3 Ağustos 2011 Çarşamba

Biricik Stirner

... Öyleyse "serbest rekabet" gerçekten "serbest" midir? Dahası, hakkını bu başlık üzerinden temellendirdiği için, kendisini ifade ettiği gibi, bu bir -şahıslar arası- "rekabet" midir? Bildiğiniz üzre, bu (rekabet), insanların tüm kişisel kurallardan özgür kalmasından hasıl oldu. Devletin, kentsel kaidedeki bu hakimin, bin bariyerle etrafını sardığı bir rekabet, "serbest" midir? Harika iş yapan bir imalatçı var ve ben onunla rekabet etmek istiyorum. "Buyur," diyor devlet, "bir rekabetçi olarak senin şahsına yapacağım bir itiraz yok." Evet, diye cevap veriyorum, ama bunu yapabilmek için, bina için mekana, paraya ihtiyacım var! "Bu çok kötü; ama paran yoksa, rekabet edemezsin. Mülkiyeti koruduğum ve ona imtiyazlar tanıdığım için de kimseden bir şey alamazsın." Serbest rekabet serbest değil, çünkü yarışmak için gerekli ŞEYLERDEN yoksunum. Benim şahsıma hiçbir itiraz yapılamaz, fakat "şeylere" sahip olmadığım için şahsım da geri adım atmak zorunda. Peki ya gerekli şeyler kimde var? Muhtemelen o imalatçıda mı? Tamam, onun elinden alabilirim! Hayır, o şeylere, mülkiyet olarak devlet sahip, imalatçı ise sadece onları tımar olarak tasarrufunda bulunduruyor.

Fakat, imalatçı olarak rekabeti denemek boşuna olduğu için, şu hukuk profesörüyle rekabet edeceğim; o herif bir ahmak, ve ondan yüz kat fazlasını bilen ben, onun sınıfını boşaltabilirim. "Okuyup mezun oldun mu, arkadaşım?" Hayır, ama bundan ne çıkar? O bölümde öğretim için ne gerekli olduğunu fazlasıyla anlıyorum. "Üzgünüm, ama rekabet burada 'serbest' değil. Şahsına karşı söylenecek hiçbir şey yok, ama şey, doktorun diploması, eksik.Ve bu diplomayı, ben, devlet olarak istiyorum. Önce saygıyla benden onu rica et, sonra ne yapılabileceğine bakalım."

Bu, dolayısıyla, rekabetin "serbestliği" denilen şey. Devlet, benim sahibim, öncelikle beni rekabet etmek için vasıflandırıyor.

Fakat, gerçekten şahıslar mı rekabet ediyor? Hayır, tekrar, sadece şeyler! Öncelikle paralar, vs.

Yarışmada her zaman biri, diğerinin arkasında kalacak (Örneğin, şairin arkasındaki kalitesiz şair). Fakat şanssız yarışmacıda eksik olan şeyin kişisel mi yoksa maddi mi, aynı şekilde maddi araçların kişisel enerjiyle mi kazanılabileceği yoksa lütufla, bir hediye olarak mı edinilmesi gerektiği arasında fark vardır. Lakin başından beri araçları edinmek veya kullanmak için devletin onayını bekliyorsam (Mezuniyet örneğinde olduğu gibi), araçlara devletin lütfuyla sahibim demektir (Kolejlerde ve üniversitelerde fakir insanlar zenginlerle rekabet ediyor. Fakat bunu sadece, bize, serbest rekabetin bir kontrol edici prensip haline gelmesinden çok önceki zamanlardan miras kalan "burs" yoluyla yapabiliyorlar. Oysa ki rekabet ilkesi burs kurmaz, "kendine yardım et, araçları tedarik et" der. Devletin, bu amaçlarla verdikleri ise ilgili sebepler için yaptığı harcamalardır, yani kendisine "köleler" yetiştirmek için).


Bu pasaj, Max Stirner'in The Ego and Its Own kitabından alelade çevirerek yaptığım bir alıntı. Amacım, biraz Max Stirner'den bahsetmek. Stirner, bana göre, felsefeye büyük ölçüde nokta koymuş kişidir. Bu iddia felsefeye aykırı gibi görünebilir; fakat felsefenin ölümsüz, insan aklı var olduğu sürece yaşayacak bir olgu olduğunu düşünenlere de Stirner'in cevabı hazır olacaktır: "Senin tanrın, 'sabit fikrin', felsefe konsepti olmuş."

Stirner'in felsefeye nokta koyduğunu söylememdeki neden; O zamana dek söylenenlerin ne kadar anlamsız olduğunu gözler önüne serişinden ve ondan sonra gelen düşünürlerin de ya onu tekrarlamaktan, ya da onun reddettiklerini savunmaktan (Üstelik kendisini gözardı ederek ve adından hiç bahsetmeyerek) öteye gidememiş olmalarıdır. Örneğin, kendisinin Nietzsche'nin fikir babası olup olmadığı hep tartışılagelmiştir. Nietzsche'nin pekçok görüşü Stirner'in tekrarından ötesi değildir lakin Nietzsche, sayısız düşünürden alıntı yapar, etkilendiğini söylerken, Stirner'den bahsetmez. Bu karşılaştırmadan kısaca bahsetmek gerekirse, bence de Nietzsche, Stirner okumuş olmalı. Stirner'in alıntısını yaptığım kitabının giriş ve kapanış cümlesi "ben meselemi hiç üzerine kurdum (Herşey benim için hiçbir şeydir)", Nietzsche'nin bu felsefeden etkilenmediğni söylemek zor. Ayrıca Nietzsche'nin güç hakkındaki fikirlerinde Stirner'den izler görsek de, ben Stirner ve Nietzsche'nin çok farklı olduklarını düşünüyorum. Örneğin, Nietzsche'nin demokrasi karşıtlığında, aristokrasi yanlısı olmasının izleri vardır. Stirner'de ise bu durum tam tersidir. Stirner, demokrasiyi bir kandırmaca özgürlük olarak görür. Ona göre, eğer siz, devletten haklarınızı istiyorsanız, devlet olmadığı durumda dahi bu hakları toplumdan sağlamaya çalışıyorsanız, onlar sizin haklarınız değildir; Siz, haklarınızı, topluma veya devlete teslim etmişsiniz ve onların adilce dağıtılmasını istiyorsunuzdur. Fakat, bir şeyi siz, kendiniz tedarik etmiyorsanız, onun sizin hakkınız olduğunu söyleyemezsiniz. Yani, neye sahip olmaya gücünüz yetiyorsa, ona hakkınız vardır. Bu görüş, çoğu illegaliste ve sivil itaatsizliği savunanlara öncü olmuştur.

Stirner gibi bir insanın, liselerde felsefe derslerinde ve üniversitelerin ilgili bölümlerinde gözardı edilmesi doğal. Lakin, benim asıl sitemim anarşistlere olacak. Dünya genelinde, Stirner'i, anarşistler dahi daima gözardı etmiştir. Emma Goldman bunu, Anarşizm ve Diğer Denemeler kitabının ön sözünde şöyle dile getiriyor: "Max Stirner'de 'herkes kendine, altta kalanın canı çıksın' teorisinin bir havarisinden başka bir şey görmeyen de, aynı dar zihniyet. Stirner'in bireyciliğinin en büyük sosyal fırsatları içerdiği gerçeği tamamen gözardı ediliyor."

Genel anlamda felsefe tarihinde çığır açtığını, hatta çoğu felsefi akımı yerin dibine soktuğunu düşünürsek, böyle bir değerli düşünüre, böyle bir hazineye sahip anarşistler, neden Stirner'i gözardı ediyorlar? Otoriter teorilere sahip ve toplumcu Karl Marx'ın, otoriteyi ve toplumu reddeden Stirner'e adamakıllı cevap verememesini, Nietzsche'nin adından bile söz etmemesini anlarım, fakat aynı şeyi neden anarşistler de yapar? Hatta öyle ileri gidilir ki, Stirner zamanında henüz anarşizm, sistematik bir hareket olarak oluşmadığı için (Sanki anarşizmin bir doktrini varmış gibi), Stirner'in anarşist olmadığını iddia edenler bile var. Bu da biraz "Soykırım kavramı henüz oluşmamıştı, o yüzden Ermenilere yaptığımıza soykırım denemez" argümanı kadar mantıksız (Kaldı ki, çoğu anarşist, kendisini bu çağda bile anarşist olarak tanımlama gereği duymaz ve hatta bir güruha mensup izlenimi vermekten çekinir). Yukarıda öylesine çevirdiğim, Max Stirner'in başucu eseri kitabın, yazılmasının üzerinden 150 seneden fazla zaman geçmesine rağmen, Türkçesi bile yok.

Aslında bana göre bunun nedeni çok da karmaşık değil. İronik olarak, pekçok anarşist, aslında sosyalizmden çok da öteye gidebilmiş değiller. O yüzdendir ki, her yer, Kropotkin'in kitaplarıyla dolup taşıyor. Yanlış anlaşılmasın, Kropotkin değerli bir isimdir, fakat, anarşist olmayanların "devlet olmazsa nasıl düzen olacak?" sorusuna anarşistler, Kropotkin'den, Rudolf Rocker'dan alıntılarla cevap verirler, "bakın, gayet düzgün bir düzenimiz olacak" derler. Onlar da ekonomik olarak sol görüşlüdür, fakat otoriteden çekindikleri ve anarşistlerin, sosyalist otoriteler tarafından tarih boyunca çok çektikleri için, otoriter sosyalizmi reddederler fakat özgürlükçü sosyalizmden çok da ileri gidemezler (Bu arada özgürlükçü sosyalizm de bir anarşizm koludur). Anarşistlerin de toplum taslakları mevcuttur; Üretim araçları çalışanların ellerinde olacaktır, ekonomiyi ve gelir dağılımını işçiler, sendikalar ve halk bir araya gelip verecektir, toplumun her bireyi, karşılıklı dayanışmayla birbirini tamamlayacaktır. Teoride bunlar uygulanabilir ve günümüzle kıyaslandığında çok daha tercih edilebilir düzenler. Lakin, bunlar henüz sistematikleşmeden, Stirner çıkmış ve konuşmuş: "Ben, toplumu tamamlayacak puzzle parçalarından biri miyim? Hayır, ben bir bireyim. Başta şahsi bir otorite olmasa da, toplum beni parçası olarak görüyorsa, bu da görünmez diktatörlüktür ve beni boğar. Ben, toplum için çalışan bir makine değilim ve canım istediğinde, tembellik etmeyi seçebilmeliyim. Beni hizmet etmeye zorlayan şey ister toplum olsun, ister bir kral, veya haksız rekabetin yarattığı zorluklar, benim için farketmez."

Stirner'e göre, birbirimize ihtiyacımız olduğunda kuracağımız şey, bir müzik grubu gibi, istediğimizde dağıtabileceğimiz bir birlikten ötesi olmamalıdır. Birliğe dahil olanlar, birlikteki diğer kişilerin yeteneklerini kullanır, üstüne kendi yeteneklerini koyar, herkes birbirinden yararlanır, iş tamamlandığında birlik dağıtılır veya birlikteki insanlardan biri vazgeçtiğinde anında ayrılır, kendi keyfine bakar. Bunun dışında sistemleştirilmiş, oy birliğiyle de olsa toplumun uyması gerektiği bir karara bağlanmış her "toplumu", "düzeni", "yasayı" Stirner reddeder. "Devlet olmadan toplum nasıl ayakta durur?" sorusuna, alternatif düzenler öne süren anarşistlerin aksine Stirner, "Toplum neden ayakta duruyor? Toplum sen, ben değiliz, toplum bir konsept, bireyin düşmanı. Ben devletten de, toplumdan da üstünüm ve toplumu koruyan kurallar olmadığında, nasıl yaşayacağımı biliyorum. Diğerlerinin nasıl yaşayacağı beni ilgilendirmiyor, ona kendileri kendi güçleri, yetenekleri, istekleri, zevkleri doğrultusunda karar verirler. Ben, toplum da dahil, beni baskı altında tutan tüm kavramları kendi mülkiyetim yapmaya, onları kullanabileceğim materyallere dönüştürmeye bakarım. Gelecek nesillerin nasıl yaşamaları gerektiği konusunda bir çaba içine girmek, bir hayali kovalamak, hayaletin peşinden sürüklenmek, dindarlıktan farksızdır" diye cevap verir. Toplumcu, sosyalist, komünist, sendikalist, mutualist anarşistler (Ki anarşistlerin çoğu bu kavramlara kendini oturtmuştur), Stirner'den bahsederken "o da öyle bir anarşistti işte" diye küçümserler. Kısacası Stirner, ironik olarak, toplum tarafından "kaosçu" olarak görünen ve korkulan anarşistlerin "kaosçu" olarak gördüğü, onların hayal ettiği dünya düzeninde kaosu yaratacağı için, çoğu anarşiste göre bile fazla kural tanımaz olduğu için çekinilen tipte bir adamdır. Herkesin fazla kuralsız olduğu için çekindiği düzenleri dahi "çok muhafazakar, bireyi fazlasıyla boğucu" oldukları için reddeder. Eğitim kurumlarının, başkaldırıcı öğrenciler yetişeceğinden korktukları için çekindikleri, anarşistlerin ise, insanlara "anarşizmin kaos olmadığını" anlatmak için kılı kırk yaran tüm çabalarını boşa çıkartabilecek türden bir insan olduğu için çekindikleri bir adamdır. Kendisinin sıkça söylediği gibi, "biriciktir" ve öyle olduğunu farketmeyen her birey de, sabit fikirli, devlet, din ve toplum tarafından ele geçirilmiş, "kendi" olmayan mecnunlardır. Karşı mı çıkıyorsunuz? Stirner'e göre söylediklerinin doğru olup olmadığına sadece kendisi karar verebilir. Siz onun düşüncelerini, alıp kullanabilir, çöpe atabilir, gücünüz ve dileğiniz izin verdiğince faydalanabilirsiniz. O da diğer insanların düşüncelerini, bedenlerini, eşyalarını, gücü yettiğince ve dilediği ölçüde kullanmıştır. "Dünya bana ait" diyor Stirner, siz de dünyanın size ait olduğunu görmüyorsanız, dünya gelirinin belli bir zümrenin elinde toplanmış olduğundan dolayı şikayet edemezsiniz. Çünkü buna, yani size ait olan dünyanın başkaları tarafından harcanmasına izin veren sizlersiniz. Buna bir ateist olarak "dünyanın kanunu" veya bir deist olarak "Allah'ın takdiri" diyorsanız da, sizler, ele geçirilmiş, sabit fikirli mecnunlar ordusuna dahilsiniz demektir.

Türkçesi olmayan bu kitabı, İngilizce bilenler alttaki linkten okuyabilirler. Ego and Its Own kitabı, Rorschach testi gibidir; her okuyan, karakterine, ruh haline göre, her spesifik pasajdan farklı sonuçlar çıkartabilir; bu da kanımca Stirner'in amacıdır ve kitabın felsefesine uyar. Ve -en net mesaj verenler de dahil- her kitaptan, her eylemden, herkesin farklı çıkarımlar yapacağını, farklı ölçülerde zevk alacağını ve herkesin "biricik" olduğunu anladığınızda, Stirner'in düşüncelerinden faydalanabilmişsiniz demektir.

http://theanarchistlibrary.org/HTML/Max_Stirner__The_Ego_and_His_Own.html

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Evrim Aldatmacası

Lise yıllarımdayken, beyinlerimizde resmi tarih, resmi din, hangi bölümün bize uygun olacağı sorunu, ilk gerçek sevgili deneyimlerimizi yaşama merakından başka hiçbir şey yokken, yazarı Harun Yahya olan böyle bir kitap, bedava dağıtılırdı. Ben, henüz, Avrupa ve Amerika'da, evrim karşıtı hıristiyan yaratılışçıların olduğunu ve evrim hakkında bir lise öğrencisi kadar bile bilgisi olmayan ve ingilizcesi bir ortaokul öğrencisinden daha düşük olan Adnan Oktar'ın, tercümanlarına, bu yaratılışçıların çalışmalarını çevirtip, bunların basit kopyalarını Harun Yahya mahlasıyla piyasaya sürdürdüğünü bilmiyordum. Bu kitapları okuyan öğrenciler, kitabı bitirdiklerinde, evrim ile ilgili o zamana dek duyduklarından veya öğrendiklerinden daha fazla öğrenmiş olmuyorlardı; aksine, bu kitaplar onlara evrimi unutturuyor, onları daha cahilleştiriyordu ve öğrenciler, allahu ekber nidalarıyla sokağa çıkıp evrim tartışacak kadar hevesli hale geliyorlardı.

Bu kitaplar hala dağıtılıyor mu bilmiyorum. Aslında yazımın konusu da evrim karşıtlığı, din karşıtlığı değil, Harun Yahya'yı hicvetmek ise aklımdan bile geçmiyor. Bu başlığı seçmemin nedeni, biraz arama motorlarında daha çok denk gelmek isteği, biraz da ilgi çekmek. Zira bu yazı, hem liberallere, hem Marksistlere, hem muhafazakarlara, hem sosyalistlere hitap edeceğini düşündüğüm bir tez üzerine olacak.

Dünya görüşünüz ne olursa olsun, büyük ihtimalle şu konuda hemfikirsinizdir; İnsanlar binlerce sene ilkel olarak, ideal olmayan şartlar altında yaşadı, sonrasında bu binlerce yılın bilgi birikimi, araç gereçlerin gelişimi bizi buralara getirdi. Örneğin, Marxistlerin sınıflandırmasına göre, australopithecine türünden sonra, yani ilk homo (insan) türünden, homo gautengesisten homo sapiens sapiense, yani moden insana kadar vahşet çağında yaşadı, sürekli gelişim uğruna, bu vahşet çağından çıkmak uğruna ileri adımlar attı, homo s. sapiens "anatomik olarak hayvanlardan tamamen ayrılmış" tür olarak bu vahşet çağından, üretici güçlerin olgunlaşmasıyla alt barbarlık çağına geçti ve sonunda uygarlık dönemi geldi. Her üretici güçlerin olgunlaşmasıyla, üretim aletlerinin gelişmesiyle de yeni sosyal yapılar, bu yapılara uygun devletler ortaya çıktı. Kapitalizm, yani yönetimin aristokrasiden burjuvaziye geçmesi de bu aşamalardan birisiydi ve kaçınılmazdı.

Marksizmi, Darwin'i ve evrimi unutun, diyelim ki Kuran doğru ve insan çok ayrı, özel bir tür (Yukarıda dediğim gibi, zaten çoğu komünist de insanı farklı göregelmiştir). Geldiğimiz nokta çok da farklı olmuyor. Bu inanca göre de, insan ırkı en az 600.000 senedir dünya üzerinde olmak zorunda. Zira artık 200.000 sene diyemiyorum, çünkü tamamen farklı bir insan türü olan ve 600.000 sene önce ortaya çıkan ve 30.000 sene önce soyu tükenmiş neanderthallerin aslında bizim türümüz homo s. sapiens ile ürediği, günümüzde Afrika'nın yerlileri hariç tüm insanlarda neanderthal geni olduğu keşfedildi. Yani homo sapiens gibi, neanderthalleri de "ademoğlu" olarak kabul etmemiz gerekiyor. Ve bu ademoğlu, bir inanana göre de 590.000 bin sene çok kötü şartlarda yaşamış, sonra, tüm dünyanın ona hizmet etmek için yaratıldığını anlamış ve bu nimetleri kullanarak, Allah'ın ona bahşettiği aklın yardımıyla bugünlere gelmiş, medeniyetler kurmuş, hiçbir varlığın yapamadıklarını yapmış.

Burada iki zıt kutupta gibi görünen ideolojinin ortak noktası, gelişimi övmeleri. Nereye dönseniz, antropologlar, psikologlar, sosyologlar, filozoflar, ekonomistler, siyasetçiler, doktorlar, kapitalistler, din adamları, kısaca herkesin ortak noktası bu, gelişimin övülmesi konusu. Arkeologlar, atalarımızın nasıl da ilkel şartlarda yaşadığını kanıtlamak için birbiriyle yarışmakta ve bulunan her alet, onların zafet madalyası olmakta. Herkesin politik sloganı farklı olabilir, fakat tek sloganda birleşilir; "Yaşasın uygarlık". Uygarlık, teknoloji, adeta sizin farklı bir tür, istisna bir tür, insan olduğunuzun kanıtıdır. Dünya ülkelerini de "birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü" sınıf gibi tanımlarla kategorize ederiz. Amacımız bellidir, tüm dünya birinci sınıf ülke seviyesine gelmeli! Bu, refah demektir, kültür demektir, uygarlık demektir. Buna karşı çıkan, nazikçe "teknolojinizi istemiyoruz" diyen kabilelere de hayvan gözüyle bakarız.

Ben bu konuda çok çok farklı düşünüyorum. Tezim ise şu, dünyada iki düzen vardır; tarih öncesi ve tarih sonrası. Bugün dünyada hayvan gibi bakılan ve tarih kitaplarına asla geçmeyecek, tarih öncesi devirleri yaşayan topluluklar, soyları tükenme ile karşı karşıya da olsa mevcut. Bu "tarih öncesi" ve "tarih sonrası", yani ilkel ve uygar toplulukların özelliklerini kıyaslarsak, şöyle bir taslağa varırırz.

Tarih öncesi -ilkel- topluluklar:

1. "Biz dünyaya aitiz" felsefesi üzerine kuruludur. Buna bağlı olarak her varlığa bir anlam yükler ve hiçbir türü yok etmek gibi bir niyeti yoktur. Aksine, hayvanların kabiliyetlerini iyi izlerer ve kuzenleri olarak gördükleri bu hayvanların en iyi özelliklerini kopya ederler.

2. İhtiyaçtan fazla mal biriktirmek yoktur. Örneğin avcı-toplayıcı veya yarı tarım hayatı yaşayan topluluklar, sadece önlerindeki kış boyunca yetecek kadar yiyeceği toplar, bir sonraki seneyi düşünmezler. Tarım yapsalar da, bundan sıkıldıkları zaman bırakma özgürlüğüne sahiptirler, bunu zorunluluktan yapmazlar. Herkes ihtiyacı kadar biriktirdiği için, nüfus kontrolü otomatik olarak sağlanmıştır.

3. Özel mülkiyet kavramı yoktur. Daha doğrusu, herkes, ihtiyacı olduğu kadarına sahiptir ve doğal kaynaklar, toplumun beraber yaptığı işler, eserler, tamamen toplumun ortak malıdır. Kimse bir ormana, bir arsaya, bir tarlaya el koyamaz.

4. Çekirdek aile kavramı yoktur. Kimi kabilelerde, tüm kabile bir aile bile kabul edilebilir. Bu topluluklar, kendi inşa ettikleri büyük evlerde, çadırlarda, oyuklarda, yani ortak yerlerde yaşarlar.

5. Genellikle anaerkillerdir. Fakat bu da bizim devletçi düşünmeye şartlanmış, "insanın olduğu yerde yönetici vardır" diye telkin edilmiş beynimizin koyduğu bir tanımdır. Aslında bu topluluklarda "erk" kavramı çok kısıtlıdır. Belirgin bir yönetici yoktur. Toplumun en büyük kadınları, kültürleri bir sonraki nesle aktarmakla, karar alma toplantılarına öncülük etmekle yükümlüdürler, hepsi bu. Ataerkil tarih öncesi toplulukların bile erk tanımı, bundan öteye gitmez.

Ayrıca, cinsel obje konumunda olan erkeklerdir. Başka bir deyişle, erkek seçilen, kadın seçen konumundadır. Erkekler, süslenip püslenip, çeşitli törenlerde birbirlerine karşı güç gösterisi yaparak, yeteneklerini göstererek, kadınlar tarafından seçilmeyi beklerler. Bu da daha güçlü genlerin gelecek nesillere aktarılmasına, yani evrime yardımcı olur. Çoğu hayvan türleri de bu şekilde gelişmektedir. Bu aynı zamanda, kadınların cinselliğini özgürce yaşamasına olanak sağlar.

6. Anaerkil oluşları, dinlerine de yansımıştır. Organize din ve gayba iman yoktur. Doğanın, dünyanın, toprağın insanlara sunduklarının, güneşin, ayın, yani görülen herşeyin kişiselleştirilmiş sembolleri vardır ve buna tapınılır. Örneğin Kibele, dünyayı temsil eder ve buna tapınmak, sadece bir şükran niteliğindedir.

7. İş bölümü yoktur. Bu, şu anlama geliyor; Herkes doğada kendi başına hayatta kalma yeteneği edinir ve bağlı bulunduğu topluluk bir iş yapma kararı aldığında, bu işe herkes eşlik eder. Örneğin bir duvar örülecekse, toplumdaki herkes bu işi yapar. Yani özel "duvarcı", "madenci", "tekstilci" diye bir şey yoktur. Tüm bu işler, birer oyun kıvamında geçer ve bitince herkes hayatına geri döner.

Şimdi tarih sonrası diye adlandıracağım bölüme gelelim. Bu dönem, Mezopotamya kabilelerinin "tarıma geçiş" diye adlandırılan, 8.0000-10.000 sene önce tarih sahasına çıkışıyla başlıyor. Tarih sonrası -uygar- topluluklara bakarsak:

1. "Dünya, bize aittir" felsefesiyle kuruludur. Bu yüzden kendilerine yararı olmayan tüm canlıları öldürme hakkını kendilerinde görürler. Yeşili yok edip daha fazla verim veren buğday ekimini tercih etmişler, tarıma zararı olan tüm kuşları, fareleri, böcekleri öldürmekte, avlanırken rakip olarak gördükleri avcı hayvanları katletmekte beis görmemişlerdir.

2. Dünyanın kendilerine ait olduğu ve insanların özel bir ırk olduğu düşüncesi, diğer türlerden farklı olarak, ihtiyaç fazlası mal biriktirme geleneği başlamıştır. Daha fazla stok, daha fazla nüfusa sebebiyet vermiş, bu da yaşamı tamamen tarım üzerine endekslemiş, tarım zorunlu hale glemiştir ve fazla nüfus, sahip olunan tarım arazilerinin yetmemesine neden olmuştur. Dolayısıyla komşu topluluklara istilalar başlamış, bu da savaş teknolojisini ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda, komşu kabilelerin zaptedilenleri, tarım işinde kullanılmaya başlanmış ve kölelik kavramı oluşmuştur. İşleri kölelerin yapması, daha da çok ürün alınmasına sebep olmuş ve böylece ticaret başlamıştır.

3. Fazla mal, ticaret ve kölelik, özel mülkiyet kavramını ortaya çıkarmıştır.

4. Özel mülkiyetle birlikte, mülkiyetin dağılımı ve kontrolü için, çekirdek aile kavramı ortaya çıkmıştır. Böylece insanlar farklı evler inşa etmeye, kendi küçük kurumlarında, özel mülkiyetleriyle yaşamaya itilmişlerdir

5. Güç üzerine kurulan politika, ataerlik toplum yapısını ön plana çıkarmış ve artık erkek gücü, kadını cezbetme değil, kadını baskı altında tutma aracı haline gelmiştir. Ataerkil ve gücün ön plana çıkışı, kadını seçilen, erkeği seçen konumuna getirmiştir.

6. Ataerkil kültür, dinlerin de ataerkil hal almasını sağlamıştır. Yunan mitolojisine, Mısır mitolojisine bakın, onların tarih öncesi anadolu tanrıçalarının evrimleşmiş halleri değil, onlara baş kaldırış olduğunu, bu mitolojilerde kadınlara tecavüz eden tanrıların bolluğuyla, kral tanrı figürünün baskınlığıyla görebilirsiniz. Yani aslında uygarlıkların çıkışıyla oluşturulan organize dinler, tarih öncesi dinlerin tanrılarını da öldürmüştür. Zira İbrani dinler son noktayı koymuş, kendi tanrısının dışında tüm tanrıları reddetmiştir. Fakat Mısır dinlerindeki tanrı kral figürü korunmuştur (İslam tanrısının da ne kadar kral özelliği taşıdığını farketmişsinizdir). Bu, güce dayalı ataerkil politikanın gereğidir.

7. Daha çok ticaret, daha çok mal ve rekabet, iş bölümünü ortaya çıkarmıştır. Artık her köle, belli işe atanır, onlardan belli işleri belli zamanda bitirmeleri beklenir hale gelmiştir.

Yani bu iki toplum yapısı, birbirinin devamı olmadığı gibi, bunlar tamamen zıt felsefeler üzerine kurulmuşlardır. Uygar toplulukların kurumları, dinleri, tarih öncesi toplulukların kurumları ve dinlerinin daha komplike, gelişmiş hali değil, onların tamamen antagonistidir. Ortada, modern mitolojimizin bize dikte ettiği gibi üretim güçlerinin olgunlaşması, üretim araçlarının gelişmesinden kaynaklanan bir değişim falan yok. Tarım araçları, hayatı idame ettirmeye yönelik üretim güçleri, daima vardı. Hatta şempanzelerle bizim ortak atamızın bile alet kullanıyor olabileceğine dair çarpıcı kanıtlar yok değil. Asıl değişen şey, insanların, dünyanın hakimi olma konusunda aldığı karardı. Bu da tarih öncesi tanrıları öldürüp, insan kavramını evrenin tanrısı haline getirmiştir.

Aslında bunun etkilerini, dini kitaplarda da görebiliyoruz. Uruklar, Lagaş halkı ile birlikte kanal kurma kararı alır, zira iklim, onların tarım yapmasına izin vermemektedir ve onlar doğanın bu isteksizliğine karşı gelirler. Sonrasında Lagaşların kanalı taşıp Urukların arazilerine zarar verir. Bunun üzerine Uruklar, Lagaşlara baskın yapar, hem kendi kanalını tamir etmelerini hem zararlarını gidermelerini isterler, bunu yapamayan Lagaşları vergiye bağlarlar. Uruk şehri, tarihte ilk devlet diyebileceğimiz kurumdur artık ve Lagaşlara saldırıları sürer. Bu olay sonraları Mezopotamya'nın güneyine inecek, Arap yarımadasının sınırına dayanacaktır. Lugaşlara saldırırlarken Uruklar, o zamanki Samileri, yani yahudilerin ve Arapların atalarını vururlar. Bunun intikamını almaya geldikleri bahanesiyle, Uruklar, Samilere inanılmaz şiddetli saldırılarını artırırlar ve artık Samilerden köle ve ganimet almak, gelenekleri haline gelir. Samiler tarım köleleri olurlar.

Samiler o zamanlar, hayvancılıkla geçiniyorlardı ve kuzeyden gelen istilacılar, ilk devlet, tarımcıydı. Habil-Kabil hikayesini bilirsiniz. Ziraatçi Kabil, hayvancılıkla uğraşan Habil'i öldürmüştür. İşte Samiler, Kabilin, yani kuzeyden gelen tarımcının, gelip kendilerini, kardeşi Habil'i öldürdüklerine dair ağıt yaktılar. Bunun sebebi de şuydu; Adem, yani Sami dilinde insan, tanrıların adaleti sağlamakta kullandıkları bilgi ağacının meyvesini yemiş, kendisini dünyanın sırrını çözen varlık olarak görmeye başlamış, kimin ölüp kimin yaşayacağına karar verir hale gelmişti. Bu gayet hüzünlü ağıt ve hikaye, zamanla İncil'e ve oradan Kuran'a sokularak tamamen anlamından saptırıldı, üstüne o meyve kadına yedirtilip günahkar hale getirildi. Yani aslında Adem'in elmayı yiyişi, Kabil'in Habil'i öldürüşü; anarşinin bittiği, "tarih öncesi" devrin kapandığı ve tarihin başladığı andır. Yahudiler, bundan binlerce yıl sonra, Musa'nın önderliğinde Mısır'dan kaçarken, Eden'e, yani cennet bahçesine, başka bir deyişle, o tarih öncesi zamana, Marxistlerin "vahşet çağı" olarak nitelendirdiği zamana dönmek istiyorlardı. Fakat Musa da kendi kurallarını, On Emir'i yazdı. Yahudilerden tüm peygamberlerin, yahudi kralların nefret edişinin nedeni, yahudilerin tüm fırsat bulduklarında o tarih öncesi döneme dönme istekleri, uygarlığı reddetmeleri, baş kaldırışlarıdır. Fakat sonra o baş kaldırdıkları canavarın en büyük savunucusu oldular. Cennet bahçesi olarak gördükleri kurtuluş yeri, basit bir şehir ismine döndü ve o şehirde şu anda müslümanları ve aslında kendilerini de cehenneme mahkum eder oldular.

Diyeceğim o ki, övünülen, "barbarlıktan uygarlığa geçiş" de işte bu kıyımlardır, köleliktir. Arkeologlar, mimarlar piramitlere bakıp, onların zamanın çok ötesinde yapılar olduklarını düşünürken, astrologlar onların uzaylıların eserini olduğunu söylerken, bu övünülen yapıların inşasında onbinlerce kölenin nasıl zorlandığını akıllarına getiriyorlar mı?

Bir kadın hayal edin. Yazılı kuralları yok, toplum geleneklerine uyup uymamakta özgür. Çayırlara gidiyor, hayaller kuruyor, etraftaki her şey onun, para diye bir şey orada yok. Kıyafetini bitkilerden elde etmeyi bildiği ipliklerden yapıyor, doğanın ona sunduğu her şeyi alıp yemekte özgür. Dilediği gibi çocuk yapabiliyor, topluma göre yeni doğan çocuk kutsal ve tüm halk ona, sonradan değiştirme hakkının olduğu kutsal bir isim veriyor. Bu kadın, çocuğu hastalandığında hangi bitkileri kullacağını biliyor. Çocukları okula gitmiyor, ihtiyaçları yok. Öğütleri verilip, doğaya bırakılıyorlar. Büyüdüğüklerinde bu kadının bir kızı geleneklere karşı çıkıyor, oğlu gelenekleri seviyor. İkisi de dışlanmıyor, küçük kız, kendi kurduğu geleneği, yani kendi hayalini yaşıyor. Bu insanlara gelişmiş gemilerle, ağır silahlarla geliyorsunuz, onlar karşı çıktığında da gazetecileriniz, medyanız, bu insanları "teknolojinin nimetlerinden yararlanmayı reddeden aşağı barbar kavim" olarak nitelendiriyor. Kızılderililere tam da bu yapılmadı mı? Asıl sorulması gereken, onların neden teknolojinin nimetlerine yıllar boyu karşı çıktıkları mı, yoksa bizim ne zaman nesnelere köleleşecek kadar delirdiğimiz mi?

Marxistlerin söylediği gibi üretim araçlarının gelişmesi yeni düzenlere neden olmamıştır, kurulan düzenlerin ayakta kalabilmesi için araçlar geliştirilmiştir. Osmanlı, savaş teknolojisi çağdaş imparatorluklardan ileride olduğu için kurulmamıştır, tersine, ayakta kalabilmek için teknolojisini geliştirmek zorunda kalmıştır. Ve tarihin hiçbir yerinde, insanlar "daha çok gelişelim" diye kendilerini köleleştirmemiş, yani gelişimin kölesi olmamıştır. İnsanlar köleleştirilip, devletin hayatta kalabilmesi için kullanılmışlardır. Avrupa, sanayi geliştiği için burjuva devrimi yaşamamıştır, işçilerin, kölelerin ayaklanmaları sonucu, yine bu kölelere, sanayi makineleri yaptırılmak zorunda kalınmıştır.

Bugün de aynı şey geçerlidir. Fakat günümüzdeki sistemde, kölelik gönüllü hale gelmiştir ve "teknoloji nimetleri" denilen yalanla, hayatımızın büyük bir kısmını çalışarak geçirmemize rağmen, bize, hayatımızın kolaylaştırıldığı masalı anlatılmaktadır. Dünya koca bir iş hanıymış, insanlar da çalışmak için dünyaya geliyormuşçasına beyinlerimize gelişim ve medeniyet empoze edilmekte. Dahası, fırsat eşitliği olmadığı için, insanlara yeteneklerini keşfedip geliştirme imkanı da sunulmamakta. Fırsat eşitliğinin göreceli daha iyi olduğu ülkelerde bile, çocuklara, bir konuda yeteneği fazla olan bir makine muamelesi yapılmakta, o yeteneğin üstüne gidilmektedir. Örneğin bir çocuk, mühendis olursa, artık o, toplum için bir insan değil, bir mühendistir. Başka konuda konuşma hakkı yoktur, bir mühendis olarak başarısız olduğunda işe yaramaz insandır. Bir insan, ömrünün 3'te birini, bir toplu iğne üreticisi olarak geçirebilmektedir. Gelişim uğruna, "bir işte ustalaşıldığında daha kaliteli ürün alındığı" fikrinden hareketle, iş bölümü inanılmaz boyutlara gelmiştir. Örneğin, çöpçülük diye bir mesleğin olması utanç verici değil midir? Önceleri zorunlu, günümüzde gönüllü kölelik olmasa, benim, senin çöpünü, hangi insan gönüllü olarak, severek toplardı? Hepimiz devlet denen suni canavarın iç organları gibiyiz. O yüzden "toplumda birileri de çöpçü olacak" diye düşünmeye programlısınız. Hatta muhtemelen çalışmayı kutsal görüyorsunuz, "çöpçüler kendileriyle, namuslarıyla övünmeliler" diyorsunuzdur. Hayır hayır, çöpçülük, lağımcılık, çoğu meslek gibi, insanlığın değerini düşüren mesleklerdir. Hatta yukarıda belirlediğim gibi, bir mesleğe bağlı olmak bile insanın değerini düşürür, onları makineleştirir. Aslında hepimiz birer makineyiz ve o yüzden doğamıza aykırı hareket ediyoruz. Gelişim ve ilerleme adına doğadan kopartılıyoruz ve doğaya zarar veriyor, hayvanlara, bitkilere, atmosfere, denizlere katliam yapmaktan çekinmiyoruz. Teknolojinin bize getirdiği yeni hastalıklarla, her sene daha çok doktora, her sene daha çok kimyasala bağımlı hale geliyoruz.

Marxizme karşı oluşumun nedenlerinden biri de bu. Tarih öncesi kavimlere burun kıvıran, kapitalist üretimi daha da geliştirerek devam eden, insanları köleleştiren ve işçiliği öven bir sisteme neden sahip çıkayım? Sovyetler Birliği çok gelişmişti, astronomide, sporda, teknolojide çağ atladılar. Fakat bunu halk isteyerek mi yaptı, yoksa Komünist Partisi'nin insanları köleleştirmesiyle mi? Soljenitsın'ın Sovyetler Birliği'ndeki işçi kamplarını anlatan Arhipelag Gulag adlı belgesel niteliğindeki eserini okumanızı tavsiye ederim.

Aynı şekilde, Stalin örneğinden korkan, anarko-sendikalistlere de itirazım var. İş bölümü aynen devam ettiği, üretimin ve gelişimin azılı bir şekilde kutsandığı sistemde, ya ekonomik diktatörlük, ya Stalin tipi devlet diktatörlüğü olmadan, toplumun birbirini tamamlayan makinelerden oluşacağını beklemek fazla iyimserlik. Ortada kişisel bir diktatörlük olmayabilir, fakat, çalışmadığınız ve alınan kararlara uymadığınızda sizi aforoz edecek bir toplum varsa, orada görünmeyen diktatörlük vardır.

Özetle, insanlar, 3 milyon sene boyunca "tarih öncesi" topluluk olarak yaşadı. 3 milyon sene diyorum, zira tüm homo habilisten homo erectusa, homo ergasterden homo sapiens sapiens'e kadar tüm homo türleri insandır. Kimisi bizim atamız falan değil, aynı ataları paylaştığımız tamamen farklı insan türleridir, kimileri de kendilerinden evrimleştiğimiz atalarımızdır fakat biz bitmiş bir ürün, veya evrimin amacı değiliz. İnsan, australopithecine'den homo habilis'e, homo habilis'ten homo ergaster'e, homo ergaster'den homo heidelbergensis'e, homo heidelbergensis'ten homo sapiens'e, "tarih öncesi - ilkel" toplulukların yaşadığı tarzda yaşayarak gelmiştir. Yani, 200.000 sene önceki insan ile günümüzdeki bir insanın anatomik yapısı aynıdır ve son 10.000 yıllık "gelişim" denen şey, insanlığın kanıtı falan değildir. Aksine, insan, kendisini "bitmiş ürün" olarak görerek, kendisine bu anatomik yapıyı, bu zeka kapasitesini vermiş olan hayat tarzını bırakarak, evrime meydan okumaktadır. Kendisini dünyanın hakimi gören dindar veya din karşıtı tüm sistemler, doğanın en azılı katilleridir ve dünyanın sonunu getireceklerdir. İnssanları doğasından koparan, her birimizi potansiyel suçlu hale getiren, psikolojimizi bozan ve hatta psikoloji biliminin bile kölesi haline geldiği şey de bu felsefedir.

Ayrıca göz ardı edilen bir diğer gerçek de, insanların evrimin harikası olmadığı gibi, diğer türlerin de halen geliştikleri gerçeğidir. Birkaç milyon yıl sonra bir aslanın insanın bugünkü beyin kapasitesine ulaşmayacağı garantisini kim verebilir? Bu bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir gerçek. Çünkü evrim, her canlıyı en basitten en komplekse götürme potansiyeline sahip ve biz zihinsel kapasite olarak, bu noktaya ulaşmış ilk türdük, son olmayacağımız kesindi. Fakat kendimizi tamamen farklı görüp, diğer türlerin gelişimine son 10.000 yıldır balta indirdik, indiriyoruz. Bu arada kendi doğamde ızdan kopup, kendimize zihinsel ve fiziksel olarak gerileyeceğimiz bir ortam yaratıyoruz. Hiç doğada yalnız kaldınız mı? Tüm duyularınız bir anda harekete geçer, sürekli beyninizi, görme duyunuzu, tüm algılarınızı açık tutmak zorunda kalırsınız. Aynı zamanda vücudunuzu da en aktif şekilde kullanırsınız. Evinizde veya işyerinizde oturup, çaycınızın çayınızı getirmenizi beklerken, işlerinizi mouse yoluyla hallederken de tam tersi, potansiyelinizin çok çok azını kullanırsınız. Tüm işlerimizi elektronik eşyalardan ve insanlardan oluşan kölelerimize yaptırırken, kendimiz de birilerinin kölesi olurken, bedenimizi 20 saat hareketsiz tutarken, bunların ne çeşit körelmelere ve evrimsel gerilemelere neden olacağı, birkaç onbin sene içinde ortaya çıkacak. Tabi o süre içinde gelişim adına kirlettiğimiz doğa, deldiğimiz ozon, yüksek radyasyon seviyeleri, kuruttuğumuz denizler, bizi dünyadan silmiş olmazsa. Ama "zaten kıyamet kopacak" veya "ben karışmam, dünyaya hakim olmaya devam edeceğim, gelecek beni ilgilendirmez" deme hakkına sahipsiniz.

O zaman daha çok insan hakları yazın, daha çok insan merkezli yasalara destek verin, gelişmenize devam edin. Fakat kendinize bir sorun, gününün üç saatini yiyecek bulmakla geçiren, geri kalanını oyun oynamakla, şarkı söylemekle geçiren bir serçe kadar özgür müsünüz? İşte yamyamlıkla, vahşetle itham edilen tarih öncesi insan, yani atalarımız, onlar kadar özgürdü. Ve onlar kadar barışçıl.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Kim Kimi Düzmüş?

Geçenlerde, sonradan Bengü Türk TV diye bir kanalın sunucusu olduğunu öğrendiğim kişinin canlı yayında Taraf Gazetesi'ni yırtışını internette görünce gülümseyerek izlemiştim. Söz konusu sunucu, sabah programında gazete manşetlerini okurken, sıra Taraf'a geliyordu ve sunucu, "Türkiye Türklerindir saçmalığının" kelimelerini okuduğunda, cümlenin gerisini bile okumadan duvara çarpmışa dönüyor, sinirleniyor, kelime-cümle ayrımını bile unutuyor, gazeteyi tek hamleyle yırtıyordu.

Ben bu olayı izlediğimde gülümsemiştim, çünkü karşımda sadece sıradan, şartlanmış bir insan duruyordu. Kafamızda dönen (Max Stirner'in tabiriyle) "tekerleklere" sert bir cisimle dokunulduğunu hissettiğimizde kızarız, şartlı refleks bizi avuçlarına alır. Bu da şartlanmış insandan gelen basit bir refleksti. Şahsen ben vatanseverlik, milliyetçilik, ırkçılık gibi konularda zamanında çok düşündüğüm, onları kıyasıya eleştirdiğim için mental anlamda boşalmış biri olarak, bu olaya gülümseyerek baktım. Fakat sonra internette yapılan yorumlara baktığımda, Taraf Gazetesi yazarlarına "babası belli olmayan şerefsizler" şeklinde ithamlar, "Türkiye TÜRK'lerindir, beğenmeyen piçleri sınır kapıları bekler" gibisinden aforizmalar, Bengü Türk TV sunucusunun tepkisine de "her TÜRK'ün vereceği tepkiyi verdi" yakıştırmaları, bende yine ereksiyona sebep oldu. Dedim ya, "mental anlamda".

Öncelikle belirteyim, Taraf Gazetesi'ni pek sevmem. Bünyesinde sıkı yazarlar barındırsa da, genel anlamdaki liberal çizgileri yüzümde ekşi süt içmiş hissi uyandırır. Eskiden bu hissi Cumhuriyet Gazetesi için duyardım, fakat yukarıda belirttiğim gibi, onların ideolojilerine boşaldım, oysa liberallere henüz doluyum. Neyse, konumuzdan sapmayalım.

"Babası belli olmayanlar". Yani Türkiye'nin Türklerin olduğunu saçmalık olarak addedenlerin babası belli değil, başka bir değişle, kesin Türk değillerdir, kanları bozuktur. Böyle düşünenlere kendi dilleriyle sesleniyorum: Sizler, dünya görüşünüzü, siyasi pozisyonunuzu, ananızı kimin siktiği üzerinden mi şekillendiriyorsunuz? Bu tabiri kullanmamın nedeni, bu görüşteki insanların direkt olarak kadını "sikilen", erkeği "siken ve soyu belirleyen" taraf olarak görmeleridir, yoksa annelerinin hiç suçu yok ve kendilerinden de özür diliyorum.

Tüm bu yorumları okurken aklıma ilkokul müdürüm geldi. Yine bir ulusal bayram günü törende, kendisi yaptığı konuşmada, "Atatürk olmasa soyadlarımızın Papadopoulos olacağını" söylemişti. Yani benim özgürlüğümün, yaşam koşullarımın, ekonomik durumumun, içerisinde yetiştiğim kültürün ne kadar sağlıklı oluşunun ve dahasının hiçbir önemi yok, annemi becermiş adamın soyadı tüm önemli olan şey! Allah allah, oysa ben hiçbir Yunanlı'nın da "adım neden Ayşe değil" diye depresyona girdiğini görmedim. Yunanlı olmak, Türk olmaktan daha aşağı bir şey değil çünkü. O gün o müdür bu gerçeği gözardı ettiği gibi, ülkede kalmış tek tük Rum'dan birinin de o törene katılmış bir çocuk olabileceği ihtimalini umursamamıştı.

Bir diğer konu, Türkiye'nin Türklerin olduğu iddiası. Karşı çıkıldığında "her TÜRK'ün kanıyla canıyla savaşması" farz olan iddia. Bu iddia bana Atatürk'ün 1923 yılında Adana'da yaptığı ve ünlü "Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur" sözünün geçtiği konuşmayı hatırlattı. Atatürk'ün konuşmasına baktığımızda, Adana'lı esnaflara verilen mesaj şu; Türkiye daima Türklerindi. Sonra Romalılar, Ermeniler falan işgal etti, önce Romalıları buradan püskürttük, büyük devletler kurduk, sonrasında Ermenileri buradan sildik. Hakları falan yok, hepsi orospu çocuğu. Bu konuşma ne zaman yapılıyor? Yüzbinlerce Ermeni'nin zorla evlerinden çıkartıldığı, öldürüldüğü, tecavüz edildiği, kimisinin de makul Türk komşularına sığınıp Türk gibi davranmak, müslüman olmak zorunda kaldığı yıllardan sadece birkaç sene sonrası. Sağ kalanlara da mallarının iade edileceği taahhütü verilmiş, Mustafa Kemal'in Osmanlı'da önemli göreve getirilmesinin bir nedeni de, Ermeni kırımında suçlu komutanlar arasında bulunmamasıdır. Mustafa Kemal, milli mücadele yıllarının ilk döneminde, bizzat kendisi, bu katliamda suçlu olanların cezalarını çekeceğini söylemişti. Fakat ipleri eline alınca, Ermeni kırımının çıkış noktası sayılabilecek Adana'da, bu manidar konuşmayı yaptı. Ki burada küçük bir parantez açmalıyım, soykırıma uğramış insanların, nefret kustuğumuz Ermeni çeteleri ile tek ortak noktaları Ermeni olmaktı, başka bir deyişle, masumlardı ve hiçbir şekilde onlara iktidardaki komutanların yaptıkları aklanamaz.

Atatürk'ün yaptığı konuşmanın tarihsel yanlışlığını, yani aslında Türklerin bu toprakları istila edip devlet kuran en son millet olduğunu bir kenara bırakıyorum. Sorgulamak istediğim konu şu: Bir ülke, bir toprak parçası, bir kişiye, zümreye, millete ait olabilir mi? Yani İsrail'in "kutsanmış toprak" olarak gördüğü ve gerçek sahibi olduğunu söylediği yerde Araplara uyguladığı zulüm meşru mudur, veya Türkiye'nin Türklere ait olması, Almanya'nın Almanlara ait olması gibi bir durum sözkonusu mudur?

Bunu kişisel anlamda düşünürsek, ticari bir mal olmayan, üzerinde kimsenin bir emeğinin olmadığı bir arazinin para karşılığında zimmetlenmesine, bunun nesilden nesile miras yoluyla geçmesi hakkına karşıyım. Doğal kaynakların, arazilerin, üzerinde kendi emeğimizin olmadığı hiçbir şeyin sahiplenilemeyeceğini savunan birisiyim. Kişilerin özel mülk sahibi olması, bu mülkiyetin miras yoluyla gelecek nesillere geçmesi, insanların genel tarihine kıyasla, yeni keşfettikleri bir şey ve günümüzde, kapitalist sistem gereği düzen böyle işliyor. Yine de, insan yapımı ürünlerin, araçların kişiye özel mi, yoksa topluma ait mi olması gerektiği, özel mülkiyet korunacaksa bu dağılımın nasıl yapılacağı, mülkiyet kavramı kalkıp ürünlerin tüm topluma ait olması, yani kişilerin şahsa ait hiçbir şeylerinin olmaması ama aynı zamanda üretilen her şeye herkes kadar sahip olması durumunda mekanizmanın nasıl çalışacağı gibi konular, kapitalizme alternatif geliştirilmiş sistemlerde tartışıladursun, benim taviz veremeyeceğim tek konu, doğal kaynakların kişisel mülkiyet kapsamına giremeyeceğidir. Belli süreler için belli kişiler kullanabilir, lakin zimmetleyemez, miras yoluyla aktaramaz.

Bunu devletler anlamında düşünürsek: Hiçbir çizilmiş sınırın gözümde bir değeri yoktur. Hiçbir toprak parçası, hiçbir ülke, bir millete, bir ırka dahil olamaz. İkincisi, "Türkiye Türklerindir" sözü bu ülkede yaşayan Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Araplar gibi pekçok unsura olduğu kadar, Türklerin ezilen sınıfına da hakarettir. Çünkü sınırlar, zaten burjuvazi için yok. Onlar, istediği yere gitmekte ve buralarda kendi evlerinde hissettirilme şansına sahipler. Sınırlar, ezilen sınıfı kontrol altına alıp daha kolay yönetmek için konulmuş çiftlik çitleridir adeta. Yani dünyayı milletlere bölmek, toprakları da onların üstüne zimmetlemek, bir ilüzyondur ve Almanya Almanlarındır, Türkiye Türklerindir demek, her ezilen sınıfı kafese kilitlemektir. Sistemi yönetenler bu ilüzyonun bilincindedirler ve ezilen sınıfı bu şekilde kontrol altında tutarlar. Siz "burası benim" dersiniz ve o toprağı "kazanılmış" olarak görürsünüz, belki o toprak parçasını dünyanın diğer yerlerinden üstün görür, orada yaşamaktan gurur duyarsınız, lakin farkında değilsinizdir ki aslında dünya sizindir, ve ezilen sınıf, siz, biz, hepimiz, dünyanın kendisi bizizdir lakin kendi kendimizi bu kalıplarla kafese tıkıyoruz.

Lafın kısası, "Türkiye Türklerindir saçmalığıdır" sözüne, bir Türk olarak katılıyorum ve internet faşizanların iddia ettiği gibi, "her Türk'ün vereceği tepkiyi" vermiyorum. Bu ülkede (Her ülkede olduğu gibi) herkes, Türk olduğunu söylemeden yaşamaya, istediği dili konuşmaya, istediğine inanmaya özgürdür. Eğer devlet tarafından, toplum tarafından bir kısıtlama varsa, bu baskıdan derhal kurtulmak gereklidir.

Bunları savunurken, düşüncelerimi de annemin ilişkiye girdiği adamın, yani babamın kökenine göre oluşturmuyorum. Diyelim ki düşüncelerimi kökenime göre temellendiriyor olsaydım ne olurdu? Bunun cevabını da aylar önce yazdığım "Aslını İnkar Etmek" yazısında vermiştim. Aşağıya bu yazıyı iliştiriyorum, isteyen okusun. İyi haftasonları.


Aslını İnkar Etmek
"Soyunu inkar etmek" hep utanç kaynağı olmuştur. Mesela Emir Kusturica Türkiye'ye geldiğinde Bosna katliamının abartıldığını söylemesinden çok, nasıl da kendisinin aslen Bosnalı olduğu yazılıyordu. Yani Sırp olsa, inkar etme hakkı vardı da, "bu nasıl Bosnalı" sorusunu tartışıyordu medyamız. Gerçi o da saçmaladı, Bosnalılar aslında Osmanlılar'ın işgali sonrası müslümanlaşan Sırplardır dedi. Dediği doğruydu, lakin buradan Sırpların da aslında Slavlar olduğu, daha öncesinde Avarlar olduğuna gidersiniz, işin içinden çıkılmaz. Yani bir bakıma da Kusturica'ya göre, Sırp olduğunu inkar eden Bosnalılar da soyunu inkar etmiş oluyordu. Vay böylelerinin haline!


İlkokulda "nerelisin" sorusunu hiç anlamazdım. İstanbul'da doğup büyümüş birisi olarak, İstanbul'luyum derdim. Tabi akabinde gelecek "Ya baban?" sorusuna da alışkındım. Dedeleri bile İstanbul'lu olan birisi olarak İstanbul'lu olduğumda ısrar ederdim. Bir keresinde bir öğretmenim "İstanbul'lu olamazsın. Öyle olsan ya çingene ya Rum olman gerekirdi" demişti. Sanırım benim gibi örnek bir öğrencinin Rum ya da çingene olma ihtimalini düşünmek bile istemiyordu, Allah'tan benim de bildiğim kadarıyla Rum ya da çingene bir akrabam yoktu ama öyle olmak kötü bir şey miydi? Hem babaların, dedelerin kökeni önemliyse, herkes tek kökenden gelmiyor muydu? Ben bu soruları sorardım hep. Türk olduğum için, travma yaşamadan sorabiliyordum bunları lakin her arkadaşım öyle şanslı değilmiş. "Nerelisin?" sorusuna Siirt'li cevabını verince öğretmeninden "pis kürt" karşılığını alan arkadaşım var örneğin.


Soy ve ırk, ne kadar önemli?
İlk insan ırkı, 200.000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktı. Bahsettiğim insan, anatomik olarak, iskelet ve beyin yapısı olarak, görünüş olarak, senin benim gibi modern insan. O ilk insandan geriye gittikçe insana daha az benzeyen, 7 milyon yıl önce şempanzelerin ve bizim ortak atamıza giden tonlarca fosil var. Bu, tam insan olmayan atalarımızın yaptığı aletler, silahlar var. Hatta yaratılışçı kesim, bunları "alet yapmış maymunlar" olarak açıklıyor. Biz üstünüz ya, bu tam da insan olmayan canlılar bizim atalarımız olamazlar, haşa!


Lakin artık bilimin geldiği nokta, aletlerle de açıklanmıyor. Bir primat düşünün; Orangutanların, gorillerin, bizim ve şempanzelerin atası. Sonra bu primatın torunlarının torunları giderek farklılaşıyor, orangutanların ataları, gorillerin, şempanzelerin ve bizim ortak atamızdan ayrılıyor. Sonrasında gorillerin ataları, şempanzelerin ve bizim ortak atamızdan farklılaşıyor. En sonunda ise bizim atalarımız, şempanzelerin atalarından ayrılıyor. Ve tüm bu farklılaşmaların tarihleri dahi, günümüzde moleküler biyolojinin ışığında belirlenebiliyor, aletler ve fosillere gerek bile kalmadan. Yani günümüzdeki maymunlardan gelmedik, modern maymunlar da en az insan kadar komplike ve mutant canlılar. Hepimiz toptan, primatların atası olan, 65 milyon yıl önce yaşamış Plesiadapis'ten geliyoruz. Bunları biliyoruz çünkü bilim, tüm canlıların DNA'larını inceleyebilir, o DNA'ların arasındaki uzaklıkları ölçebilir ve ayrılma tarihlerini saptayabilir, bu değişimlerin ne koşullar altında oluştuğunu tahmin edebilir hale geldi.


Başa dönersek, 200.000 yıl önce Afrika'da ortaya çıkmış insanların bir kısmı, 80.000 yıl kadar önce Afrika'dan çıkıp, Kızıl Deniz'in güneyinden Asya'ya geçmiş. Kimi orada kalmış, kimi devam edip 20.000 yılda Avustralya'ya ulaşmış. Kimi de Hindistan üzerinden Kuzeybatı'ya dönmüş, 40.000 sene önce Avrupa'lı olmuş. Bir kısmı da Kuzey'e gitmiş ve 12-13.000 yıl önce Amerikalı olmuş. Kimi zaman maceraperest olduklarından, kimi zaman iklim koşullarından yapmışlar bunları.


İnsanlar Afrika'dan ayrılmadan önce nüfuslarının 10.000 kadar olduğu biliniyor. Afrika'dan çıkanların sayısı belli değil, ama keşfedilen fosillere baktığımızda, 50 kişi kadar az sayıda olabilirler. Şu an Afrika'da yaşayanların dışında herkes, bu 50 kişinin torunları. Yani hepimiz çok çok yakın akrabayız. Bu insanlar Afrika'dan ayrıldıklarında aynı dili konuşuyorlardı. Bu dil de Türkçe değildi.


O günden bugüne kadar da insanlar anatomik olarak evrimleşmedi. Yani ten renkleri, göz renkleri, simaları değişti, lakin yeni bir insan türü ortaya çıkmadı. Halbuki daha birkaç onbin yıl önce, farklı insan türleri vardı. Bu insan türlerinin beyin kapasitesi, iskelet sistemi, anatomik yapıları farklıydı, soyları tükendi. Bugün "ırk" denen bir şey varsa, insan ırkı vardır çünkü yeryüzündeki tüm insanlar aynı türdür.


Bunu neden söylüyorum? 1930'lu yıllarda oluşturulan ve bugün hala TDK'nın sitesinde yayınlanan, Türkçe'nin tüm dillerin atası olduğunu iddia eden Güneş-Dil Teorisi'nin, yine aynı yıllarda oluşturulan, tüm medeniyetin Türklerin dünyaya armağanı olduğunu iddia eden Türk Tarih Tezi'nin, "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözünün, Türk olmama rağmen bir üst kimlik olarak "Türklük" teriminin bana ne kadar uzak olduğunu belirtmek için. Her kültür, her dil, okyanustaki balıkların çeşitliliği gibidir. Hiçbiri, diğerinden üstün değildir. Dünya üzerinde tek kişinin konuştuğu dil bile, milyonların konuştuğu dil kadar değerlidir, ne az, ne fazla. Dilinizin kaç insan tarafından konuşulduğu o dilin değerliliğini değil, biraz da sizin yayılmacı politikalarınızda, sömürgecilikte, asimilasyonda ve savaşta ne kadar iyi olduğunuzla alakalıdır.


Hiçbir kültürün yok olmasını istemeyeceğim gibi, Türk kültürünün de yok olmasını istemem. Ya da kültürlerin yok olmasını istiyorsam, Türk kültürü de yok olmalıdır. Lakin, Türklük adı altında başka kültürlerin yok edilmesine, Türklüğün yüceltilmesine sonuna kadar karşıyım. Hatta ileri gidiyorum, ve Türk diye bir ırkın olmadığını söylüyorum. Tüm ırkları reddettiğim gibi. Bir bakıma, "soyumu inkar ediyorum". Çünkü milliyetlere bölünmenin, X ırkından olduğunu iddia etmenin gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu biliyorum.


Bu bağlamda, aslımızın "insan" bile olmadığını söylüyorum. Yukarıda açıkladım, maymundan gelmiyoruz, bir bakıma zaten maymun türüyüz, primatız. Primatların içinde en komplikesi değiliz. Fiziksel olarak çoğundan eksik yönlerimiz var, sadece gelişkin bir beynimiz var ve dolayısıyla daha komplike diller, iletişim yolları geliştirmişiz. Primatlar da memelilerin bir kolu ve dolayısıyla aslımın "insan" bile değil, primatlar olduğunu, bir memeliden ötesi olmadığını söyleyebilirim.
Hatta şaşırtıcı gelebilir lakin moleküler biyoloji ışığında biliyoruz ki, hamsinin DNA'sı bile insanınkinden çok farklı değil. Hamsiyle de ortak bir atamız var. Aslında, dünyadaki tüm hayvanları incelediğinizde, hepsinin, aynı şeyin farklı şekillere bürünmüş hali olduğunu gözlemleyebiliriz. Zaten kökenimiz aslen tek hücrelilere dayanıyor. Yaşam, 4 milyar yıl önce basit hücrelerle başladı. 2 milyar yıl önce kompleks hücreler ortaya çıktı, 1 milyar yıl önce çok hücreli varlıklar oluştu ve 600 milyon yıl önce hayvanlar ortaya çıktı. Yani ben aidiyetimi Türklüğe, insanlığa, primatlara, memelilere, hamsiye, hayvanlar alemine dahi değil, o basit hücreli hayata bağlıyor, onun da gelişim sürecini dikkate aldığımda, evrendeki tüm varlıklara ait olduğumu söylüyorum.


Bu yüzden çiçeklerden, böcekten, bakterilerden o kadar farklı olmadığımızı, bu düzenin bir parçası olduğumuzu söylüyorum. Hayvanlara karşı işlenen suçları dahi insanlara işlenen suçlardan ayrı tutmuyorum. "Türklük" uğruna, vatan uğruna öldürmeyi, Türklük, Boşnaklık, Sırplık gibi terimleri kendimden ne kadar uzak gördüğümü umarım anlatabilmişimdir.


İnsanın seçemediği tek şey olan milliyeti üzerinden eleştirilmesini bırakın, milliyet kavramının bir yalandan, ilüzyondan ibaret olduğunu söylüyorum. Kendimi o tüm canlıların evrildiği basit hücreye ve onu oluşturan evrenin bileşenlerine ait gören ve herhangi bir hayvandan farklı olmadığımı söyleyen biri olarak, insanların sonradan ekonomik çıkarlar uğruna uydurduğu "milliyet" kavramının gerçek olmadığını söylüyorum. Bunların bağlamında felsefi ve siyasi görüşlerimi ortaya koyunca da "Sen ne biçim Türksün!" deniyor genelde.


Ben Türk'üm demiyorum zaten, insanlar öyle demiş. Ben "insanım, primatım, basit hücreden evrilmiş milyarlarca canlıdan biriyim" diyorum.
Bana "aslın" diye dayatılan aslımı inkar ediyorum yani. Bunu da "Bosnalılar aslında asimile olmuş Sırplardır" gibi bir argümanla yapmıyorum. Ben "aidiyet" kavramının yalan olduğunu söylüyorum. Yani yeryüzünde utanılacak ya da gurur duyulacak bir ulus olduğuna inanmıyorum.

Not: Afrika, 50 milyon yıl sene sonra Avrupa'ya çarpacak ve birleşecek. O zaman Türkiye de dahil, akdeniz ülkeleri bir sıradağa dönüşecek. İtalyanlar, İspanyollar nasıl kaçışacaksa, Türkiye Türklerindir diyen Türkler de bu söylemin ne kadar boş olduğunu anlayıp, tüm dünyanın bir bütün olduğunu görüp, ülkelerin hiçbirinin diğerinden daha kutsal olmadığını anlayıp, öyle kaçışacaktır (Tabi o zaman resmi adı Türkiye olan bir ülke kalmış olursa). Bu da bana ironik geldiğinden belirteyim dedim.

10 Haziran 2011 Cuma

Oy Vermeyen Bilinçli Seçmen

"Gelişme, bilim ve ilerleme çağıyla böbürlenip duruyoruz. Öyleyse, hala putlara tapmamız garip değil mi? Doğru, putlarımızın şekli ve maddesi farklı, fakat insan beyni üzerindeki gücü bakımından, eski insanların putları kadar korkunçlar.

Modern putumuz evrensel seçme hakkı. Bu hedefe henüz elde ulaşamayanlar, onu elde etmek için kanlı devrimlere girişiyorlar, onun saltanatın tadını çıkaranlar ise, bu herşeye gücü yeten ilahın sunağına ağır kurbanlar sunuyorlar. Bu tanrıyı sorgulayan kafire eyvahlar olsun!"

Emma Goldman, 100 yıl önceki "Kadınların Oy Hakkı" adlı makalesinde bu cümleleri yazdığından beri dünya, tarihin en kanlı savaşlarını, devrimlerini, nükleer silahların kullanımını, demokratikleşme adına sayısız reformu, kurumları gördü, fakat seçimlere bakış konusunda dünya genelinde değişen pek bir şey olmadı. Aç kalmaya, sokak sokak dolaşıp iş aramaya ne kadar özgürseniz, oy verme özgürlüğünüz de öylesine geniş. Yani, en alt tabakadan mısınız? Sorun yok. Seçim günü eşitsiniz! Memnun değilseniz, gidin ve yönetiminizi değiştirin. İşte demokrasi, herşeyi kolay kılıyor!

Cumhuriyet Açmazı
Nedir cumhuriyet? Anaokuldan lise sona, alakasız bir bölüm de okusanız üniversite bire kadar, hele bir de tarih falan okuyorsanız ömrünüzün sonuna kadar beyninize işlenir: "Cumhuriyet, halkın kendi kendini yönetmesidir." Yani ben, kendimi yönetiyorum, başbakan benim kimliğime bürünmüş, milletvekilleri eşittir "ben" demek. Halk, kendi kendini yönetiyor! Yani vekiller, yasama organı, yasaların bile üstünde, ama onlar demek "ben" demek, yani aslında yasaların üstünde olan benim. Böyle mükemmel bir sistemi kuranlara selamlar olsun!

Şaka bir yana, cumhuriyetin gerçek tanımı, seçilmiş bir zümrenin, yasalarla belirlenen süreler içerisinde iktidarda olması demektir. Bu yasaları belirleyen de yine seçilmiş bir zümredir. Cumhurbaşkanının ölene kadar bu yetkisini koruduğu bir sistem cumhuriyet olarak nitelendirilebilir mi? Nitelendirilebilir, buna örnek de ilk cumhurbaşkanımızdır (İkincisi de, yani "milli şef" eğer sistem değiştirilmek zorunda kalınmasa, aynı yetkilere sahipti). Bugün İran bir cumhuriyet midir? Cumhuriyettir.

Cumhuriyetin, iktidarın saltanatla değiştiği monarşiden farkı, devlet başkanının, makamını, doğuştan gelen, miras yollu seçilmişlikle değil, sonradan, seçim sistemiyle gelen seçilmişlikle elde etmesidir. Aristokrat aileden gelişiniz nedeniyle değil, iyi propaganda yapma imkanı bulmanız nedeniyle iktidara gelirsiniz ve anayasal monarşiden farksız, yasalar üstü konuma ulaşırsınız. Bu bakımdan cumhuriyetin, monarşi kadar ilkel, baskıcı bir rejim olduğunu savunduğumda, tepki alıyorum. Çünkü, kafalardaki tanrıyı, yani "seçim hakkı" fikrini ve bu hakkı onlara bağışlamış peygamberlerini, yani ulu önderi sorgulamış oluyorum.

Öncelikle, seçim hakkı bir hak mıdır? İnsanlar, cehalet ve yüzeysellikten ötürü, bir cezalandırma şeklini bir hak olarak görebiliyor. Belli bir zümrenin yasama hakkını ele geçirip, diğer bir zümreye, kendi oluşturduğu yasalara uymayı dayatması, cezaların en büyüğü değil midir? İşte övündüğümüz seçim hakkı budur. "Oyum sana, çık ve beni yönet, uymam gereken yasalar koy, ait olduğum sürüyü güt" demektir.

"Temsili Demokrasi" Çelişkisi
Pekçok ülkede cumhuriyetçiler ve demokratlar karşı karşıya gelirken, bizim ülkemizde cumhuriyetin, demokrasi ile eş anlamlıymış gibi kullanılması gariptir. Yukarıda söylediğim gibi, cumhuriyet, belli bir zümreye, belli bir süreliğine, iktidarın teslim edildiği yönetim şeklidir. Demokrasi ise, bir bölgede halkının tüm bireylerinin, kendilerini ilgilendiren bir karar alınacağı zaman, eşit şekilde bu karar alımına iştirak etmeleridir. Yani herkes kendi temsilcisidir, akşama ne pişireceğinizi düşünüp markete, manava gitmeniz gibi, yaşadığınız bölgeyi etkileyecek kararlara da iştirak etmenizdir. Cumhuriyet ve demokrasi arasındaki uçurumu umarım anlatabilmişimdir. Demokrasi her ne kadar, çok büyük sorunları olan bir sistem olsa da, cumhuriyete kıyasla çok daha insancıldır.

İşte ezen sınıf, demokrasiyi hala ayakta tuttuğunu iddia ederek, benim yukarıda bahsettiğim doğrudan demokrasinin aksine, "temsili demokrasi" saçmalığını savunur. Yani, "oyunu bana ver, ben seni temsil edeyim, işlerini kolaylaştırayım." Cumhuriyetle, parlamenter sistemle yanyana gelebilecek demokrasi çeşidi de bu temsili demokrasi saçmalığıdır. "Ben, beni kimsenin temsil etmesini istemiyorum" deyip sivil itaatsizliğe giriştiğinizde, sizden oyunuzu isteyen bu temsilciler, ne kadar demokrat olduklarını, ülkede ne kadar demokrasi olduğunu, üzerinize askerini, polisini yollayarak kanıtlarlar. Ve bu ezen sınıf, başkaldırıcıları, medyasını kullanarak, terörist, eşkiya, bir avuç çılgın olarak lanse eder. Temsili demokrasinin monarşiden de kötü olan yönü, tüm baskılara rağmen, ülkede özgürlük olduğu yanılsamasıdır. Beğenmiyorsan, temsilcini değiştirme hakkın var, daha ne olsun! Temsili demokrasi, bu düşünceyle eğitilmiş halkı uyutmaya birebirdir.

Kaldı ki, ülkemizde bu kan emici temsili demokrasi bile yok. %10'luk bir barajın olduğu bir ortamda, ne temsilinden, ne seçiminden bahsediyoruz? %11 oyda kalan parti bile, diğer partilerin baraj altında kalmasıyla, koltukların %100'üne sahip olur. Muhteşem temsiliyet! Geçenlerde başbakan, bu sistemin ve dolayısıyla kendisinin anlayışını, BDP'li adayları eleştirirken özetliyordu: "Barajı kaldırın diyorsunuz. Öyle diyeceğinize etnik söylemleri bırakın, bizim gibi kapsayıcı olun, siz de barajı aşın!"

Ne kadar hoş değil mi? Meclise girmek istiyorsanız, kapsayıcı olacaksınız, başka bir deyişle, siz de diğer partiler gibi, popülizm yapacaksınız, insanların duymak istediklerini söyleyeceksiniz. Bu nasıl bir saçmalıktır? Benim amacım, meclise girip eşcinsellerin haklarını savunmaksa, yeşilci parti kurmak istiyorsam, vejateryenlerin, veya hayvanseverlerin meclisteki sesi olmak istiyorsam, benim gibi düşünmeyenlerden bana ne? Savunduğum şey, toplumun sadece %3'ü tarafından destekleniyorsa bile, %70 oyla iktidara gelen partinin savunduklarından daha geçersiz olamaz. Aksi takdirde o ülkede, çoğunluğun azınlığa tahakkümü vardır. Bu da çoğulcu demokrasi falan değil, çoğulcu despotizmdir, toplum baskısıdır.

Ekonomik Eşitsizlikte Politik Eşitlik Mümkün mü?
Liberallik! Kulağa ne hoş geliyor. Serbest piyasada hepimiz serbestiz, tıpkı sandıkta özgür olduğumuz gibi. Herkesin bir ucube gibi korktuğu şey; Politik eşitliğinin elinden alınması. Hukuk devletinde, herkes kanunlar önünde eşit, yani artık tek bir adamın (Kral) önünde değil de, devletin önünde eşitiz gibi bir inanış var. Bu eşitliğimizin elimizden alınmasından korkuyoruz.

Lakin, dünyayı ve ülkeyi yönetenler, şirketler. Yükseldiğiyle övünülen milli gelirin yarısı, çok küçük bir sınıfın tekelinde. Ülkenin asıl yöneticileri bu sınıf. İşçilerin ücretlerini, şartlarını belirleyen, yasaların kendi leyhlerine işlemesini sağlayan, işçilerin ürettiklerinde hiçbir emekleri olmamasına rağmen onları sahiplenen ve bundan kâr eden, iktidarların dayandığı sınıf bu sınıf. Bu sınıfın çocukları da, miras kanunuyla, ezilen sınıfın fakir çocuklarını yönetmeye devam edecek. Yani gözle görülmeyen bir ekonomik diktatörlük, bir saltanat, aristokrasi mevcut. Ve ben miras kavramının yürürlükten kalkmasını söylediğimde, en fazla dandik bir evden başka bir şeyi olmayan cahil ezilen zümre, buna karşı çıkıyor. Milyonlarcasınız, miras kanunları bir avuç burjuvanın mülkünü korumak için düzenlenmiş kanunlar ve siz bu kanunları destekliyorsunuz. Ne garip değil mi? Aynı şekilde bu insanlar, gelirinin kırkta birini fakirlere dağıtarak, devlete vergi vererek, fakirlik adına üzerlerine düşeni yaptıklarını sanıyorlar. Halbuki onlara "fakirlik/zenginlik kavramını kaldıralım" dediğinizde suratları ekşiyor, "fakirlik de Allah'ın bir lütfudur, kaldırılamaz" diyorlar. Halbuki fakir olan kendileri ve bunun bir lütuf olmadığının bilincindeler. Bu anlayış da bir zümrenin, diğerine olan hükmünü güçlendiriyor.

İstediğiniz kadar iktidar değiştirin, yeni gelen parti/zümre, bu iş adamlarının, ezen sınıfın sözünden çıkmayacak, aksine o sınıfa otomatik olarak dahil olacak, onlarla işbirliği olacaklar. "İşsize iş" vaadi diğer bir deyişle, işverenlerin, şirket sahiplerinin, kısacası gerçek yöneticilerin ordusuna, bir ücretli köle daha eklemek demektir. Dikkat ederseniz hiçbir partinin, sosyalist diktatörlük (Ki bu da devlet kapitalizmidir) dışında, kapitalist sisteme karşı bir itirazı, buna alternatif bir ekonomi politikası yok. Sadakaları artırmak, ücretli köleler ordusuna bir yenisini eklemek vaatleri konusunda birbirleriyle yarışıyorlar ve halk da bunu kanıksamış durumda.

Fakat, ekonomik eşitlik olmadan, politik eşitlik gerçekten mümkün mü, veya bunun bir anlamı var mı? Bunun ezilen sınıf açısından bir anlamı olmadığı halde, açlıktan ölen iki vatandaş, "politik eşitlik"lerini birbirlerine kanıtlamak için, laiklik-islam, millet-mezhep gibi konular üzerinden birbirlerini yiyorlar, farklı partilere meylediyorlar. Halbuki hepsi bir ve bu bölünme, sadece ezen sınıfın işine geliyor. Asıl sorun olan ekonomik eşitsizliğin üstü böyleylikle örtülmüş oluyor. Yani, ekonomik eşitsizlik içerisindeki sözde politik eşitlik, ezilen sınıfın ezen sınıf ile kendisini kanunlar önünde eşit sanması, sadece ezenlerin işine geliyor. Hangi parti safında olursanız olun, sadece onlara yardım etmiş oluyorsunuz.

Eleştirilere Cevap
Yukarıda dilim döndüğünce yazdım ki, ben temsil sistemine karşıyım. Bir diktatörü devirdiğinizde, yerine başkasını getiriyorsanız, hiçbir şey devirmemişsiniz demektir. Fakat oy verme hakkınızı kullanmayacağınızı söylediğinizde, vay halinize. Bir anda "umarsız", "yandaş", "küçük burjuva", "apolitik" ilan ediliyorsunuz. Verilmeyen her oy, AKP'ye gidiyormuş. Vah vah! Peki oyumu atsam kime atmalıyım? CHP'ye mi? Bugün ülkenin en büyük sorunlarının çıban başı CHP değil mi? MHP'ye mi? Milliyetçiliği ilkel bir halet-i ruhiye olarak nitelendiren biri olarak bu, yapacağım son iş olur. Militarist, Kemalist TKP'ye mi? Kalsın. Zavallı bir avuç ergenekoncu, Cumhuriyet Güç Birliği denen kaçık bağımsızlara mı? Kime? Emek ve Demokrasi Bloğu'na oy verecekler, en anladığım seçmen grubunu oluşturuyor. Fakat bu bağımsız adaylarının da sisteme entegre olacağı konusunda çekincelerim var çünkü parlamento tarihi bunu gösteriyor.

Herşeyin başında, seçim ile hiçbir şey değişmeyeceği gerçeğini ortaya koymamız gerekli. Tarih boyunca, hiçbir düzen, hiçbir rejim, seçimle değişmedi. Aksine, en faşist yönetimler, Hitler dahi, seçimle başa geldi. Faşizmin iktidara gelmesi ya askeri darbeyle, ya seçimle olur - Bizde her ikisi de olmuştur. Bir partiden daha çok özgürlük beklemek ise, senelerce dans eğitimi alarak bir enstrüman çalmayı öğreneceğinize inanmanız gibi bir şey. Halka özgürlük vermek demek, yönetenlerin, kendi sahalarını daraltması demektir. Herkesi tektipleştiren, tek meclisten oturup insanların çocuğunun eğitim almasını istediği dile karışan, işverenlerin sözünden çıkamayan sistem partilerinden umudunuz nedir? Yalanlarla dolu, o koltuğa oturmak için her yolu deneyen, gürültü kirliliği yaratan, hazineden alabildiğine çalan, afişler için ağaçları, doğayı mahvetmekten, çevreyi kirletmekten çekinmeyen partilerden gerçekten beklentiniz var mı? Anayasanın değiştirilmesinde hemfikir partilerin ellerinde bir taslak olması, seçmenlerine bu taslakları sunmaları gerekirken, bize oy verin, 367 milletvekili çıkartıp anayasayı hazırlayalım diyen partilerden demokratik bir anayasa gerçekten bekliyor musunuz?

Oy vermemek için ve sistemin çarpıklığını göstermek için sayısız neden sayabilirim. Fakat oy vermemenin bugünkü şartlarda bir "pasiflik" olduğu eleştirisi gelebilir. Fakat, asıl pasiflik, gidişattan memnun olmayıp da, seçimleri beklemek, "yasal" yollarla yeni bir diktatör başa getirmeye çalışıp ondan medet ummaktır. İnsanların devleti "baba" gibi görmeyi kestiği, partilerden medet ummayı bırakıp oy vermediği ve kendi sivil kuruluşlarını, örgütlerini, kendi özerk sistemlerini kurdukları gün, gerçek özgürlük var olacaktır. Çünkü insanlar, kendi birimlerini, kendi sistemlerini sadece kendileri oluşturabilir, özgürlük tepeden inme iktidarlar tarafından halka bağışlanmaz, halk, birey, özgürlüğünü kendisi kazanır. Oy vermek, daha doğrusu, tanımadığım, parti başkanlarının atadıkları vekilleri onaylamak, "o mu çobanım olsun yoksa bu mu" diye bir seçim yapmak bana göre baskıcı, merkezi parlamentoyu meşru gördüğümü onaylamaktır. O yüzden ister AKP'li olun, ister CHP'li, ister MHP'li, bana göre hepiniz dans etme kursuna gidiyorsunuz fakat aslında birinizin amacı ney, diğerinizin amacı piyano, ötekinizin amacı borazan çalmak. Dost acı söyler; Bunların hiçbirini çalmayı, dansınızı geliştirerek öğrenemezsiniz. Bu yüzden benim seçim günü üzerinde düşüneceğim tek konu, fantezilerime hangi kadınları sokacağımdır. Bunun benim için seçim oyununa katılmaktan daha zevkli olduğundan eminim.

Emma Goldman'la başladım, yazımı bu muhteşem kadının bir sözüyle bitireyim: "Eğer oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, yasaklanırdı."

8 Mayıs 2011 Pazar

Vitamin ve Mineral mi? Meyve-Sebzeyi Boşverin.

Gündemde mitingler, internet yasakları varken, bunları şimdilik bir kenara atıp beslenme hakkında 3 yazıdan oluşacak bir yazı dizisine başlamış bulunmaktayım. Bu da birincisi. Bugünkü konu, vitamin ve mineraller.

Bundan birkaç sene önce, kendimi tüm zararlı alışkanlıklardan, zararlı fikirlerden bir şekilde kurtulma, tüm saçmalıklarımı ve hatalarımı sorgulama, hayat tarzımı değiştirme kararı aldığımda, iş bunun beslenme ayağına gelmişti. Bütün besin öğelerinin işlevleri hakkında bilimsel kitaplar okuyup, araştırmalar yapıp en önemli ve dikkat etmem gereken vitamin ve minerallerin listesini çıkardım. Sonrasında hangi meyve ve sebzelerden günlük ne kadar yersem bu vitamin ve mineralleri yeterince alacağımı merak ettim. Bu merakımın arkasında bir cinlik yoktu. Herkes gibi ben de sebze ve meyvelerin vitamin deposu olduğunu düşünüyordum. USDA gibi pekçok kuruluşun veritabanına girip, tüm meyve ve sebzelerin 100 gramının günlük vitamin ve mineral ihtiyacımızın ne kadarını karşıladığını araştırdım.

Sonuç tam bir hayal kırıklığıydı. Meyveler, ağaçlardan evimize giren şekerlemeler gibiydi. Kayda değer hiçbir vitaminleri yoktu, sadece şeker doluydular (Kivi, çilek gibi bazı meyvelerin içerdiği C vitaminini gözardı edersek). Sebzelere gelirsek, pekçok kök sebzeler nişastadan başka pek de bir şey içermiyordu. Doğru, yeşil yapraklı sebzeler hemen hemen her vitamin ve mineralden biraz payını almıştı, fakat günlük vitamin ve mineral ihtiyacınızı sebzelerden almaya kalktığınızda, günlük 3 kilo civarı sebze yemeniz gerekiyordu. Örneğin vejeteryanların baş kalsiyum kaynaklarından biri olan ıspanağın 100 gramında, günlük kalsiyum ihtiyacının sadece %10'u bulunuyordu. Yani günde bir kilo ıspanak yerseniz, ancak günlük ihtiyacınıza ulaşabiliyordunuz. Aynı şekilde demir ihtiyacınızı karşılamanız için, günde 700 gram ıspanak yemeniz gerekiyordu.

Bu sonuçlardan sonra, herkese multivitamin tabletlerle yaşamayı öğütleyen Dr. Öz gibi, ilaç takviyesiz vitamin ve mineral ihtiyacımızın giderilemeyeceğini düşünmeye başladım. Ta ki araştırmamı genişletip, aynı işlemi tüm yiyecekler için yapana kadar. Keşfettiğim şey, hiçbir yiyeceğin vitamin ve mineral bakımından, kuruyemiş ve sakatatların yanına bile yaklaşamadığıydı. Örneğin doğanın kalsiyum deposu, ne süt, ne yeşil sebzelerdi. Kalsiyum bakımından en zengin yiyecek, susamdı. Meyvelerden daha az besleyici besin grubu ise tahıllardı. Diyetisyenlerin çokça övdüğü tam tahıl ürünlerinde de, sevgili okuyucular, kayda değer hiçbir vitamin ve mineral yoktur. Yine sağlıklı olduğuyla övünülen tavukta, protein harici besin değeri oldukça düşüktür. Baklagiller, tahıllara göre çok daha yüksek besin değerine sahiptir.

Kıssadan hisse; Doğanın multivitamin hapları, sakatatlar ve kuruyemişlerdir (Susam, keten tohumu gibi tohumları da bu gruba dahil ediyorum). Sebzeler sadece bu iki gruba yardımcı olabilirler ve günde birkaç avuç kuruyemiş, bir iki kaşık tahin, bir iki tabak sakatat yiyen birisine, bir porsiyon yeşil sebze kafidir. Meyvelere gelince, tatlılara nispeten çok daha sağlıklı ve daha az kalori içeren alternatiflerdir, hepsi bu. Hiç sebze ve meyve yemeseniz dahi, vitamin ve mineral bakımından kaybettiğiniz aman aman bir şey olmayacağını söylemeliyim (Aşağıdaki verileri göze aldığınız sürece).

Daha somut konuşmak için, aşağıda bütün veritabanları tarafından doğrulanan verileri yazıyorum. Her besin öğesinin altında, o vitamin ve minerali yüz gramında en çok bulunduran yiyeceği ve bu yiyeceklerin yüz gramının günlük ihtiyacımızı ne kadar karşıladığı bilgisini görüyorsunuz. Bu hesaplama, salt gram üzerindendir, kalori başına ne kadar vitamin/mineral içerdiği hesaplanmamıştır. Örneğin kalsiyum açısından en zengin beisn olan susamın yüz gramında, günlük ihtiyacımızın %100'ünün bulunduğunu görüyorsunuz. Lakin susamın yüz gramı, 600 kaloridir. Kalsiyum açısından fakir olan ıspanaktan bir kilo yerseniz de günlük ihtiyacınızın yüzde yüzünü alırsınız ve bu 600 kaloriden düşük olabilir. Yani kalori başına hesap ettiğinizde, ıspanak daha zengin olabilir. Fakat aşağıdaki bilgi, kalori miktarı hesaba katılmaksızın, yiyeceklerin yüz gramında bulunan günlük ihtiyacımızdır.

Bu araştırmadaki bazı eksiklere değinmek istiyorum. Örneğin, eski insanların kalsiyum kaynağı olan et suyu hakkında güvenilir bir bilgi bulamadım. Ayrıca listeye yumurtayı eklemedim, çünkü her besin, 100 gram üzerinden hesaplandığı için, 100 gram yumurtada hangi vitamin ve mineralden ne kadar olduğunun okuyucuya bir yararı olmazdı, fakat yumurta sarısındaki besin değerlerinin de yüksek olduğunu belirteyim. Ayrıca bunlar ortalama değerlerdir. Ağır spor yapan bir insanın magnezyum gibi bazı minerallere olan ihtiyacı da artacaktır. Veya fazla tuz tüketmeyen birinin potasyum ihtiyacı da potasyum-sodyum dengesinie göre azalabilir.

İşte liste.

Mineraller

Potasyum
Kuru barbunya / fasulye: %40
Kuru kayısı / şeftali: %30
Antep fıstığı: %30
Kestane / badem: %20
Dereotu: %20

Bakır
Karaciğer: %480
Susam: %200
Fındık: %90
Ay çekirdeği:%90
Ceviz: %80

Demir
Dalak: %250
Susam: %80
Kabak çekirdeği: %80
Tavuk ciğeri: %50
Kuru barbunya / fasulye: %45

Fosfor
Kabak/ay çekirdeği: %115
Keten tohumu: %70
Susam: %65
Badem/antep fıstığı: %50
Beyin: %40

Çinko
Kabak çekirdeği/susam: %50
Ay çekirdeği/keten tohumu: %35
Kırmızı et: %40
Tavuk ciğeri + yüreği: %40
Ceviz/badem: %20

Kalsiyum
Susam: %100
Badem: %25
Keten tohumu: %25
Dereotu: %20

Magnezyum
Kabak çekirdeği: %135
Keten tohumu: %100
Susam: %90
Badem: %70
Fındık/kuru fasulye: %45


Vitaminler
B-12
Karaciğer: %1000
Böbrek: %460
Tavuk ciğeri: %280
Balık (Hamsi/palamut): %145
Dalak: %100

Riboflavin
Böbrek: %170
Karaciğer: %160
Tavuk ciğeri: %105
Badem: %60
Dana yüreği: %50

A vitamini*
Karaciğer: %340
Tavuk ciğeri: %220
Böbrek: %30

E vitamini
Badem: %130
Ay çekirdeği: %130
Fındık: %75
Yer fıstığı: %40
Kuru kayısı: %20

Niyasin
Karaciğer: %65
Yer fıstığı: %60
Tavuk: %55
Tavuk ciğeri: %50
Balık (Palamut/hamsi): %45
Dalak: %40

D vitamini**
Balık (Palamut/hamsi): %90

Tiyamin
Keten tohumu: %110
Antep fıstığı: %60
Susam: %55
Kuru fasulye: %50
Yer fıstığı: %45

B6
Antep fıstığı: %85
Karaciğer: %55
Tavuk ciğeri: %45
Ay çekirdeği/susam: %40
Böbrek: %30

C vitamini
Maydanoz: %220
Kırmızı biber: %210
Kivi: %160
Çilek / kırmızı lahana: %100
Dalak / portakal: %90

*Bazı sebzeler A vitamini açısından yüksek görünse de bunu listeye eklemedim. Çünkü bitkisel ürünlerden alınan A vitamininin emilimi, kişiden kişiye değişiyor. Bunu bir sonraki yazımda detaylandıracağım.

**D vitaminini karşılamanın en iyi yolu güneştir.

Not: Bu yazı kesinlikle meyve ve sebzelerin sağlıksız olduğunu iddia etmemektedir. Sadece, onları yeme nedeninin vitamin ve mineral olduğunu öne sürmenin yanlış olduğunu, kuruyemiş ve hayvani gıdaların kombinasyonuyla vitamin ve mineral ihtiyacımızın çok daha kolay giderilebileceğini açıklamaktadır. Sakatatlara ve hayvansal gıdalara yönelik eleştirilere ileriki yazılarda değinilecektir.

Bir dahaki sefere "X meyvesini yiyin, tonla vitamin ve mineral var" denildiğinde, "hangi vitamin?" diye sorun. Spesifik bir yanıt almayı başarırsanız, o vitaminin günlük ihtiyacımızın ne kadarının o meyvede olduğunu sorun. Cevap alamazsanız da kendiniz araştırın. O meyve veya sebzede, "tonla vitamin ve mineral" olmadığını göreceksiniz.

29 Nisan 2011 Cuma

Politik Şiddet ve Orospu Çocukları

Yazımın başlığından dolayı hayat kadınlarından özür diliyorum. Orospu çocuğundan kastım bizzat kadınların fuhuşa zorlandığı veya çocuğuna bakabilmek için patronu tarafından uğradığı sözlü, fiziksel tacizlere, tecavüzlere göz yummak zorunda bırakıldığı bu sistemin en azılı kan emicileri ve onların aynı sistemden nemalanan mirasyedi çocuklarıdır.

Günlerdir radyolardan, televizyon kanallarından, gazete bayilerinin önünden geçerken gördüğüm gazetelerden, İngiltere prensi William'ın "destansı" düğünü hakkında duyuyor, nasıl tonla para harcandığını ballandıra ballandıra anlatan demokrat liberalleri görüyorum. Geceleri de televizyon açık uyurum, bu sabah haberlerden gelen "Keşke Diana da yaşasaydı, oğlunun mürvetini görseydi", "fakir bir ailenin kızı Kate ile bir yardım organizasyonu vasıtasıyla tanışan yardımsever ve mütevazi prensin mucizevi evliliği" gibi seslerle uyandım. "Vah vah" diyerek yataktan kalktığımdan beri bol bol küfretmeye meyilli oluşumun nedenlerinden biri de bu.

Fakat sonunda okuldan eve yürürken, bir beyaz eşya mağazasındaki tezgahtar kızın, bir mini buzdolabının üzerine yarım uzanmış bir şekilde, televizyondaki düğünü şevkle izleyip hayallere daldığını görünce biraz çileden çıktım. Sömürgeci bir krallık, çifte eşlik eden palyaço gibi giyinmiş ve tek başlığına harcanan parayla düzinelerce insanın ölümden kurtarılabileceği onlarca atlı şövalye, dünyadaki gelir eşitsizliğinin sorumlusu bin beşyüz düğün davetlisi kodaman, onlarca halkın topraklarından çalınmış ganimetlerle kurulmuş ülkelerin birindeki bir aristokrasi düğünü. Katedral çıkmış ve böbürlene böbürlene düğüne davet edilmiş, Afganistan'da yüzü parçalanmış askerden, Irak'ta ölmüş bir askerin eşinden bahsediyor. Orada ne işleri olduğunu açıklamak yerine, klasik her devletçinin yapacağı gibi askerlerini övüyor ve oradan bu "kahramanları", devletin ve dolayısıyla krallığın kutsallığıyla özdeşleştiriyor. Bunda büyülenecek ne var? Daha doğrusu, bu manzarayı ağlayarak, öfkeyle mi izlemek gerekir, hayallere dalarak mı? Krallık (Her ne kadar meşrutiyet de olsa) ve aristokrasi denen terimlerin utanç verici olduğu unutuluyor, kralın yardımseverliğinden bahsediliyor. Zizek, en kötü köle sahiplerinin, kölelerine iyi davranan, böylelikle köleliğin masum görünmesine sebep olup köleliğin ömrünü uzatmış köle sahipleri olduğunu söylerken ne kadar da haklıdır.

Bu örnek üzerinden geleceğim konu, politik şiddet. Düşünün ki bir kişi çıkıp prense suikast yapıyor, ya da Buckingham Sarayı'na intihar saldırısı düzenliyor. Olacakları biliyoruz: Derhal bu saldırının arkasında "kötü emellere alet eden" bir örgütün olduğu varsayılacak, bu insan da itiraf ettirmek adına insan dışı işkencelere maruz kalacak, medya derhal diğer suikaste uğramış devlet adamları gibi William'ı yardımsever, masum ve demokrasi yanlısı bir prens olarak resmedecekti. Devlet ve basın organlarının bunu yapması normal, fakat işin kötü tarafı, cahil halk, bu suikastçiye vicdansız bir canavar, yabani bir hayvan gözüyle bakacaktı. Peki gerçek bu mudur?

Hayır, tam tersine, bireysel politik suçlar üzerine yapılan tüm bilimsel çalışmalar, bu suçluların haksızlık ve eşitsizliğe karşı olağanüstü hassas olduklarını gösteriyor. Size bir örnek vereyim: Paris Millet Meclisini, kimsenin ölümüne yol açmasa da, bombalamış, Vaillant isimli kişi. Savunmasına bakın:

"Baylar, birkaç dakika içinde cezamı keseceksiniz, fakat hükmünüzü yediğimde en azından var olan bu toplumu yaralamış olmanın tatminini yaşıyor olacağım. Öyle bir toplum ki, tek bir insan, binlerce aileyi doyurmaya yetecek parayı boş yere harcayabiliyor, öyle bir toplum ki, birkaç birey tüm sosyal varlığı tekeli altına alabiliyor, diğer bir tarafta köpeklerden bile esirgenmeyen ekmeği yüzbinlerce talihsiz bulamıyor, aileler sadece zorunlu ihtiyaç yokluğundan intihar ediyor.

Ah baylar, keşke yönetenler o talihsizlerin arasına bir inseydi. Ama hayır, onların çığlıklarına sağır kesilmeyi tercih ediyorlar. Sanki kader onları yutacak bir uçuruma doğru çekiyor onları, 18. yüzyıl krallığı gibi. Yazık o açlar ordusunun çığlığına sağır kalanlara, yazık o kendilerini üstün sananlar ve aşağılarındakileri ezme hakkını kendinde görenlere. Bir zaman gelecek ki insanlar kasırga gibi kalkacak, sel gibi akacaklar. O zaman sancak direklerine asılmış kanlı başlar göreceğiz.

Sömürülenler arasında, baylar, iki çeşit insan vardır. Birincisi, ne durumda olduklarını ve ne durumda olabileceklerini bilmezler, hayat nasıl gelmişse öyle kabul ederler, köle olmak için doğduklarına inanırlar ve işlerinin karşılığı olarak onlara verilen küçük ücretle memnun olurlar. Fakat bazıları da vardır ki, düşünür, inceler, sosyal eşitsizlikleri keşfeder. Başkalarının çektiği acıları bu denli net görebilmek, onların suçu mu? Ve bu insanlar mücadeleye girişir, popüler suçları sırtlayıp bedelini ödeme pahasına.

Baylar, ben bu ikinci gruptanım. Nereye gittiysem, kapitalin zulmü altında bükülmüş talihsiz bireyler gördüm. Her yerde içinden kanlı gözyaşlarının fışkırdığı aynı yarayı gördüm, uygarlıklığın acısından bıkmış insanların en azından palmiye ağaçlarının gölgesi altında doğayla birlikte yaşayacaklarını düşündüğüm Güney Amerika'nın en ucra köşelerinde bile durum böyleydi. Evet, orada bile, her yerden daha çok, kapitalin bir vampir gibi gelip paryanın son kanını emdiğini gördüm.

Sonra Fransa'ya geri döndüm, ailemin nasıl acı çektiğini görmem için stoklanmış bu ülkeye. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Rezil, korkak bir hayattan bıkmıştım, bombayı bu rezaletin ana sorumlularının mekanına taşıdım.

Benim bombalamamdan yaralananlar tarafından suçlanıyorum. İzin verin dikkatinizi bazı gerçeklere çekeyim, eğer Fransız Devrimi sırasında burjuva, katliamlar yapmasa ve katliamlara neden olmasaydı, hala soyluların hükmü altında olacaklardı. Diğer bir taraftan, Tonquin'de, Madagaskar'da, Dahomey'de yaraladıklarınız ve öldürdüklerinizin sayısını hesaplayın ve buna binlerce, evet, milyonlarca fabrikalarda, mayın yataklarında, kapitalin öğütücü gücünün hissedildiği her yerde ölenleri ekleyin. Aynı zamanda açlıktan ölenleri de ekleyin, ve bunlar hep bizim vekillerimizin onayıyla oldu. Bunlar ortadayken, benim önüme getirilen şikayetler ne kadar da küçük!

Tabi ki onların yaptığı benim yaptığımı yok etmiyor; fakat, yukarıdan aldığımız darbelere karşılık vermemiz bir savunma değil midir? Biliyorum ki bana, bu insanların problemlerini konuşarak dile getirmem, halletmem gerektiğini söyleyeceksiniz. Fakat ne umarsınız ki! Sağırın duyması için çok sesli konuşmanız gerekir. Uzun zamandır tüm konuşmalarımıza hapis cezalarıyla, iple, dipçik darbeleriyle cevap verdiler. Hata yapmayın, benim bombam sadece Vaillant isimli asi bir insanın çığlığı değildi; haklarını arayan, sözü eyleme geçirecek tüm bir sınıfın çığlığıydı. Düşünürlerin fikirleri durdurulamaz; Geçen yüzyılda olduğu gibi, devletin tüm zorlaması Didlot'ların, Voltaire'lerin insanları özgürleştirici fikirleri yaymalarına engel olamadı, yine devletin zorlamaları Rectus'ların, Darwin'lerin, Spencer'ların, Ibsen'lerin, Mirbeous'ların, kitleleri cahil kılan önyargıları kırmasını sağlayacak adalet ve özgürlük üzerine düşüncelerini engelleyemeyecek. Ve bu fikirler, talihsiz insanlar tarafından benimsenip, bende olduğu gibi, başkaldırı eylemleri olarak tomurcuklanacak, ta ki otoritenin yok olduğu ve insanların özgürce, kendi istekleri doğrultusunda organize olabildiği, işlerinin meyvelerinden zevk alabildikleri, önyargı denilen ahlaki hastalıkların ortadan kalktığı, insanların uyum içerisinde yaşayabildiği, arkadaşlarını sevme amaçlarından başka bir hırslarının olmadığı gün gelene dek.

Bitiriyorum, baylar, sözlerimi, hepimizin gördüğü ve hissettiği sosyal eşitsizliklerin olduğu bu toplumun, her gün yoksulluktan dolayı intiharların olduğu bu toplumun, her sokak başında fahişeliğin fışkırdığı bu toplumun, baş anıtlarının hapishaneler ve kışlalar olduğu bu toplumun mümkün olduğu kadar hızla değişmesi gerektiğini, insanlık ırkından hızla yok edilmesinin gerektiğini söyleyerek bitiriyorum. Bu değişim için, hangi araçla olursa olsun, çalışanlara ne mutlu. Benim, otoriteyle düelloya girişmeme neden olan fikir budur fakat bu düelloda sadece kendi ünümü yaraladım ve şimdi onun beni vurmasının zamanı geldi.

Şimdi, baylar, bana vereceğiniz cezaya pek önem vermiyorum, bu duruşmaya mantık gözüyle baktığımda size, maddede kaybolmuş atomlara baktığımda gülümsemekten kendimi alamıyorum, sadece omuriliğinizde biraz uzunluk var diye, bir arkadaşınızı yargılama hakkınızı kendinizde görüyorsunuz.

Ah, baylar, şu duruşmanız ve vereceğiniz karar insanlık tarihinde o kadar küçük ki, hortuma kapılmış ufacık bir nesne gibi, kozmik güçlerin kendini sonsuza kadar yenileme oyunu olarak aynı tarihi ve aynı gerçekleri başlatmak için yok olmaya veya değişmeye mahkum."(1)

Şimdi, bu insanın cahil, canavar, deli olduğunu iddia edebilir misiniz? Tam tersine, ortalama bir insandan çok daha hassas, bilinçli ve analitik bir zekaya sahipti (Bu duruşma sonunda alınan kararla idam edildi). Daha pek çok örnek verebilirim. Politik şiddete bulaşmış, cinayet işlemiş, fakat savunmasında "Hakim bey, amacım kendimi savunmak değil, sadece yaptığımın nedenini açıklamaktır" diye başlayıp, bir çocuk saflığında savunmalar veren, yaptıklarının bedelini ödemiş insanlarla dolu yakın tarihimiz. Yurtdışına gitmeye gerek yok, ülkemizde de yüzlerce örneği var.

Sakın bu yazımdan şiddeti "savunduğum" veya "tavsiye ettiğim" anlamı çıkarılmasın. Sadece, politik şiddeti anlayabiliyorum. Sadece politik şiddet değil, her suçun arkasında sosyolojik bir neden vardır. Evet, işlenen tüm cinayetler, aklımızın almadığı, "bunu yapan insan olamaz" dediğimiz suçların bile derinine indiğimizde arkasında ekonomik eşitsizlik, kutsal saydığımız fakat aslında o kadar sapkın olan kültürümüz veya devlet baskısı yatıyor. Aslında "suç", bir derecelendirilme olayı. Hepimizin içinde bir suçlu var ve sosyolojik, çevresel ve psikolojik faktörler, kimimizi kimimizden daha çok suça meyilli hale getiriyor. Ortada iddia edildiği gibi, "hür irade ile işlenmiş" suçlar yok. Kimse kusura bakmasın, çoğunluğa uyup da bireysel suçluları, özellikle politik suçluları "canavar", "şaşırmış" olarak nitelendiremem. Çünkü suçun neden işlendiğiyle ilgilenmeyen, sadece ne kadar haşmetli olduğunu, suçlu zengin olmadığı sürece, suçluya yaptığı zulümle halkına kanıtlayan kurum zaten var, adı da devlet. Özellikle de halkın canavar olarak gördüğü politik suçluları dışlayamam, çünkü o suçlular, kendisini dışlayan halkı, halkın kendisinden daha çok düşündüğü için o suçu işliyor. Bu düzenin gerçekten değişebileceği gerçeğini görmüş, gerçek özgürlüğün ne demek olduğunu kavramş birey, bunu engellediğini bildiği kurumlara, odaklara, doğru olduğunu düşündüğü yöntemlerle savaş açıyor, bunu yaparken hiçbirimizin gösteremeyeceği bir cesaret gösterip işkenceleri, hayatından olmayı göze alıyor. Halkın ise farkına varmadığı, asıl hırsızın, serbest piyasa (Veya devlet kapitalizmi) aracıyla devlet, asıl katilin, asker ve polis aracılığıyla devlet, asıl tecavüzcünün, ataerkil kültürün en azılı destekçisi olan yine devlet olduğudur.

Vaillant'ın parmak bastığı "konuşarak çözümün imkansızlığı" konusuna değinmek istiyorum. "Demokraside şiddete yer yoktur" gibi saçma sapan bir inanç var. Yani ortam sözde demokratik, o yüzden ne yapıyorsak sözle yapabilir(miş)iz. Özellikle ülkemize bakalım: Meclise girmek için %10 barajını aşmanız gerekiyor; bunun içinse medyadan büyük bir destek toplamanız şart. Çoğunluk tarafından olmamak suç. Devletin gençlere uyguladığı polis şiddeti, gözaltı ve tutuklamadaki aşağılamalar, radikal yazarlara karşı sansür, baskı, medyada çok az yer buluyor ve bunlar hep "yasal". Hani demokraside şiddete yer yoktu? İfade özgürlüğü yok. Sesinizi duyurmak için hoparlöre sahip olmanız gerekiyor fakat hoparlör satın almak yasak. Hoparlörü devletle dövüşerek zorla aldığınızda, bunun adı şiddet oluyor. Ülkenin gelirinin yarısı 30.000 kişinin elinde toplanmışken, geri kalan 80 milyona diğer yarısı bölüştürülüyor. Bu, bir insanlık suçu değil midir? Yani zaten sana, bana, hepimize karşı her gün, şu saniyede işlenen bir suç yok mudur ortada? O halde, mütecaviz, agresör, yani ilk saldıran taraf kimdir? Gerçekten defanstaki taraf kimdir?

Kim suçlu?

Biraz empati.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Evlilik ve Anarşizm

Geçenlerde yeni tanıştığım biriyle ilişkiler hakkında konuştuk. Kendisi evliydi. Ben ise bana evliliğin bana birkaç sene öncesine kadar nasıl yakın geldiğini ve evlilik fikrinden her geçen yıl uzaklaştığımı anlattım. Yine de her ilişkide evliliğe kendimi bir adım yakın hissettiğimi itiraf ettim (Sonrasında evlenme düşüncesinden iki üç adım uzaklaşsam ve bu grafik istikrarlı bir şekilde aşağı inse de). Sonra konu politikadan açıldı. Kendisinin kemalist olduğunu öğrendim ve tipik bir kemalistten almaya alışkın olduğum "Atatürk'ü sever misin?" sorusu gecikmedi. Anarşist olduğumu ve hiçbir devlet adamını sevmediğimi söyledim. Biraz alaycı bir tavırla, "evlenmeyi düşünüyorsun, nasıl anarşistsin sen?" diye sordu.

Bir anarşistin evlenmesi, o kişiyi anarşizmden aforoz eder mi? Bu yazıyı yazmama sebep olan işte bu sorudur.

Öncelikle bu soruya cevap verirken, anarşizmde olmazsa olmaz amaçlarla, sembolik prensipleri birbirinden ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Anarşizmde olmazsa olmaz ilkeler (Veya ulaşılmaya çalışılan amaçlar) nelerdir? Herhangi bir öncelik sıralaması olmadan kabaca yazarsak, devrim, devlet karşıtlığı, katılımcılık, çevrecilik, eşitlik, karşılıklı yardımlaşma, sınıfsızlık, özgürlük, hiyerarşi karşıtlığı gibi ilkelerden bahsedebiliriz.

Bunların içinde bakıldığında gerçekten de, eşitlikten hiyerarşi karşıtlığına, devlet karşıtlığından özgürlüğe tutun, evlilik kavramıyla hem teoride hem pratikte çelişen ilkeler mevcut. Evlilik bir kurum. Daha kötüsü, sınırlarını dinlerin ve dinlerde hayat bulan devletin belirlediği bir kurum. Pekçok ülkede evlilik demek, karşı cinsten biriyle evlenip, klasik cinsel rollerinizin olduğu bir kuruma adım atmaya zorlanmanızdır. Temelinde aşk yatmaz, "aşk için evlilik" çok çok yeni bir konsepttir. Temelinde aileler arası akrabalık bağı kurmak ve kadını ebeveynlerinin malı olmaktan çıkarıp, kocasının malı yapmak yatar (Bakara Suresi 228. ayet: Boşanma hakkını erkeğe verir ve aile içinde erkeği kadına otorite kılar), ve bu akrabalık kurma işi, genelinde çekirdek aile kavramı, zaten özel mülkiyet yaratıldıktan sonra ihtiyaç duyulmuş bir olgudur. O yüzden çok yakın bir tarihe kadar evlilik sadece bir "iş" olarak algılanırdı. Günümüzde de bundan koptuğumuz söylenemez. Çoğu batı ülkesinde dahi evlilik, evlenmeden edinilemeyen sosyal haklardan yararlanmak için bir anlaşmadan ötesi değildir. Yani, devletin ve kültürlerin bireylere dayattığı bir kurumdur evlilik. Farkındayım ki bunu okuyan pekçok kişi de "hayır, ben düzenli bir aile kurumu kurmak istiyorum, bana baskı kuran ve dayatan yok" diyecektir. İşte o noktada benim şu görüşüm devreye giriyor: İlk olarak "aile kurmak", doğduğumuzdan beri bizlere bir hedef olarak dayatılan bir olgu. Yani böyle bir kurum kurma isteği içgüdülerinizden ve doğanızdan değil, kültürünüzden kaynaklanıyor. İkincisi, birisiyle aile kurmak için ilişkinizin meşruiyetini ne ailenize, ne de devlete bir kağıtla kabul ettirmeniz gerekmiyor. Bu, açıkça bir baskıdır. Özellikle kadınlar, bebeklikten beri, evlenmelerinin asıl amaçları olması konusunda şartlandırılıyorlar. Aileden, öğretmenlerinden aldıkları eğitimleri, kültürleri bunun üzerine kurulu. Sevdikleri insandan "benimle evlenir misin" sorusunu duymak, o asıl amaca ulaşacma sevincini yaşamak, küçücük çocukken beyinlerine işlenmiş olan bir durumun patlaması aslında.

Evliliğin aşkla olan boyutuna gelince, bu konuda Emma Goldman'ın şu sözüne imzamı atarım: "Aşk ve evliliğin hiçbir bağı yoktur; Onlar birbirine iki zıt kutup kadar uzaktır ve hatta birbirinin hasmıdırlar. Tabi ki bazı evlilikler aşkın sonucudur. Fakat bu, aşkın kendisini evlilikte ispatladığı için değildir, bunun sebebi, içimizden pek az kişinin gelenekleri terkedebildiğindendir." Aşk, dünyadaki herşeyin aksine, satın alınamaz, fethedilemez, tabu dinlemez, anlaşmaları yırtıp atan, insanı karşısında aciz bırakan, bir dilenciyi krala dönüştürebilen bir olgudur. Eğer aşk toprağı verimli ise, evlilik gibi devletin ve cami veya kilisenin afyonu halindeki bir sözleşme, o topraktan meyve çıkarmaz. Yani bir insana sevginizi ispatlamanızın yolunun evlilik olması gerekmiyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, evlilik ve aşk çok yakın tarihe kadar beraber anılmazdı. Zaten evlilikleri aileler, kabileler arasında kararlaştırılır, gençlerin "evlendikten sonra birbirini seveceği" düşünülürdü. Halbuki bu, sevgi değil, birbirine alışmaktır.

Benim idealimdeki dünya düzeninde evlilik yok. Tabi ki aşk ve sevgi var (Libidinal üretimin dünya düzeniyle ilgisi çok fazla yoktur), fakat ilişkiler, dinin ve devletin baskısı olmadan yaşanmalı. Şunu da eklemeliyim ki hiçbir insan tek eşliliğe de zorlanmamalı. Bu size sapkınlık olarak gelebilir ama yetiştirilme tarzımızın bir ürünüdür (Kıskançlık ve sahiplenme güdülerimizin de yardımıyla), fakat bir çift, öyle yaşamayı gönül rızasıyla uygun görüyorlarsa, "açık ilişki" içinde ikincil veya üçüncül kişilerle de beraber olabilmelidir. Aynı şekilde, eşcinsellerin ilişkileri de garipsenmemeli, günümüzde aykırı görülen yaşam tarzları serbest bırakılmalıdır. Yani toplumsal nefret elimine edilmelidir. Yani tüm bunları sağlayan bireylerin kendisi olmalıdır. Bu da devlet ve dini baskıların olmadığı bir toplumda sağlanabilecek bir düzendir. Bu düzende de evliliğe gerek kalmaz.

Ki günümüzde dahi, evlenmenin "gerekli" olduğunu düşünmüyorum. Aksine, geleneksel çekirdek aile kurumu, insanların toplumsal olarak kollektif bir halde yaşamasının önündeki engellerden birisi. Evlilik, devletin elinde, normlara uyan bireyler oluşturma yolunda biçilmiş kaftan bir araçtır. Bu yüzden devletler, normlara uygun evlilikleri teşvik eden politikalar güderler. Örneğin bir toplumda bir kadının birden çok erkekle evlenmesi normlara uygun olabilir, tam tersi bir erkeğin birden çok kadınla evliliği normal karşılanabilir. Ya da ülkemizdeki gibi tek eşli heteroseksüel evlilikler doğal karşılanırken, eşcinsel evlilikler, devlet tarafından sapkınlık olarak görülür ve yasaktır. Evlilik, bireyleri toplumun normlarına uydurma konusunda bir araç olduğu için, tüm evlilik türlerine izin veren bir devlet yoktur. Halbuki evliliğin tanımı bir kadının bir erkekle aile kurması için imzalanan sözleşme değildir. Evliliğin tanımı geniş ölçüde, bir ya da  birden çok kadının veya bir ya da birden çok erkeğin, bir ya da birden çok kadınla ya da bir ya da birden çok erkekle arasındaki akrabalık bağı kuran anlaşmadır. Fakat bu bilimsel tanımdır, evliliği bu şekilde tanımlayan devlet yoktur.

Bizim kültürümüzdeki geleneksel ailede kadına biçilen görev, cinsiyet eşitliğinin önüne set çekmektedir (Ki burada iş bölümünden bahsetmiyorum). Günümüz dünyasında hala bizim kültürümüzde ve ortak kültüre sahip ülkelerde, çocuk yaşta evlendirmeler, erkeğin birden çok kadın alması, madurun tecavüzcüsüyle evlendirilmesi, beşik kertmeleri, görücü usulü evlendirmeler gibi trajik olaylar hiç de az rastlanılan durumlar değil. Tabi ki kadınların kendi rızalarıyla da olsa, ekonomik nedenlerle evlenmek zorunda kalması veya toplumda dul bir kadının karşılaşacağı zorluklardan çekinip boşanamaması gibi trajik toplumsal gerçekler de var. Toplum böyle olayları, yani bir kadının, kocasına köle olmasını doğal karşılarken, başka bir kadının, evlilik dışında vücudunu satmasını kınamaktadır. Halbuki iki kadın da vücudunu satmaktadır, sadece birinin sözleşmesi vardır ve bu sözleşme gereği sadece seks yapmakla değil, çocuk yapmakla, şiddete katlanmakla, yemek pişirmekle, yani tüm hayatını bir adama vermekle yükümlüdür. O halde toplumun karşı çıktığı şey fuhuş değil, fuhuşun evlilik dışında yapılmasıdır. Bu da evlilik kurumunun topluma nasıl nüfus ettiğini, dış etkenlerle kutsallaştırıldığını gözler önüne seriyor.

Tüm bunları düşündükten ve iyi giden evliliklerin dahi getirileriyle götürülerini teraziye koyduğumda çıkan sonuç, ne kadar kültürel ve hukuki reform yapılırsa yapılsın, evliliğin negatif bir kurum olarak kalacağı. Lakin, evlenen bir insanın anarşist kimliğinin delineceğini söyleyerek kestirip atmak da yüzeyselliktir. Neden mi? Nedeni çok basit: Günümüzdeki sistemde, tüm anarşistler, anarşizmle çelişen şeyler yapmaya mecburlar. Örneğin, ben para karşıtıyım ve para tedavülden kalkmadığı müddetçe devrimin tamamlanamayacağını savunuyorum. Fakat, daha yarım saat önce cebimde kaç para kaldığını saydım. John Zerzan, ilkelci anarşisttir ve teknolojinin tümden yıkılması gerektiğini söyler fakat insanlara fikirlerini anlatmak için bilgisayar kullanmak zorundadır. Bugün hemen hemen ther anti-kapitalist anarşist, bir şekilde kapitalist düzende çalışıyor, karşı oldukları devletten para almak zorunda kalıyorlar. Devlete ve paraya karşı oldukları için, maaşlarını geri mi göndermeliler?

Kaldı ki, anarşistlerin listesine baktığınızda, pekçok evli isim görürsünüz. Örneğin kollektif anarşizmin babalarından Mikhail Bakunin evlenmedi mi? Max Stirner iki kez evlendi, ama bireyselci anarşizmin babasıdır. İtalyan anarşist Luigi Galleani de evlendi, günümüz anarşistlerinden ve saygı duyduğum Noam Chomsky, karısı ölene dek, 49 sene evli kaldı. Örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat anarşist liderlerin yaptıklarını kopya etmek anarşizme yakışmayacağı için gereksiz. Sadece hem evli olup hem anarşist olabilineceğini belirtmek istedim. Ben de, evlenmeyi düşündüğümde, devletin sevdiğim insanla arama koyacağı engelleri hafifletmek adına düşünüyorum, "evlenmeden olmaz" mantığıyla değil elbet.

Son tahlilde evlenmeyi düşünmeniz, sizi anarşizmden aforoz etmez. Buna karşılık, geleneksel evliliklerdeki (Evlilik öncesi de dahil) sorunlara kayıtsız kalıyor ve aile kurumunu sorgulamıyorsanız, tabi ki anarşist kimliğinizi sorgulamanızın zamanı gelmiş demektir.

Not: Bu yazıyı yazmama sebep olmuş arkadaşıma teşekkür ediyorum.