybederlerse, yıldırımı alsınlar, yapıversinler." gibi Polat Alemdarvari zırvalıklar görüyorum ve bu sözler, yüzyılın, hatta tarihin dahisi denen insandan geliyor. Bu mantık yüzünden bu ülkede binlerce kişi öldü, ölmekte, kötü muameleye maruz kalmakta. Birinci sınıfta öğretmenin "Nerelisin?" sorusuna "Siirt" diye cevap veren beş yaşındaki bir kıza, bir bebeğe, öğretmenin söylediği "Pis kürt" sözünün o kızda oluşturduğu yıkımı anlayabilir misiniz siz? Ki bu en yakın arkadaşlarımın başına gelmiş gerçek bir olaydır, bunun gibi daha nelerinin olduğunu anlatmaya kalksam destan olur, ki ben bunu İstanbul'dan, nispeten rahat bir yaşantıya sahip olmama rağmen görüyorum. Ya doğuda yaşayanlar, medyanın gözardı ettiği muamelelere ilk elden tanık olanlar? Bunları görmezden gelmek, vatanseverlik değil, vatana zarar vermek, birleştiricilik değil, bölücülüğün kendisidir.

Laiklik

Aslında bunu yapmak zorunda değilim fakat az sonra söyleyeceklerimin farklı şekilde yorumlanmaması için belirtiyorum: Herhangi bir dine inanmıyorum. Sırf bu yüzden dahi, hangisi olursa olsun, bir dinin kurallarını baz alan bir sistemi savunmam mümkün değil (En başta belirttiğim gibi, din dışı bir ideolojiyi baz alan sistemlere de karşıyım). Ülkeyi ateistler ele geçirse ve ateizme dayalı bir devlet kursalar dahi, ben azınlık olacağım çünkü ben agnostiğim. Üstelik, İslam'da başı örtme emrinin olmadığını ve yanlış yorumdan kaynaklandığını düşünüyorum (Kuran'dan çarşaf emrini, başörtüsünden daha kolay çıkarabilirim). Lakin konu bu değil. Konu, laiklik ve ülkemizdeki işleyişi.

Atatürkçü laikliğin ülkemizin yapısına ve insan haklarına aykırı olduğunu düşünüyorum. Nedir laiklik? Din işlerinin devlet işlerinden ayrılması mı? Hayır. Türkiye'deki laiklik, devletin, din üzerinde hüküm kurmasıdır (Ki garip gelse de, anayasasında laiklik terimini kullanan çok az ülke var, anayasal bakımdan Fransa laik, Belçika laik fakat laiklikleri bizimkinden çok farklı, çoğu modern ülkenin anayasasında laiklik kelimesi geçmiyor bile). Sorun da buradan çıkıyor. Devletin dini kontrol altında tutması için kurulmuş olan Diyanet İşleri Başkanlığı, binlerce imama ve diyanete devlerin tonla para verilmesi, zorunlu din dersi, devletin kendi müfredatına göre din adamları yetiştirmesi, nüfus kağıdında din ibaresi olması, müslüman-sünni olmayanların hiçbir hakkı ve devletten desteği bulunmaması, imam hatipler açılırken Heybeli Ada Ruhban Okulu'nun kapanması, daha sayayım mı? Din işlerinin devlet işlerine karışmadığı bir ülkede, bunlar olmaz. Diyanet kesinlikle laikliğe aykırı mıdır? Hayır. Fakat devletin din üzerinde hüküm kurduğu bir oyuncak olmaktan çıkar, ateiste, aleviye, sünniye, budiste ve talebi olan herkese tarafsız hizmet ve kaynak desteği vermeye başlar, herkes vergisinin karşılığını alır, o zaman sekülerizme aykırı olmaz.

Atatürkçü laikliğe karşıyım dedim; Bunun ayrımını yapmak için kendi savunduğum sistem için sekülerizm kelimesini kullanacağım. Atatürkçü laiklik, dinin toplumsal yansımalarını reddeder. İnanca karışamaz (İnanca karışmak zaten imkansız), fakat inancın gerektirdiklerine karışır. Bu yüzden kamu alanında inancınızın gereği giydiğinizi söylediğiniz bir elbiseyi dahi yasaklar.

Seküler devletlerde bu olmamalıdır. Ben, dinlere inanmayan biri olarak onlara saygı da duymuyorum, bir dindarın da benim düşüncelerime saygı duymasını beklemem. Ancak, bir dindarın yaşam tarzına saygı duyarım. Çünkü ancak bu şekilde huzurlu yaşayabileceğimizi düşünüyorum. Thomas Jefferson'ın dediği gibi, dinde, siyasette ve felsefedeki fikir ayrılıklarını ve bu fikirlerin getirdiği yaşam tarzı farklılıklarını, hiçbir zaman bir insandan uzak durma nedeni olarak görmedim. Kimsenin inancı gereği bir şey giymesi, toplum içinde dinine göre ya da dinini anladığı şekilde yaşaması, benim cebimden bir şey götürmüyor, benim özgürlüğüm kısıtlanmıyor. Benim idealimdeki seküler ülkede, inancı gereği peçe takan dahi gerici, deli, yobaz olarak adlandırılamaz. İnancı geçiyorum, "şeriat getirmek" istediği için onu bir sembol olarak da taksa, engellenememelidir. Devlet kimin ne kadar giyindiğine karışmamalıdır. Devletin görevi beyinlerin içindeki nedeni aramak değildir. Seküler bir devlete göre, o peçe sadece bir moda aksesuarı muamelesi görmelidir, fazla değil. Bugün televizyona bakıyorum, Kuran'ı açmış ve Kuran'da başını ört diye bir emir bulunmadığını söyleyen CHP'liler görüyorum. Geçiniz bunları. Bir özgürlük meselesi bu. Dinde var olup olmadığı üzerinden tartışırsak, asıl laikliğe aykırı olan budur. Dini referans alıp bir karar alınamaz. Takmak isteyen varsa, hangi dinde var/yok, bunu sorgulamak seküler bir devletin işi değildir.

Bir olay da kamu kuruluşu. Üniversitelere türban girerse, kamu kuruluşlarına da girer diye korkuluyor. İşte bu olay, Atatürkçü laikliğe (Ya da onun günümüzdeki yorumlanış şekline) karşı bir eylem, fakat benim savunduğum sekülerizme değil, umarım anlaşılmıştır. Burada önemli olan, mekanizmanın, yani kanunların tarafsızlığıdır. İnsanlar tarafsız olamaz. Bu yüzden bir mahkemede başı kapalı bir hakimin olması, onun neye inandığını göstermesi, sekülerizme aykırı değildir. O, tarafsız olan kuralları uyguluyorsa, neye inandığının önemi yok ve neye inandığını söylemesinde veya bunu göstermesinde de bir sakınca yok. İnandığı şeye meyledip o tarafsız mekanizmanın dışına çıkıyor ve taraflı davranıyorsa, işte bu, görevi kötüye kullanmaktır, bireysel bir suçtur ve o çalışan cezalandırılır, gerekirse görevinden men edilir. Fakat inandığı bir inanca ait kıyafet giymek, görevi kötüye kullanmak anlamına gelmez, dolayısıyla seküler bir devlet bununla ilgilenmemelidir. Saçmalık olan da, Atatürk'ün rejime tehlike olduğu için değil, "Batıya benzeyelim" diye yasakladığı kıyafetleri Atatürk'ü anladığını savunanların saçmalayıp şeriat tehlikesi olarak görmesi.

Türban, Başörtüsü ve İkiyüzlülük
Şimdi "peçe" ve "moda" dedim. İronik olan da, türbanın aslında sanılanın aksine simge olarak değil, pekçok müslüman tarafından, moda amaçlı kullanılmasıdır. Evet, her ülkede farklı şekilde bağlamalar mevcuttur. Pakistanlı bir kadınla İranlı bir kadın aynı şekilde kapamaz saçını. Türkiye'de de toplum içine giren kadınlar kendilerine göre bir şekilde modernize ediyor ve türban olarak bağlıyor. Peki o kadar modern geçinen kemalistler ne yapıyor? O kızları, örtülerini ninelerin bağladığı gibi şekilde bağlamaya zorluyor, niye? Türban şeklinde bağlanırsa simge oluyormuş. El insaf. Her insan sokakta güzel görünmek ister (Ya da çarşafa girer hiç görünmez) - Güzel görünmek ne kadar "örtünmenin" mantığıyla çelişse de, bu içgüdüsel bir olay. Kızların başlarını, evlerinde bağladıkları gibi bağlamayacaklarını bilen kemalistler blöf yaparak, "öyle bağlama böyle bağla" diyor (İronik olan, farklı bağlasa da giremiyor). Nelerle uğraştığımızın farkında mıyız? Kaldı ki, Atatürk'ün, direkt örtünmenin her türlüsünü aşağılayan söylemleri var (16), neyi gizliyorsunuz? Soruyorum, bugün gündemin bir numarasını türban mı oluşturmalıdır? Biliyorum ki, kemalist olsun olmasın, gündemin bir numarasını başörtüsü (Ya da türban, her neyse) oluşturmamalıdır diyen milyonlar var. Ama bunun çözümü, "Çıkarıp girsinler, sorun yaratmasınlar, biz de başka sorunlara bakalım" değildir. Bırakın girsinler, sizin elinizden hiçbir hakkınızı isteyen yok. Bırakın, bu özgürlük meselelerini aşalım ve bu ülkenin önemli konuları, ekonomi, işsizlik, devletin sosyalleşememesi, insanlık krizi, suç oranları gibi pekçok bilimsel çözüm gerektiren sorunlarına geçelim. Madem bu sorunu dinciler soyur olarak önümüze getiriyor, o zaman niye kemalistler çözmüyor? "Dincilerin" (!) elinde de koz kalmaz işte? Ki bence ortada sorun yok, yasak var. İnancı için taktığını söyleyenler ve buna saygı göstermeyenler var. Sorun değil, "yasak". Aynı ülkenin pekçok diğer sorunu gibi. Yasak.

Atatürkçü laiklik, Osmanlı'daki "Dinin devlet üzerindeki egemenliğine" karşı, "Devletin din üzerindeki egemenliğinden" başka bir şey değildir. Peki sonuç? Osmanlı ne kadar laikse, Cumhuriyetimiz de, ne yazık ki, o kadar laiktir. Osmanlı'nın içinde binlerce Rum ve Yahudinin yüzyıllar boyu yaşadığını, I. Dünya Savaşı ve Cumhuriyet dönemi sonrası ise ülkede ne Ermeni, ne Rum kalmadığını, gayrimüslimlerin asimile edildiğini düşündükçe, ve günümüzde müslüman nüfusun %99'u bulduğunu söyleyip övünenleri gördükçe düşünüyorum, kim daha laik? Lübnan'ın yarısı Hıristiyan, Mısır'ın %10'u Hıristiyansa, İran gibi katı bir ülkede bile %3 Yahudi ve Hıristiyan azınlıkların olduğu söyleniyorsa, ne kadar laikiz? Benim vergilerimle, alevilerin vergileriyle, hanefi din adamları yetişiyorsa ve bu sistemi başlatan insan bu ülkenin kurucusuysa, nasıl laik bir ülke olduğumuzu söyleyebiliriz? Evet laik bir ülkeyiz, ama hiçbir modern ülkede örneği olmayan bir laiklik bu. Modern toplumlarda, devlet, sekülerizm gereği, halkının dini inançlarını korumak ve inançlarını özgürce yaşaması için kendisini düzenler. Ülkemizde ise devlet, laiklik adı altında halkının dini yaşantısını düzenliyor ve halk, kendini yönetenlerin ideolojisine göre yaşamak zorunda kalıyor.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması: Tam bir fiyasko.
Bunu neden söylüyorum? Çünkü tekke ve zaviyelerin kapatılması, devletimizin laiklik anlayışının tamamen dini hükmü altına almak istediğinin göstergesi. Burada iki tarikatten bahsetmeden geçemem. Mevlevilik ve Bektaşilik. Bugün herkes Mevlana'yı övüyor, vicdanınıza sorun, Mevlana öğretileri sizce rejime bir tehlike mi oluşturuyor? Ben Mevlana'nın inancına ve görüşlerine katılmıyorum, lakin en azından kültürümüzün bir parçası ve edebi yönden liriklerini, kullandığı metaforları beğeniyorum, bugün gelişmiş pekçok ülkede henüz kütüphane bile yokken bizden böyle insanların çıkmış olmasına seviniyorum ve bu geleneği birşekilde sürdürenlerin Suriye'ye sürülmesine anlam veremiyorum. Bektaşilik ise bence kültürümüzün daha da önemli bir öğesi. Zamanının ilerisinde bir tarikat, öyle ki, Atatürk tarafından kapatıldıktan sonra Arnavutluk'a kaçmak zorunda kalan, zamanında Osmanlı'dan da haksız yere çok çeken bektaşiler herşeye rağmen laikliği savunmuşlardır. Şimdi soruyorum, bunları, halkın içinden çıkmış ve işlevi nispeten sönük olan kurumları niye kapatırsınız? Bunlar gibi zararsız tekkeler zaten kapatılmadan da kontrol edilemez miydi?

Bu harekete fiyasko diyorum, çünkü çok kötü geri tepti. Belki hiç zararı olmayacak tarikatlerin yerini yer altında gizlice örgütlenen illegal cemiyetler aldı. Nakşibendiler, nurcular, 50'lerden sonra radikal islamdan etkilenen cemiyetler, hatta iktidara gelmiş Milli Görüş bu hareketin eseri değildir de nedir? Size soruyorum, Mevlana'yı mı tercih edersiniz, Fethullah Gülen'i mi? Bugün kültür mirası olan Mevlevilik sadece turizm aleti haline gelmişken, bu tablo kimin suçu?

Şunun da bilincindeyim, istediğiniz kadar mükemmel bir sistem kurun, herkesi memnun edemezsiniz. Birincisi, çok tepki çeken "Hem laik, hem müslüman olunmaz" lafına katılıyorum. Dinini çok kapsamlı yaşayan birisinin laik sistemi beğenmemesi olağan ama Atatürkçü bir laiklik anlayışını savunmaması çok daha doğal. Kendisini rejim tehditi olarak gören, onu gerici diye nitelendiren bir sisteme neden karşı çıkmasın? Benim savunduğum sekülerizme de karşı çıkan dindarlar olabilir (Ki bu sadece müslümanlar için değil, diğer din mensupları için de geçerli). Hatta bir insanın koyu dindar olması da gerekmiyor. En basidinden annemi ele alalım. Başı açık, pekçok özgürlük konusunda da bana hak veren, Atatürkçü bir insan (Hatta türban gibi konularda kemalistlerle benzer endişeleri taşıyor) ve kendisi müslüman. Geçen gün eşcinsellerden konuyu açtım ve iki hemcins birbiriyle evlenmek istiyorsa, buna devletin engel olmaması gerektiğini söyledim. Kişisel hak ve özgürlükler kapsamında olması gereken bu çünkü. Hem ayrıca bizden gerçekten de özgürlükler bakımından ileride olan, bizi bu konuda haklı olarak suçlayan fakat herşeye rağmen yeterince özgürlükçü olmayan pekçok ülkeye kapak olurdu bu, onların böyle ilkel bir yasağı kaldırmadan önce bizim kaldırmamız. Hep geriden mi takip etmeliyiz herşeyi? Annem tepki gösterdi. "Allah kadını erkeği neden yaratmış canım, eşcinseller nasıl evlenir?" dedi, ki kendisi eşçinselleri hiçbir zaman aşağılamayan birisidir. Diyeceğim şu, eğer bir dine inanıyorsanız, kanunların şu ya da bu kısmını yargılarken, dininiz o konuya nasıl bakıyor diye sorgularsınız. Savunduğum seküler sistemde kanunlar, din üzerinden konulamaz. Dinde türban mı var başörtüsü mü, eşcinsellik yasak mı serbest mi, seküler devlet bunlarla ilgilenmez. Olaya kişisel hak ve özgürlükler dahilinde bakar. Seküler bir devletin, kim ne cemaati kurmuş bununla işi olmaz, burada sınır ise bu cemaatin zorlama ve illegal faaliyetlere başvurmamasıdır.

İkincisi, dindar biri, laik sistemlerin her türlüsüne karşı olabilir ve cumhuriyet döneminde aşırı baskılar olmasa da bu zararlı radikalistler ortaya yine de çıkabilirdi. Fakat devlet çıkıp dininize hükmetmeye başlıyorsa ve size ne yapmanız gerektiğini söylüyorsa, radikal dinciler daha kolay yandaş toplar, etki tepki meselesi. Yoksa Türkiye'deki din anlayışı hiçbir zaman radikal olmamıştı, o yüzden tek partili yönetimin katı laiklik anlayışı ve sert yaptırımlarının, dindarları radikalleştirdiğini düşünüyorum. Kimse "yeni kurulan laik sistem, ümmetçilikten laik milliyetçiliğe geçiş, tabi katı olur" demesin. Sene 2010, atatürkçülüğün ne milliyetçilik, ne laiklik konusunda geldiği nokta farklı değil.

Devrimcilik (Ya da darbe sonrası deyimle, İnkılapçılık)
En başta böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Hiçbir devrim bir kişinin devrimi olamaz çünkü. Devrimi, toplumun kendisi yapar. Bir insan toplumsal yapıyı değiştiriyorsa, bu devrim değil, diktatörlük, totaliterizmdir. Ki Kemalist olsam bile Atatürk'ün bir diktatör olduğunu olgunlukla karşılardım. Diktatör deyince akıllara despot liderler geliyor, alakası yok. Eğer diktatörlük gücün tamamının ya da büyük bir bölümünün bir kişide toplanmasıysa, Atatürk, diktatördür. İcraatlerinin iyi ya da kötü olması bunu değiştirmez.

Neyse, diyeceğim şu ki, devrimin aktörleri toplumsal sınıflardır ve devrim süreci boyunca bu sınıflar çatışır, toplumdaki yapılar kökten değişir. Bir devrimin bile alt yapısı, gelişimi, hız kazanması, yavaşlaması, sonunda tamamlanması yüzyıllar alıyorsa ve sırf bu nedenden dolayı adı "Fransız Devrimi, Bolşevik Devrimi (Sovyet Devrimi), Amerikan Devrimi" gibi kişilere değil toplumlara mal ediliyorsa, bizde nasıl üst üste "devrimler" oluyor ve bunlara "Atatürk devrimleri" diyebiliyoruz? Zaten sadece biz diyebiliyoruz, dünya tarihçilerinin Atatürk devrimleri diye nitelendirdiği devrim yok, öyle tüm dünya tarihçilerinin övgüyle bahsettiği bir liderimiz de yok, kendimizi kandırmayalım. Bakın, daha henüz yapılanlara gelmedim. Ben, ortada devrim olmadığından bahsediyorum. "Ekonomik alanında yapılan devrimler" deniyor, bakıyorsun neymiş, "Çiftçinin özendirilmesi". Arkadaşlar, devrim bu değil. Toprakta, endüstride devrim olduğunu iddia ediyorsan, tıpkı buharı makinenin icat olup, sanayinin gelişmesi, işçi sınıfında değişimler olması, akabinde çarpışmalar ve sonunda tamamen değişen bir toplumun oluşması gibi sarsıcı olayların olması gerekir. Sanayi Devrimi'ne bakın, ilki 18. yüzyılda, ikincisi 19. yüzyılın ikinci yarısında oluyor. Devrimleri değil bir kişiye, bir nesile bile bağlayamazsınız. Atatürk de gelip 300 yıl sürecek şeyleri 10 senede yapamazdı, yapmadı da zaten. Tıpkı kurtuluş mücadelesini de tek başına kazanmadığı, tanrıvari mucizeler yapmadığı gibi. Ama Atatürk'ü tanrılaştırmaya meraklı bir milletiz.

Gelelim icraatlere. Bu konuda, Osmanlı'ya çok büyük haksızlıklar yapılıyor. 1700'lerin sonundan itibaren başlayan süratli bir Avrupalılaşma, 1800'lerin başından itibaren çıkan anayasal metinler, Cumhuriyet döneminde bile bir süre kullanılacak 1876 anayasası var ortada. TBMM'den önce meclis dahi açılmış ve ilk TBMM'den daha az demokratik değil bu meclis, ötesi? 1920'den önceki hiçbir modernleşmeyi bahsetmiyoruz bile. Bahsettiğimiz ne? Ölçü aletlerinin değişmesi, miladi takvime geçiş, kılık kıyafet kanunu. Atatürk olmasa hala ilkel arşın yöntemlerini kullanıyor, şalvar giyiyor olacaktık gibi bir hava var. Kot pantolonumu Atatürk, geleneksel kıyafetleri yasakladı diye giymiyorum, siz de öyle. İnterneti de Atatürk'ün sayesinde kullanmıyoruz. Dünyanın nasıl globalleştiğinin, ve bu süreçte Türkiye topraklarının hiçbir zaman soyutlanmadığının, zaten modernleşmenin Atatürk'ten çok önce başladığının ne zaman farkına varacağız? Geleneksel kıyafetlerin yasaklanması gibi şekilci kanunlar bu süreci h-ı-z-l-a-n-d-ı-r-m-a-m-ı-ş-t-ı-r. Özellikle toplumsal yaşayışın düzenlenmesi konusu tam bir fiyasko ve bu devrim anlayışı, karşı olduğum "Atatürkçü laiklik" ve "Atatürk milliyetçiliği" üzerinden yapılan reformları destekleyen, alternatif görüşlerin oluşmasına dahi izin vermeyen bir mantıkla işledi, işliyor. Ortada bir devrimden yok, bir süreç var, bu da Osmanlı Devleti'nin ekonomik güç kaybı, batıya entegre olma zorunda kalması (Evet, bu bir zorunluluktu ve bu zorunluluğun, kendinden önceki padişahlar gibi Atatürk de farkındaydı), milliyetçilik akımının hızla taraftar toplaması, Balkan devletlerinin parçalanması gibi pekçok öğeyi içerir ve bu süreç Atatürk'ten çok önce başlamıştır ve sonra ermemiştir. Atatürk (Tıpkı zamanın diğer liderleri gibi), bu sürecin bir parçasıdır, bu sürecin yarattığı bir insandır fakat Atatürk devrimleri saçma bir söylem, yalan ve dolan.

Kemalist devrimler ve şekilcilik
Bugün başörtülüler şekilci olarak nitelendiriliyor (Ki bence bunu öyle görmek, dindarların ne taktığından değil, tam tersine, Atatürkçülüğün şekillere çok taktığından kaynaklanıyor), lakin şapka devrimi gibi komik, yönetimdekilerin batıyı nasıl çarpık anladıklarının göstergesi olan bir devrim var. Milleti şapka takmaya zorlayarak, batı müziğini dinleterek mi Avrupa standartlarına yükselteceksiniz? Ve bunlara devrim deniyor, şaşıyorum. Devrim, toplumla beraber olur, topluma baskı uygulayarak değil. Bu yüzden en fazla, bu devrimlere "reform" diyebilirsiniz, o da bazılarına. Ve bu kanunlara uymayanların asılmasına modernlik gözüyle bakanlar, aynı zihniyetle doğudaki bebek katliamlarına da "modern ülkeye giden yolda engelleri kaldırmak" olarak bakıyor. Sonra da yurtta sulh, cihanda sulh (Ki lafa bakılmaz, kişinin ayinesi iştir - Alıntılarla Atatürk'ün dindarlığını, modernliğini, ekonomi görüşünü kanıtlayamazsınız. İcraatlere bakın). İnsanları kıyafetlerine göre "şekilci, yobaz, laik" olarak sınıflandırmak, Atatürkçülüğün eseridir, kimse kusura bakmasın. "Batıda bu yok, o yüzden yasak." "Batıda bu var, o yüzden zorunlu." gibi yüzeysel bir anlayıştan ötesi yok ortada. Faşist İtalya'dan kanunları çevirip yürürlüğe sokmak devrim falan değil.

Cumhuriyetçilik
Cumhuriyete karşı değilim. Fakat beni rahatsız eden konu şu; İnsanlar, cumhuriyeti demokrasiyle karıştırıyor. Atatürk ilkelerinde "demokrasi" yok - Cumhuriyetçilik de demokrasi anlamına gelmiyor. İran'da yönetim şekli cumhuriyet, demokrasiyle alakaları var mı? Yok. İngiltere'de krallık var ve demokrasi bizimkinden daha çok gelişmiş durumda. Bizde "İkinci cumhuriyet" devrinden korkanlar varken, Fransa'da şu an beşinci cumhuriyet yürürlükte. Ne kadar komik değil mi? Bir sistem işlemiyorsa, değişmeli. Tıpkı saltanatın kaldırılması gibi. Bizde de söylendiği gibi "cumhuriyet" ile demokrasi at başı yürümemiştir, hala da yeterince demokratik olmadığımız açık (Ki Amerika'da cumhuriyetçi ve demokrat partilerin birbirinin rakibi olması ironik değil mi?).

Bir insan vatansever, demokrat, özgürlükçü olmak için, cumhuriyetçi olmak zorunda değildir. Tamamen farklı bir sistemi savunabilir. Ben şahsen ülkemizdeki merkeziyetçi sistemden rahatsızım. Tıpkı BDP'nin önerdiği gibi, merkezi hükümetin halk üzerindeki yetkilerinin kısıtlanmış olduğu, yerel yönetimlerin daha yetkin olduğu, halk üzerinde baskı kurmayan federal bir cumhuriyeti çok daha tercih ederim. Bu da sistemi tamamıyla değiştirmekten geçiyor. Cumhuriyetçilerin (Sadece onların değil, düzeni savunan herkesin) hiç istemeyeceği bir şey bu -Ki cumhuriyet solla, solcu cumhuriyetçilik milliyetçilikle ve hepsi toplanıp militarizmle karışınca ortaya gayet katı bir görüş sentezi ortaya çıkıyor ki bu görüş ülkenin yerinde saymasının, yıllardır aynı sorunlar etrafında zaman, mal ve can kaybetmesinin ana nedenlerinden biri.

Neyse, üç ilkeye uzun uzun yazdıktan sonra dördüncüsünde bu kadar yeterli. Bir parantez de halkçılık ve devletçiliğe parantez açıp faşist Musollini korporatizmiyle benzerliklerinden bahsederdim ama yapmıyorum. Yoruldum.

Sonuç

Atatürkçülüğün özgür düşünceye, vatanseverliğe ve her yola giden anahtar olduğunun sanıldığı, MHP'sinden CHP'lisine herkesin Atatürkçü olduğu, hatta Erbakan'ın bile "Atatürk yaşasaydı, Milli Görüşçü olurdu" dediği, bazı solcuların bir elinde Deniz Gezmiş bir elinde Atatürk posterleriyle gezdiği bir ülkede, Atatürkçü olmadığımı söylüyorum. Evet, Atatürk pragmatist bir devlet adamıydı ve onun dini öven, dini yeren, kapitalist, anti-kapitalist, faşist, bütünleştirici, kısacası her görüşten sözünü bulabilirsiniz. Ortada bir Atatürkçülük yok - Ki bu, başka bir yazının konusu olacak nitelikte. Atatürk ne bir tanrı, ne de eşi benzeri görülmemiş bir deha. İyisiyle, kötüsüyle bir devlet adamı, diktatör, herşeyden önce bir asker ve en başta söylediğim gibi, sırf anayasanın tekeline alındığı için, mükemmel bir ideoloji ve icraatler üzerine oluşturulmuş felsefesi olsaydı da -Ki hiç de böyle değil-, Atatürkçü olmazdım (Daha doğrusu, Atatürkçü olsam da bu sistemi tekeline almış bir devleti desteklemezdim). İçinde milliyetçilik kavramını barındırması, faşist uygulamalar, tamamen faşist bir laiklik düzeni gibi nedenlerin her birisi tek başına bile atatürkçülüğe karşı çıkmam için yeterli bir sebep olurdu. Şunu söylüyorum; Hiçbir dine inanmayan, ırk kavramını geçtim, millet kavramını reddeden, kişisel hak ve özgürlüklerin katı savunucusu bir birey olarak Atatürkçü değilim. Bu modern çağda hiçbir insanın da "muhasır medeniyetlere seviyesine" ulaşma ya da bu amaçta fikir üretme konusunda Atatürk'e ihtiyacı olmadığını, hatta bir insana takılmanın bu yolu -ve ülkenin önünü- engellediğini düşünüyorum. Tutuculuğun her türlüsü zararlıdır ve Atatürkçülük de -pek çok ideoloji gibi- ilerleme yoluyla değil, tutuculukla günümüzde varlığını sürdürüyor. Benim savunduğum, islamcının da, atatürkçünün de, komünistin de kendini açıkça ifade edebileceği, ama başkasını kendi fikrine göre zor kullanarak şekillendiremeyeceği bir sistem. Atatürkçülüğün, çok katılmadığım "zamanın gereği" diye aklanan eylemlerinin öyle bile olduğunu düşünsek, birçok yönden ömrünü tamamladığını ve bugün işlemediğini düşünüyorum. Atatürk'le bir sorunum yok, belirtme gerekliliği hissettim çünkü böyle bir saçmalık da var. Atatürk'ü eleştiren herkesi Atatürk düşmanı olarak görüyorlar. Ölmüş bir devlet adamıyla ne sorunum olsun? Her devlet adamı eleştirilmelidir lakin ben geçmişte yapılanı eleştirirken, suçlama amaçlı yapmam bunu, ileriye bakarım, zaten eleştirmemin nedeni de budur. Denenmiş, olmamış eylem ve düşünceler var, bugün bu yüzden pekçok kişi de hala mağdur, sırf Atatürk yaptı diye hala aynı şeyleri savunmanın anlamı nedir? "Atatürk yaşasaydı" diyaloglarını sevmem ama onun bile düşüncelerinin orta ve uzun vadedeki başarısızlıkları ortaya çıktıktan sonra değişeceğini düşünüyorum (Çünkü Atatürk pragmatikti), ama ne hikmetse Atatürk'ten çok Atatürkçü olmuş bazıları. Yine bazı Atatürkçüleri görüyorum, Atatürk'ten sonra İnönü'nün yaptıkları konusunda daha objektifler ve İnönü'yü kötülüyor, Atatürk'e ihanet ettiğini söylüyorlar. Ben bu görüşü dürüst bulamıyorum, İnönü ile Atatürk'ü de birbirinden çok ayırmanın doğru olduğunu düşünmüyorum.

Özetle, "Osmanlıcılık" ve "Atatürkçülük/Cumhuriyetçilik" arasından birini seçmemizi zorlayan bir eğitim sistemimiz var ya, ben ikisinin de birbiriyle çelişmediğini, birbirinin devamı olduğunu söylüyor ve ikisinin de tamamen değiştirilmesi gereken yönlerinin olduğunu düşünüyorum (İkisi birbirinden bahsedildiği kadar farklı değil), ikisinin de taraftarı değilim (Bana ÖSS inkılap tarihinde öğrendiklerinizin gazıyla, Ahmet Taner Kışlalı ağzıyla gelip "Atatürk olmasa bunları söyleyemezdin" derseniz, aramızda fikren uçurumlar vardır zaten, boşverin hiç tartışmayalım). "Farklı görüşe saygı" lafına inanmıyorum ve insanların doğasına aykırı olduğunu düşünüyorum, ama ihtiyacımız olan şey farklı yaşam tarzlarına saygı ve kimsenin yaşam tarzına hiçbir mekanda karışmayacak bir sistem. İsteyen istediğini anlasın, isteyen istediğini alsın.

Referans/Kaynaklar
(1) Cumhuriyet, 13 Temmuz 1930, s.4
(2) A.G.M. 19 Ağustos, 1930, s.3
(3) Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 130
(4) http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=SoylevDemecler&IcerikNo=156
(5) Cumhuriyet, 19 Eylül 1930
(6) Hakimiyeti Milliye, 21 Mart 1923
(7) (Milli Misak ve Lozan, Tahsin Banguoğlu, Türk Edebiyatı, İstanbul Ekim 1987, s.7)
(8)http://istanbulizci.com/genelt.asp?id=66&ad=KE%DE%DEAF%20OCA%D0INDAN%20G%DCN%DCM%DCZE%20%20%DDSTANBUL%92DA%20%DDZC%DDL%DDK
(9) http://www.tcmb.gov.tr/yeni/banknote/E1/14t.html
(10) (Ruşen Eşref Ünaydın; Atatürk Tarih ve Dil Kurumları -Hatıralar-, TDK. Yayını. Ank., 1954, s.549)
(11)http://tdkkitaplik.org.tr/gun_dil.asp
(12)http://tdkkitaplik.org.tr/tezler.asp
(13) Cemil Koçak, Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası,
s.325-326
(14) http://www.telgrafhane.com/index.php/kategoriler/tarih/59-medenibilgiler.html
(15)http://www.candundar.com.tr/_old/index.php?Did=3664
(16) Türk İnkılap Enstitüsü Yay. C. II, s 217