Blogumdaki ilk yazımda, "Atatürkçülük" diye bir ideolojinin aslında var olmadığını söylemiştim. Bundan kastettiğimi açmak gerekirse; Tabi ki ortada bir Kemalizm vardır, fakat bu, bir düşünür olmayan Atatürk'ün kendi dehasıyla geliştirdiği bir sistem değil, batıdan ithal ettiği fikirlerden, Osmanlı geleneğinden, dönemin fikir adamlarının görüşlerinden harmanladığı bir kültürel, sosyal, ekonomik ve politik uygulamalar bütünüdür. Fakat Atatürk, bu uygulama, ilkeler ve düşünceleri detaylarıyla, etkilendiği politikacı, komutanlar ve fikir adamlarının ışığında bir kitapta anlatma gereği duymadı. Bu yüzden de Kemalizm hep "Atatürk'ün kendi ürünü" olarak sergilenegeldi, lakin Atatürk'ün konu hakkında bir eser yayınlamamış olması, Kemalizmin ana kaynaklarını "Atatürk'ün söz ve demeçleri", "CHP parti programları" ve "Atatürk dönemindeki uygulamalar" ile sınırlı kıldı.
Bu yazımda, Kemalizmi oluşturduğu söylenen bu kaynaklardan, Atatürk'ün söz ve demeçlerini geri planda tutarak, tek partili dönemde CHP'nin parti programları ve bu dönemdeki uygulamaları (Çıkarılan yasalar, ders kitapları, yasaların uygulanışı, vs) ön planda tutmaya özen göstereceğim. Çünkü, Atatürk'ü kendi söz ve demeçleriyle anlamaya çalışırsak, işin içinden çıkamayız. Nitekim, Atatürk'ün birbiriyle çelişen sözlerini geçtim, birbirinin tamamen zıttı olan onlarca sözü vardır. Bu sözler kimi zaman farklı dönemlerde söylenmiş, kimi zaman da aynı dönemde, farklı kitlelere söylenmiştir. Bir örnek vermek gerekirse, 27 Nisan 1920, yani BMM kurulduktan 4 gün sonra, Atatürk'ün Vahdettin'e gönderdiği telgraf şöyledir: "Padişahımız! Kalbimiz hissi sadakat ve kullukla dolu, tahtınızın etrafında her zamandan daha sıkı bir rabıta ile toplanmış bulunuyoruz. Toplanmasının ilk bu sözü Halife ve Padişah'ına sadakat olan Büyük Millet Meclisi son sözünün yine bundan ibaret olacağını yüce kapınıza büyük tazim ve huşu ile arz eder." (1) Üstüne Atatürk, Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan ile evlenmek istemiş, reddedilmiştir.
Lakin yine aynı Atatürk'ün, meclisin açılışından iki yıl sonra yaptığı meclis konuşmasına bakarsak: "Nasıl ki, kanunen idamı lazım gelenlerin bile ipini çekmek için kalb ve vicdan-ı ulviyeti insaniyeden mücerret bir mahluk aranır. İdam hükmünü verenlerin böyle adi bir vasıtaya ihtiyacı vardır. O kim olabilir? Türkiye devletinin istiklaline hatime veren, Türkiye halkının hayatını, namusunu, şerefini imha eden, Türkiye’nin idam kararını ayağa kalkarak ve bütün endamiyle kabul etmek istidadında kim olabilir? (Vahdettin, Vahdettin! sadaları, gürültüler.) Maatteessüf bu milletin hükümdar diye, sultan diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdettin… (Allah kahretsin! sadaları)."(2)
Yani diyeceğim şu; Atatürk'ün bir söz veya demecini, eğer ki o söz bir eylemle desteklenmemişse, Atatürkçülüğe kanıt olarak kullanamazsınız. O yüzden benim de bu yazıda yapacağım, sadece eylemle kanıtlanmış sözleri alıntılamak olacak.
CHP'nin 1927'deki ilk programına bakarsanız, cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık olarak üç okunun bulunduğunu görürsünüz. 1931'de ise diğer üç ok da eklenmiştir, lakin programa "Yalnız bir kaç sene değil, istikbale de şamil olan tasavvurlarımızın ana hatları burada toplu bir halde yazılmıştır."(3) gibi bir cümle eklenmiş ve bu ilkelerin gelecekte de korunacağı söylenip, dogmatikleştirilmiştir. 1935 yılında ise söz konusu cümle, "Yalnız bir kaç yıl için değil, geleceği de kapsayan tasarlarımızın ana hatları burada toplu olarak yazılmıştır. Partinin güttüğü bütün bu esaslar, Kamalizm prensipleridir." (4) şeklinde değiştirilerek, Kemalizm resmen programa sokulmuş oldu (Kemal'in Arapça olduğu ve Kamal'in öz Türkçe olduğu iddiasıyla o dönem Atatürk, Kamal ismini kullanmıştır). Fakat 1935 programı, ideolojik olarak 1931 programıyla aynıdır, bu açıdan bakıldığında, Kemalizmin 1931 yılında şekillenmiş olduğu söylenebilir.
Sonrasında gerek 1938'de başlayan "milli şef" döneminde olsun, gerek çok partili dönemde olsun, anayasaları tekeline almış, milli eğitim aracılığıyla olsun, Anıtkabir'de yapılan askeri törenle açılıp kapanan tek kanallı devlet televizyonu, devlet sansürü, devlet radyosu vasıtasıyla olsun, yıllarca millete telkin edilen, bu sayede özellikle gelecek nesillere, ülkenin geleceği adına vazgeçilmez yol gösterici olduğuna inandırılan bu doktrinlerin net bir şekilde araştırılmasına, anlaşılmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yukarıda bahsettiğim birincil kaynaklardan CHP'nin parti programları ve Atatürk dönemi uygulamalarını ön planda tutarak, bu uygulamaları destekleyen Atatürk'ün söz ve demeçlerini alıntılayarak, yer yer karşılaştırmalı siyaset (Comporative politics) biliminden yararlanarak, Kemalizmin altı okunu açıklamaya çalışacağım. Uzun bir yazı olacak, ezberleri bozmaya hazır değilseniz, biraz ağır gelebilir. Çünkü "saltanatın kaldırılması aşağıdaki hangi Atatürk ilkesinin sonucudur?" tarzı resmi tarih sığlığında ve paralelliğinde gitmeyecek. Başlayalım.
CUMHURİYETÇİLİK
"Padişah kovuldu, cumhuriyet ilan edildi, milletin 600 senelik esareti sona erdi." gibi söylemler sık sık dile getirilir. Gerçekten de, Kemalizm'in cumhuriyet tanımı, "monarşi karşıtlığı" şeklinde dar bir ifadeden öteye gitmemiştir. Yani, Osmanlı padişahını tahttan indirip sürgüne göndererek, halk egemenliğinin özgüleneceğini iddia etti. 1935 yılındaki CHP programına dönersek, cumhuriyetçilikle ilgili bölüm şudur (Bundan daha derin bir anlam içeren hiçbir tanım da yoktur):
"Parti, ulus egemenliği ülküsünü en iyi ve en sağlam surette temsil eden ve tatbik eden devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna ikna olmuştur. Parti bu sarsılmaz kanağatla, Cumhuriyeti her tehlükeye karşı, bütün araçlarla korur."
Gerçekten de, insana ait bir siyasi saha olması gerektiğini savunan cumhuriyet, mutlak monarşiye karşıdır. Lakin, padişahı tahttan indirmek, anayasaya "yönetim şekli cumhuriyettir." diye madde eklemek, siyasi sahayı insana ait kılar mı? Buna paralel olarak, Atatürk yönetimi ve sonraki iktidarlar, siyasi sahayı insana ait kılmış mıdır, yani egemenlik halka geçmiş midir? (Bu arada ulus egemenliği, halkın egemen olması demek değildir)
Bu sorunun yanıtını vermeden önce, biraz geriye gidelim; 2. Meşrutiyet dönemine. Bu dönemde "mutlak monarşi" zaten söz konusu olmaktan çıkmış, anayasal monarşiye dönmüş, yani padişahın yetkisi, günümüz Britanya Krallığı'nda olduğu gibi, anayasal yolla sembolikleştirilmişti. Devleti parlamento yönetiyordu ve bu parlamento, çok partiliydi. Öyle ki, ders kitaplarında cumhuriyet övülüyor, lakin meşrutiyetle arasındaki tek farkın, devletin hükümdarının seçim yolunun olduğu belirtiliyordu:
"Cumhuriyet hükümeti, meşrutiyet hükümetinin aynıdır. Yalnız, daimi bir hükümdar yerine milletvekilleri tarafından seçilen bir reis, devleti idare eder. Bu reis, her beş altı senede bir değişir ve ona reis-i cumhur denir. Dünyada mevcut hükümetlerin en ziyade hür ve ilerisi işte bu cumhuriyet hükümetidir." (5)
Bu dönemde, özellikle eğitim sahasında, hiçbir yerde padişahı öven bir metin göremezsiniz. Hatta, günümüzde de sıkça başvurulan korkutma yöntemi kullanılmış, çocuklara, meşrutiyetin ilanının, ülkenin batması karşısında tek çare olduğu öğretilmiştir:
"Kanun-u Esasi ilan edilmese idi, hükümetimiz şimdiye kadar batar, milletimiz başka milletlere esir olurdu. Çünkü hükümetin fena idaresi yüzünden Avrupa hükümetleri mazallah memleketimizi taksime karar vermişlerdi. Bereket versin meşrutiyeti ilan ettik de bu felaketten kurtulduk."(6) (Cumhuriyet döneminde de "Kanun-u Esasi" terimi "Cumhuriyet" ile değişmiş, o kurulmasa, ülkenin çoktan batacağı, halkın eziyet içinde yaşayacağı telkinine başlanmıştır, bu günümüzde de devam etmektedir)
Lakin yine bu dönemin ders kitaplarında, cumhuriyetin bu üstünlüğüne rağmen, Osmanlı'da uygulanamayacağı söyleniyordu:
"Biz muhtelif çeşitli kavimlerden, unsurlardan oluşmuş bir millet, bir hükümetiz. Böyle seçim ile hükümdar tayinine kalksak cumhur reisinin, her kavm, her unsur kendisinden olmasını ister. Kavgalar zuhur eder. Halbuki hanedan-ı al-i Osman bu devleti kurmuş, esasını ortaya koymuş, bunun büyümesi için birçok fedakarlıklar yapmış. Bu mübarek hanedan kadar millete hizmet etmiş hiç bir hanedan yoktur. Binaenaleyh, Osmani Devleti’nde cumhuriyet katiyyen caiz değildir." (7)
Yani ülkenin Türk, Ermeni, Kürt, Bulgar, Rum, Arap, Yahudi gibi çeşitli din ve ırktan oluşması, cumhuriyet önünde engel olarak sunulmuştur. Aslında engel değildir, lakin o dönemde iktidarda olan İttihatçıların cumhuriyet algısı (Atatürk'ün de bu konudaki görüşü aynı yöndedir), bireysel özgürlükler paralelinde demokrasiyle atbaşı giden Anglosakson tarzı bir cumhuriyet değil, halkı bir yığın olarak gören milliyetçi Fransız tipi cumhuriyetti. Hal öyle olunca, farklılıklar sorun görülüyordu. Cumhuriyete o dönem geçilmememsinin bir diğer nedeni de dönemde hakim olan Osmanlıcılık görüşüydü.
Lakin II. Meşrutiyet döneminin ikinci yarısında, Balkan Savaşları gibi olaylar, İttihatçıların giderek artan Türkçülük meyli ve ırkçı faaliyetleri, Ermeni katliamları ve diğer etnik temizlikler, Yunanlılarla savaş gibi olaylar sonunda yavaş yavaş, ülkenin "çeşitli kavimlerden oluştuğu" gerçeğinden ne yazık ki uzaklaşılmıştır. Yani başka bir deyişle, "Cumhuriyet önündeki engel kalkıyordu".
Vekillerin Haberi Olmayan Bir Cumhuriyetin İlanı
1920-23 arası TBMM, Atatürk'e muhalefetin yapılabildiği bir yer olmuştur. Lakin çoğu tartışmalar, zaten çoğu vekilin askeri kökenli olduğu bir mecliste, şiddet içinde geçmiştir. Özellikle Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal'e ateşli muhalefetiyle ünlüdür. Akıbeti ise Atatürk'ün muhafız kıtası komutanı Topal Osman tarafından öldürülmesi olmuştur. Bu suikast ve akabinde yaşananlar bir film olacak niteliktedir.
Biz, burada bizi ilgilendireni kadarına değinelim. Ali Şükrü'nün katlinden bir gün sonra, Mustafa Kemal, milletvekillerini bizzat kendisinin ataması için güven oyu ister. Kazım Karabekir de buna karşı çıkarak böyle tek kişinin vekil atadığı bir meclisin milli meclis olamayacağını söyler. (8) Fakat yine de Kemal'in dediği olur ve muhalif olan Ali Şükrü'nün grubu tasfiye edilir. Böylelikle, muhalefetten uzak ve Tek Parti-Tek Adam rejiminin oluşturulacağı ikinci meclis, 11 Ağustos 1923'te toplanır.
İkinci meclisin açılmasından bir ay sonra, Halk Fırkası kurulur ve başına Mustafa Kemal geçer. Her ne kadar ikinci meclis, kendisine yakın insanlardan oluşsa da, Mustafa Kemal'in hem parti başkanı, hem devlet başkanı olmasına tepkiler gelir ve tek adam rejimine gidildiğini hissedenler, bu duruma şüpheyle yaklaşır. Bu şartlar altında, Mustafa Kemal'in, mecliste çoğunluğu alamayacağı açıktır.
Böyle bir ortamda, 28 Ekim 1923 akşamı, Kemal'in sofrasında, çoğu asker milletvekillerden oluşan bir toplantı yapılır ve sabaha doğru, anayasanın 1. maddesine "Türkiye devletinin şekli Hükümet-i Cumhuriyedir" ifadesinin konulması kararlaştırılır. O gün orada olan Falih Rıfkı Atay'ın deyimiyle, o günün eski rejimin son günü olduğunu bilenler az, bilmeyenler çoktu. (9) O toplantının sabahında, 334 vekilden oluşan mecliste sadece değişiklikten haberi olan 158 vekilin katılımıyla yapılan oylamada, Cumhuriyet ilan edildi ve salt oyunluğun dahi sağlanmadığı bu oylamayla Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı oldu.
Kazım Karabekir ise olaydan kendisinin dahi haberinin olmadığını şu sözlerle belirtiyor: "Ben hem mebus hem de bir ordu kumandanı olduğum halde bana da kimse bir şey bildirmemişti. Bu vaziyet haklı olarak halkı da orduyu da telaş ve endişeye düşürdü. Daha dün yüreklerine ferahlık verdiğim zatlar benden bu şeklin manasını soruyorlardı. Bu vaziyette tabii Cumhuriyet’in ilanını ertesi gün dahi kutlayamadık." (10)
Bu olay, bir darbe etkisi yaratmış ve Mustafa Kemal'e karşı muhalefeti güçlendirmiştir. Muhalif kanada geçecek kişilerin içinde pekçok milli mücadele komutanı da vardır. Kazım Karabekir, bu durumu çok güzel şekilde özetliyor ve benim başta da örnek verdiğim Atatürk'ün "hem padişahı ululayan hem padişahı süren lider" özelliğin vurgu yapıyor:
"Hilafet ve saltanatı almak için koyu bir mutaassıp çehre ile minberlere kadar çıkıp hutbeler okumak, muvaffak olamayınca da bizzat övülen mukaddesata dil uzatmak ve bunları altüst etmek üzere bir diktatörlüğe çıkmak gibi iki tehlikeli aşırı ucun birinden diğerine atlamak herkesin yapabileceği bir iş değildi. Fakat bu, kurtuluşa doğru bir gidiş de değildi." (11)
Görüleceği üzre konu rejim şekli üzerindeki tartışmadan çok, bunun oldu bittiye getirilmesi ve bir anda meclisin yarısının bile onayı alınmadan Mustafa Kemal'in eşsiz yetkilerle donatılması. Falih Rıfkı'ya arkadaşından 31 Ekim'de gelen bir mektup aslında durumu özetliyor:
"Cumhuriyete diyecek yok. Fakat ilan tarzına bayıldık. Oyun pek mahirane tertip edilmiş, Millet Meclisi azasının çoğundan saklanmıştır. Doğrusu, hakimiyet-i milliye prensibinin cari olduğunu her vesile ile tekrar ettiğimiz bir devirde devlet şeklinin tesbit edilmesi gibi bir meselenin böyle yapılıvermesi kolaylıkla hazmedilebilecek bir şey değildir."(12)
Peki bu olayları Atatürk nasıl izah ediyor? Nutuk'a bakalım: "Yemek yenirken; 'Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!' dedim. Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada nasıl davranılacağı üzerinde kısa bir program saptadım ve arkadaşları görevlendirdim. Düzenlediğim programın ve verdiğim yönergenin uygulanışını göreceksiniz. Efendiler, görüyorsunuz ki cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmaya ve onlarla görüşüp tartışmaya gerek ve gereksinme görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa, o sırada Ankara da bulunmayan kimi kişiler hiçbir yetkileri yokken, düşünce ve olurları alınmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını, gücenme ve ayrılma nedeni saydılar."
Atatürk olayı böyle anlatsa da, cumhuriyetin ilanının akabinde günler sıkıntılı geçmiş, Atatürk, cumhuriyet ilanından iki hafta sonra hayatında ilk kez kalp krizi geçirmiştir. (13) Aslında tüm bu olayların nedeni, anayasa maddesine tek bir cümle eklemekten ibarettir. Yani ortada efsaneleştirilecek bir durum yoktur, halkın böyle bir ilandan haberi bile yoktur. Bir ülkenin anayasasında "hükümet şekli X'tir" yazmasının değil, o ülkenin gerçekte nasıl yönetildiğinin anlamı vardır. Bunu Falih Rıfkı da itiraf ediyor, "Mustafa Kemal de, İsmet İnönü de, nihayet Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir askeri dikta rejimi olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü maskelemekten başka bir şey değildir." diyor (14). Bakalım cumhuriyet ilanından sonra hükümet nasıl yönetilmiş, varın bu cumhuriyet midir, siz karar verin.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası
Aslında cumhuriyetin oldu bittiye getirilmesinin altında yatan neden, ilk meclisin Mustafa Kemal'in istemediği kararları alabiliyor olmasıydı. Rauf Orbay bile meclis başkanlığına getirilebilmiş, Atatürk bundan rahatsız olup meclisin hükümet kuramayacağı bir ortam yaratmıştı. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte başbakanı dahi kendisi atayacak, bakanları da kendisinin atadığı başbakan seçecekti. Yani meclisin iradesi denen şey artık olmayacaktı.
Bu durum, milli mücadelenin Mustafa Kemal'le birlikte diğer mimarları olan Rauf Orbay, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy'un savaşın ardından "Kemal ve karşıtları" kutuplaşmasında, muhalif kanatta bulunmalarının bir sonucuydu. Bu kişiler, cumhuriyet ilanından sonra "cumhuriyet rejimiyle" bir sorunlarının olmadığını ama bu durumun bir diktatörlüğe dönüşmesinden endişe duyduklarını söylüyorlardı. Sonuçta ihtilaf büyüdü ve Atatürk döneminin tek gerçek muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1924 yılında kuruldu. Fırkanın kuruluşunun resmi açıklamasından önce, bu partinin cumhuriyetin tek sahibi gibi algılanmamaları için Mustafa Kemal, Halk Fırkası isminin başına "Cumhuriyet" sözcüğünü ekledi ve partisi Cumhuriyet Halk Fırkası oldu.
Lakin Atatürk, başka bir partinin kurulmasına en baştan beri karşıydı. Terakkiperver Fırkası kurulmadan iki ay önce, açıkça CHP'nin tüm Türkiye'nin partisi olduğunu, çok particiliğin bu ülkede yeri olmadığını söyleyecekti:
"Arkadaşlar; bu münasebetle bir Reisicumhurun fırka reisliğiyle ciheti alakasını ikide bir tekrar edenler ve bütün cihan bilsin ki, benim için bir taraflılık vardır:
Cumhuriyet taraftarlığı, fikri ve içtimai inkılap taraftarlığı, Halk Fırkası’nın ideolojisi, esas ilkesi olan bu noktada, yeni Türkiye camiasında bir ferdi, hariç tasavvur etmek istemiyorum. Onun için Riyaseticumhurda bulunduğum halde fırkamızın başkanı umumiyesini de fahrile muhafaza ediyorum."(15)
Üstelik Atatürk, Osmanlı'da senelerce uygulanmış çokparticiliği gözardı ediyor, ülkenin böyle bir şeye hazır olmadığını söylüyordu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası böyle bir ortamda kuruldu. Fakat yurtdışına farklı bir izlenim vermek isteyen Kemal, TCF'nin kuruluşundan bir ay sonra The Times gazetesine verdiği röportajda, halk egemenliğinden söz edilebilen bir ülkede birbiriyle çekişen partilerin olması gerektiğini, yani tamamen zıt şeyler söylüyordu. (16) Lakin aynı gün cinnet geçirmiş, muhalefet üyelerini tek tek sayıp kendisine nankörlük ve hainlik ettiklerini söylemiştir. (17) Bu da Atatürk'ün aynı gün dahi tamamen zıt şeyler söylediğinin başka bir ispatıdır.
TCF'nin programına bakarsak, CHP'den çok daha demokratik, bireysal haklara vurgu yapan, çok partili sistemin milli egemenlik yolunda gerekliliğini savunan, Atatürk'ün henüz bir ekonomik planı olmamasına karşın ekonomik kalkınmaya yönelik de bilimsel çalışmalar içeren, ekonomiyi devlet tekelinden çıkarıp özel girişimleri destekleyen çok kapsamlı ve CHP'nin o güne kadar sunduğu her şeyden daha komplike bir programdı. O günlerde genel seçim diye bir şey olmadığından, TCF sadece CHP'den geçen vekillerle mecliste yer bulabildi.
Uğradıkları akıbet ise çok acı oldu. Şeyh Sait İsyanı'nı bahane eden hükümet, Terakkiperver Fırkası'nın programında yer alan "Parti, dini inançlara ve fikirlere saygılıdır." ifadesini dahi suç kapsamına aldı. Cumhuriyet Halk Fırkası aleyhinde yayın yapan tüm gazeteler kapatıldı, çok sayıda solcu aydın İstiklal Mahkemeleri'ne çıkarıldı, Kürt dili ve kültürüne ait her şey yasaklandı ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın üyeleri tutuklandı. Bugün dahi isyanla hiçbir bağı kanıtlanamamış parti, isyana destek vermekle suçlandı, daha doğruluğu bile ispatlanmamış İzmir suikasti bahane ederek tümden kapatıldı. Rauf Orbay dahil pekçok kişi, idam ihtimalinden dolayı yurtdışına kaçtı. Kazım Karabekir'in asılmamasının nedeni de, halktan gelmesi kesin olacak tepkiydi.
O günlerde bu dehşet verici olayların yurtdışında nasıl bir tepki uyandırdığından habersiz olan Atatürk, İsviçreli gazeteci Emile Hüderbrand'la bir mülakat gerçekleştirerek dehşet dolu sözler söyledi. Los Angeles Times'ta "Mustafa Kemal, Türkiye'de daha birçok siyasi muhalifini asmayı vaad ediyor başlıklı yazı şöyle:
"Türkiye Diktatörünün, 22 Haziran’da İsviçre’li sanatçı ve gazeteci Emile Hüderbrand’a verdiği mülakatla söyledikleri:
‘Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğine karşı gizlice tertibe girişenlerin hepsine korkunç bir ihtar olması için, rütbeleri ne denli yüksek olursa olsun, suçluların tümü asılmadan durmayacağız. Ben Halife ve Sultanı yok ederek bu rezil ve melun hükümet teorisinin köklerine baltayı indirdim. Bu teorinin kendilerinde kişileştiği insanları sürgüne gönderdim. Bu siyaset okulunun çok sayıdaki taraftarları benim eylemimi Tanrıtanımazlık diye yorumlamaya kalkıştılar ve din kalkanı altında Cumhuriyet’in hayatına kasteden entrikalara başladılar. Geçmişte, birçok durumlarda. Kürdistan’da ve Anadolu’nun diğer iç bölgelerinde, Cumhuriyet’in iradesine karşı çıkmak eğilimi gösterdikleri zaman, onları demirden bir elle ezdim: Örneğin bir keresinde önderlerinin altmışını şafakla astırdım.
O unsur dersini almıştır ve bir daha benimle kılıç ölçüştürmeye kalkışmayacaktır." (18)
Bu portreden sonra uluslararası platformda Atatürk, diktatör olarak anılmaya başladı. Bundan Atatürk'ün rahatsızlık duyduğunu, Ali Fethi Okyar'a söylediklerinden anlıyoruz:
"Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatörlük manzarasıdır. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat (zorbalık) müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum."
Lakin buna bir çıkış yolu bulmak gerekti. Zira CHP'ye göre tek parti, "gerçek demokrasiydi" ve çok particilik her kafadan bir ses çıkması demekti. Bu anlayış tüm tek parti döneminde geçerli olmuştur. Zamanın ders kitaplarına bakalım:
"Bazı memleketlerde birkaç siyasal parti vardır. Bunların her birisi millet işlerinin başka başka yollarda yürütülmesini dilerler. Her bir parti, kendi dileğinin önde tutulmasını istediğinden, bu memleketlerde millet hayatının düzen ve gidişi de zaman zaman bozulur, karışıklıklar meydana gelir.
Bu gün bizim tek bir partimiz vardır: Yalnız halk için kurulmuş olan ve bütün milleti halk diye bağrına basan bu parti, hepimizin malı olan Cumhuriyet Halk Partisi dir. Bizi bugünkü eşsiz millet haline getiren, canımız kadar sevgili altı oku bize bağışlayan odur.
Çocuklar! Ta köylere mahallelere kadar yayılan Cumhuriyet Halk Partisi, halkın dileği, halkın düşüncesi demektir. Halk Partisi, Türk halk ve milletinin öz malıdır. Halk Partisine candan bağlıyız.
Cumhuriyet hükümeti kurulduğu günden beri hep Halk Partisinin temel prensiplerile çalıştı. Onu kuran Ebedi Şefe, onu bugün milletle birlikte yürüten Milli Şef ve değişmez Genel Başkan İnönü’ne sonsuz sevgi ve yürekten bağlılık duyuyoruz." (19)
Aynı doktrinler, Atatürk dönemi CHP'sinin programlarında ve uygulamalarında görülebilir. Lakin bu görüşün uluslararası arenada aldığı tepki ve Atatürk'ün rahatsızlığı ortadaydı. İşte bu ortamda hem tek particiliği sürdürebilmek, hem de gelen tepkilere cevap vermek için, göstermelik bir parti kurulması gerekecekti. O dönemde Atatürk'ün, çok yakın arkadaşı olan Paris büyük elçisi Ali Fethi Okyar'a, yeni kurulacak bir muhalefet partisinin başkanı olmasını istemesiyle, yeni bir test dönemi başlıyordu.
Serbest Cumhuriyet Fırkası
Tamamen kurgu olan bu yazışmalar, halkın önüne doğal bir siyasi süreçmiş gibi sunuluyordu. Bunu, Ali Fethi Okyar da itiraf ediyor:
"Gazi, Talat Bey’e Halk Fırkası Başkanlığına vereceği istifa mektubunu kendisi dikte etti. Metinde, sofrada söylediklerini bir bir tekrar ediyordu. Bununla da yetinmedi. Halk Fırkası Başkanlığının, yani bir bakıma kendisinin vereceği cevabı da yine yazdırdı, hatta bununla da kalmadı, Talat Bey’in Serbest Fırka Başkanlığına, yani bana yazacağı katılma mektubu ile benim bu müracaata vereceğim müsbet cevabı da dikte ettirdi." (20)
Sırf yazışmalar kurgu olmamış, CHP'den SCF'ye milletvekili aktarımı için kelle hesabıyla adi bir pazarlığa da gidilmiştir. Okyar 120 milletvekili istemiş, Mustafa Kemal 40-50 rakamını telaffuz etmiş, 70'te anlaşılmıştır. (21) Milletvekillerine görüşleri dahi sorulmamıştır, hatta Kemal, Hamdullah Suphi Tanrıöver'e "Bugün seni SCF'ye verecektim ama seninle birlikte Türk Ocakları'nı da vermiş olurdum, gönlüm razı olmadı." demiştir (22)
Fırkanın kurgu olduğu söylentilerini yalanlamak için, Ali Fethi Bey İzmir'de bir miting düzenlemiş, 50.000 kişi bu mitinge katılmıştır. Bu mitingi sabote etmek isteyenler CHP binalarını taşlamış, polis, halka ateş açmış ve bir çocuk ölmüştür. Çocuğun ölüsünü yerden kaldıran baba, Ali Fethi Bey'e "Eğer isterseniz başka kurbanlar da verebiliriz, yeter ki bizi kurtar." diye haykırmıştır. (23) Sırf bu olay bile, CHF yönetiminden halkın nasıl bezdiğinin göstergesidir. Lakin yerel seçimleri jandarma baskısıyla CHF kazanmıştır, Bulgaristan başkonsolosunun raporunda, muhalefet partisinin oy pusulasını taşıyanların nasıl oy kullandırılmadığı, jandarmanın dehşet saçtığı, tüm bunlar olmasa SCF'nin kazanacağı anlatılmakta (24), Hasan Rıza Soyak da Atatürk'ün kendisine hangi parti kazanıyor diye sorup, "bizim parti paşam" cevabını verince Atatürk'ün gülüp "Hayır efendim; hiç de öyle değil!.. Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim; kazanan İdare Fırkasıdır çocuk! Yani Jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler." dediğini söylemiş (25), Ali Fethi ise aslında kazananın SCF olduğunu belirtmiştir.
Halkta müthiş bir SCF eğilimi vardı. Mustafa Kemal, başlarda tıpkı CHF'yi kontrol ettiği gibi kontrol edeceğini düşündüğü SCF'nin lideri, Paşa'nın yakın arkadaşı Okyar, ilk seçimde iktidar olacaklarını açıkça söylemeye, bir yanılgıya düşüp, Kemal'in kafasında gerçekten artık demokrasiye geçiş olduğunu düşünmeye başladı. Hatta büyük bir cüretle, "Paşam, halk bizi tutuyor. Yeni bir seçimde biz mutlaka ekseriyeti alacağız, fakat bizim ekseriyeti alışımız zatı alinize zarar vermez. SCF de yine zatı devletlerini cumhurbaşkanı seçecektir." demiştir (26) Seçim ardından halka uygulanan baskılar hakkında bir gensoru vermiş, bu gensoru Atatürk hükümeti tarafından reddedilmiştir. Artık Okyar, bu kurgunun farkına varmıştır ve yine Atatürk'ün kendisine dikta ettiği bir dilekçe ile, partinin kapatılmasını istemiştir. SCF'nin üç aylık siyasi ömrü böylelikle sona ermiştir. SCF'ye transfer edilmiş vekillerin hepsi (bu kurgudan haberi olmayanların haricindekiler), CHF'ye döndü. Yerel seçimlerde seçilen SCF'li belediye başkanları görevden alınıp, yerine CHF'liler getirildi.
SCF'ye olan bu eğilim, CHF'de şok etkisi yarattı ve bu göstermelik parti kapatıldı. Lakin Howard E. Wilson ve İlhan Başgöz, CHF'nin halkın durumundan bihaber oluşunu fevkalade gösteren bir gerçeği önümüze koyuyor. O da şudur ki, Mustafa Kemal ve çok sayıda uzman, olanların sonucu Anadolu ve Trakya'yı geziyorlar. Sonuç ise dehşet vericidir: Yetkililer, askerler ve CHF'nin yerel liderleri haricinde rejimden memnun kimseyle karşılaşmıyorlar.
SCF'ye bu yöneliş aslında rejimden çok, halkın sömürülmesi, yolsuzluklar ve iktisadi yöndeki beceriksizliklerdendir. Bu konuyu örnekler ve belgeleriyle devletçilik altında inceleyeceğim fakat Atatürk döneminin muhalefetin her türlüsüne olan tahammülsüzlüğünü görüyoruz. Atatürk sadece muhalifleri bastırmakla da kalmamış, sağlığında en çok heykeli dikilen şef olmuş, kendini ilahlaştıran şiirlere izin vermiştir. Yalaka Behçet Kemal Çağlar, Süleyman Çelebi'nin Mevlid'ini Atatürk'e uyarlamıştır. Atatürk Mevlid'inden birkaç dize vermek gerekirse:
"Gel ey 19 mayıs eşsiz sabah merhaba
Ey Samsun’da karaya çıkan ilah, merhaba
İlk çamurdan beden üflenen ruh, dediler
Son tufanda Türklüğü kurtaran ruh, dediler."
Bu konuda Kemalettin Kamu onunla yarışa girmiş, "Ne örümcek, ne yosun, / Ne mucize, ne füsun; / Kabe Arabın olsun, / Çankaya bize yeter!" demiş, İlhan Berk "Allah yazmadı, sen yazdın alın yazımızı" diye yarışa dahil olmuş, bu "Atatürk, Allah mı peygamber mi olmalı?" sorusuna Behçet Kemal "İkisi de" cevabını vererek, "Kaç yıldır Türkçe'ydi Tanrı'nın dili / İnsana ne ilâh, ne de sevgili / Ne de ana-baba aratıyordu / Her an yaratıyor, yaratıyordu." diye son noktayı koymuştur. Ülkenin dört bir tarafında bir "lider kültü" yaratma çabası hakimdir.
Bu ilahlaştırmaya bir virgül koyalım, dönemin CHP'sine dönelim. 8 Mayıs 1935 tarihinde, partinin genel sekreteri Recep Peker, partinin demokrasi anlayışını şu şekilde özetliyordu:
"Biz liberal devlet tipinin tanıttığı, hergün bir karışıklıkla devletin durumunu, ileri gidişini, hızını bozan, yurddaşları birbirine düşüren bütün geri ve fena tohumların yeşermesine yol açan nizam ve birlik düşmanı klasik demokrasi yerine yurddaş zekasının beslenip açılmasına da yol veren sevgiye ve inana dayanan disiplinli bir beraberliği üstün sayıyoruz. Parti çalışmalarımızda hakiki anlamında en ileri demokratik yollardan yürüyoruz."
Yani Peker, demokrasiyi "klasik" ve "klasik olmayan" şeklinde ikiye ayırıp, çok partili rejimleri klasik, hergün karışıklık yaratan demokrasi olarak tanımlıyor. 1935 programında CHP ne diyordu hatırlayalım:
"Parti, ulus egemenliği ülküsünü en iyi ve en sağlam surette temsil eden ve tatbik eden devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna ikna olmuştur. Parti bu sarsılmaz kanağatla, Cumhuriyeti her tehlükeye karşı, bütün araçlarla korur."
Yani rejim, halka ait değil bir rejim değil, halkın bir "tehlüke" olarak görüldüğü ve bu tehlikeye karşı, korunması gereken bir rejimdir. Sıra, halkı buna iknaya gelmiştir ve yukarıda örneğini gösterdiğim gibi, ders kitaplarında, çokparticilik kötülenmektedir. Hatta, Atatürk'ün ölümünden sonra yayınlanan 20. kuruluş yıldönümü broşüründe, "Yetki bir kişiye mi, yoksa camiaya mı ait olmalı" gibi bir soruya yanıt aranmıştır. Sırf böyle bir soru bile tüyler ürperticiyken, sorunun cevabında artık "Hakimiyet milletindir" ifadesinin anlamı kalmadığı, çünkü Osmanlı döneminde devlet ve millet iki zıt kutupken, artık devletin millete eşit olduğu, yani devrin yürüdüğü ve artık hakimiyetin devlete ait olduğunun söylenebileceği yazmıştır. Broşürün devamında da tek parti övülmektedir:
"Türk dehasının, içinden yetiştirdiği, Türk dehasının cisimlerinden bir çocuğu bugün milletin başındadır. Bizde fırka yoktur, fırka ayrılık, parti, parça ifade eder. Devlet denen salahiyetler bütünlüğünü şu veya bu vasıta ile ele geçirmek ve devlet iktidarını diğer gruplar aleyhine istismar etmek bahis mevzuu değildir. Bugün kendisine 'Cumhuriyet Halk Partisi' yerine pek güzel 'Cumhuriyet Halk Taazzuvu (Uzuvlaşması)' denebilecek olan teşekkül, milletin kendi mukadderatını bizzat idare edebilmek için kendine rehber seçtiği yurddaşlarının toplantısından ibarettir, ve elbette ki rehberlerin de bir rehberi vardır, ve o da en büyük Türk, Atatürk’tür, ve bu aşağıdan yukarıya doğru, milletten devlet reisine müteveccih (yönelen) taazzuv silsilesi devlet tezile millet antitezinin Türklük sentezi halinde tahakkukundan ibarettir. O halde Türk inkılabı ideolojisine göre devleti şu kısa cümle ile tarif mümkündür. 'Devlet, Atası etrafında toplanan millettir.'" (27)
Yani, "Millet, Atatürk'ün uzuvlarıdır, devlet de Atatürk ve Atatürk'ün uzuvlarıdır." diyerek yetki bir kişide mi yoksa cemiyette mi olmalıdır gibi ilkel bir soruya daha ilkel ve tiksinç bir benzetmeyle cevap veriliyor. Ki bu dönemde Atatürk hayatta değil, "Ebedi şef" sıfatıyla ölümsüzleştirilmiş, İnönü ise "Milli şef ve değişmez başkan" olarak ölene kadar cumhurbaşkanı ilan edilmiş. Böyle bir yönetim, cumhuriyet midir? Bu broşürden sadece 3 sene sonra yine dış baskılarla göstermelik, kurucularının eski CHP'li olduğu DP kuruluyor, Atatürk hükümetinin SCF tarafından alaşağı edilme eşiğinden döndüğü gerçeğinin doğruluğu ilk genel seçimlerde CHP'nin alaşağı olmasıyla bir kez daha kanıtlanıyor ve başta taşeron olan DP de CHP kontrolünden çıkınca, darbe yapılıyor. Sonrasında da Atatürkçülük anayasa tekeline alınarak devletin aynı zihniyet tarafından ebediyen yönetilmesinin önü açılıyor. Bunun neresi cumhuriyettir, neresi demokrasidir?
Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti
Birbiriyle aynı gibi gösterilse de, demokrasi "çoğunluğun", cumhuriyet ise "seçilmişlerin" iktidarda olduğu yönetim şekilleridir. Lakin çoğunluğun oyunu almış bir iktidarla yönetilen her ülkede demokrasi, iktidarların seçimle başa geldiği her ülkede cumhuriyetin varlığından söz edilemez. Bir ülkede cumhuriyet veya demokrasi olup olmadığını anlamanız için, o ülkede halk ile devlet arasındaki ilişkinin anayasal niteliğine bakmanız gerekir.
Öncelikle, halk iradesinden bahsetmeniz için, ortada hür bir halkın varlığı gerekir. Yani hakları önceden tanınmış, özgür bir halk. Ve bu özgür halk, zaten kazandıkları haklarını anayasa ile güvence altına alır. Yani insanlar toplanır, üzerinde yaşadıkları toprakta hüküm sürmesini istedikleri düzeni belirleyip yürürlüğe koyarlar. Hakları önceden vardır, devlet ise bu hakların kullanılarak oluşturulduğu, insanların haklarını güvence altına alan bir mekanizmadır. Bu bağlamda, devletin görevi zaten var olan hakları korumak, güvence altına almaktır. Anayasa, halkı devlete karşı korur. Demokrasi ve cumhuriyet harici diğer yönetim şekillerinin tümünde ise bu haklar, devlet tarafından bahşedilmiş gibi gösterilir. Bu da, bir "bahşedenin" varlığını gündeme getirir ve böylelikle devlet kutsanır, onu yönetenler veya kurucusu kutsal kabul edilir. Lakin gerçek demokrasi ve cumhuriyetin olduğu yerde, devlet, anayasa ile zaten halkın sahip olduğu haklara karışamayacağının garantisini verir, yani anayasa, devleti sınırlar.
Örnek vermek gerekirse, Amerika yasasının girişinde şu yazar:
"Biz, Birleşmiş Devletler'in insanları, daha mükemmel bir birlik oluşturmak, adaleti tesis etmek, yurt içi huzuru sağlamak, genel savunmayı temin etmek, genel refahı teşvik etmek, özgürlüğün bize ve bizden sonraki nesillere olan nimetlerini güvence altına almak üzere, Amerika Birleşik Devletleri için bu anayasayı onaylıyor ve yürürlüğe koyuyoruz."
Görüldüğü gibi bu metinde konuşan, çeşitli ihtilaflardan sonra birleşmeye karar kılan, özgürlüğü yücelten, devlet mekanizmasını kuran, uzlaşıyla bu metni oluşturan, hep o bölgenin insanıdır. Yine başka bir örnek, AB Anayasasıdır:
"İnsanın ihlal edilemez ve geri alınamaz haklarının evrensel değerlerini, demokrasiyi, eşitlği, özgürlüğü ve hukukun üstünlüğünü geliştiren Avrupa’nın kültürel, dini ve hümanist mirasından ilham alarak,
Avrupa’nın, acı tecrübelerden sonra tekrar birleştiğine, en güçsüzleri ve en yoksunları da dahil, tüm halkının iyiliği için uygarlık, gelişme ve ilerleme yolunda devam etmeye niyetli olduğuna; kültüre, öğrenmeye ve sosyal gelişime açık bir kıta olarak kalmayı dilediğine; ve kamu hayatının demokratik ve şeffaf tabiatının derinleşmesini, dünyanın her yerinde barış, adalet ve birlik için çaba sarf etmeyi dilediğine inanarak,
Avrupa halkının, kendi milli kimlik ve tarihinden gurur duymakla beraber, eski ayrılıklarını aşmaya, daha fazla birleşmiş şekilde ortak bir kadere ilerlemeye kararlı olduğuna ikna olmuş olarak,
Bu şekilde ‘çeşitlilikte birleşmiş’ olan Avrupa’nın, kendilerine, çeşitlikte birleşmeyi insani umudun özel bir alanı haline dönüştüren bu büyük girişimi (her bireyin haklarına dikkat ederek, gelecek nesillere ve dünyaya karşı olan sorumluluklarının bilincinde olarak) hedefleme adına en büyük şansı verdiğine ikna olmuş olarak,
Şimdiye kadar yapılan Topluluk kanunlarının devamlılığını temin etmek suretiyle, Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştirilen çalışmalara devam etmeye kararlı olarak,
Avrupa’nın vatandaşları ve devletleri adına bu anayasa taslağını hazırlayan Avrupa Kongresi üyelerine minnettar olarak, aşağıdaki konularda uzlaştılar:"
Bakıldığında, Amerikanların geçmişteki ihtilaflardan sıyrılıp, üzerinde uzlaştıkları anayasa gibi, AB Anayasası da girişinde, geçmişteki acılara (Dünya Savaşları ve sonrası) gönderme yaparak, insan hakları, özgürlüklere vurgu yapıyor, yine burada özne, insandır. Ve bu demokratik anayasaya, bizim eğitim sistemimizde, hakları anayasada oldukça sınırlansa dahi "özlerinde kötü" oldukları söylenen pek çok kral, imza atmıştır. Anayasaların orijinallerini buradan okuyabilirsiniz:
http://www.usconstitution.net/const.html
http://www.statewatch.org/news/2003/nov/cg00050.en03.pdf
Şimdi bizim anayasamızın girişine bakalım:
"Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;
Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;"
Sırf burayı okuyan bile görecektir ki, yukarıdaki iki anayasanın aksine, burada konuşan insan değil, devlettir. Burada insanların kendi aldıkları bir karar yok, aksine devlet, halka, hangi kanunlarla yönetileceğini haber veriyor. Yukarıdaki anayasalardaki özgürlük, eşitlik, demokrasi kavramlarının yerini vatan, millet, devlet alıyor. Komik olan da, Türkiye'yi kuran halktan ve bu insanların eşitliğinden söz dahi edilmezken, "Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi Türkiye Cumhuriyeti" deniyor, özne tamamen devlet. Ve yukarıdaki metinlerin girişinde "devletin ne yapamayacağı" yani insanların haklarına dokunamayacağı konusunda devlete kısıtlama getirirken, bizim anayasamızın girişinin devamı şöyle:
"Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;
Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;
Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve 'Yurtta sulh, cihanda sulh' arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;
Fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,
Türk milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur."
Bu metnin çok önemli bir kısmı, halkın devlete karşı ne yapamayacağını söylüyor. Yani halkın haklarını güvence altına alan hiçbir şey yok. Anayasamızın değiştirilemez ilk üç maddesi ise:
"Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Madde 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı 'İstiklal Marşı'dır. Başkenti Ankara’dır."
Yine sözedilen insan değil, devlet. Başta da dediğim gibi, gerçek demokraside, önce insan hakları vardır, bu hakları anayasa aracılığıyla korumak için devlet adı verilen bir mekanizma kurulur. Bizimkinde ise tam tersi; Devlet en başta var ve nasıl yönetileceğini halka kendisi anayasa yoluyla "haber veriyor."
Bu, hep böyle oldu. Atatürk döneminden bugüne dek hiç değişmedi. Hala da din ve inanç özgürlüğü, azınlık hakları gibi talepler dile getirilince, bunu rejime karşı bir tehdit görmek, halka karşı devleti korumak, Kemalizmin bu "dahili güçlerden devleti koruma" anlayışıdır. Tek adam rejimi, bir ideolojiyle bir elitist grubun halkı yönetmeye kalkması, sonra darbeler, darbeler. Bunun adı cumhuriyet midir? Kemalizm, cumhuriyetçi midir? Herkes kendi cevabını vermekte özgür, lakin Kemalizmin benim gözümde ilk ilkesi Saltçılık/Elitçiliktir. Bu rejim de Saddam rejimi, Hitler rejimi kadar demokratik, tüm insan haklarının hiçe sayıldığı İran İslam Cumhuriyeti, Çin Halk Cumhuriyeti kadar cumhuriyettir. Sırf kralı tahtan indirmeyle demokrasinin veya cumhuriyetin gelmediğini, azıcık kafasını kaldıran herkes görebilir.
HALKÇILIK
Aslında Kemalizmin ikinci oku, milliyetçiliktir. Lakin ben, öncelikle günümüzde üstü kapalı anlatılan halkçılık ve devletçiliğe tam anlamıyla değinmek, sonrasında bu iki ilkenin milliyetçilik ilkesiyle nasıl beslendiğini anlatmak istiyorum. 1935 CHP programında, halkçılıkla ilgili bölüm şöyle:
"İrade ve egemenlik kaynağı ulustur. Bu irde ve egemenliğin, devletin yurtdaşa ve yurtdaşın devlete karşı olan ödev ve yükümlerini tamamiyle yerine getirmek için kullanılması, partinin başlıca prensiplerindendir. Kanun karşısında, mutlak bir eşitlik kabul eden, ve hiçbir ferde, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, hiçbir cemaate ayrıcalık tanımayan yurddaşları halktan ve halkçı olarak kabul ederiz.
Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan karışıt değil, fakat bireysel ve sosyal hayat için, işbölümü bakımından, türlü hizmetlere ayrılmış bir toplum saymak esas prensiplerimizdendir; çiftçiler, küçük zanaat sahibleri, esnaf ve işçilerle, serbest meslek sahibleri, sanayiciler, tacirler ve memurlar Türk ulusal kuramının başlıca çalışma organlarıdır. Bunların her birinin çalışması, öbürünün ve kamunun hayatı ve refahı için bir zarurettir.
Partimizin bu prensiple amaçladığı gaye, sınıf kavgaları yerine sosyal düzenlik ve dayanışma elde etmek, ve menfaatler arasında, biribirlerine karşıt olmayacak surette, uyum kurmaktır. Asığlar kapasite ve çalışma derecesine göre olur."
Burada açıklanış şekliyle aslında halkçılık, imtiyazsızlıktır da denilebilir. Dikkati çeken ise, bu imtiyazsızlığın sosyoekonomik bir dayanışma çerçevesinde açıklanıyor oluşu. Yani ortada her meslek grubunun bir puzzle'ın parçaları gibi olarak ele alındığı, bu parçaların rekabetsiz, uyum içinde çalışması ve ülkeye hizmet etmesi gerektiğini savunan bir düşünce var ortada. Ve bu bütünün parçaları da, devletin düzenleyiciliği ile işlev kazanacaktı. İşte bu ekonomik yapı, Mustafa Kemal'in falan bir ürünü değil, tamamen dönemin faşist Avrupa ülkelerinde popülerleşmiş bir sistemdi.
Bunun saklanıyor olması, tamamen faşizm ve Atatürk kelimelerinin yanyana gelmesini istemeyenlerin işidir. Çünkü faşizm artık bir hakaret olmuştur. Lakin faşizm, bir ideolojidir ve bireylerin ya da grupların kendileri adına karar alıp uygulamalarını devletin menfaatlerine aykırı gören, bu bağlamda milli birlik tesis eden bir düşüncedir ki bu milli birlik, bir milli liderin (Almanya'da Führer, İtalya'da Duce, bizde Şef) etrafında, rekabet değil, uyum içinde çalışır. Farklı sınıfların varlığı reddedilir. Bu da Atatürk'ün halkçılık anlayışıyla birebir aynıdır. Dönemin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt da Ataürk İhtilali kitabında bunu inkar etmiyor:
"Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin, Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer. Tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki, bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir."
Bu yapının faşizmden Türkiye'ye ithal edildiğini rahat rahat söyleyebiliriz (Faşist İtalyan ceza hukukunun olduğu gibi Türkçeye çevrilmesinde olduğu gibi). Bunun da "halk egemenliğiyle" uzaktan yakından etkisi yoktur. Gerçeği de halkçılık değil, faşist popülizmdir. Ekonomideki karşılığı, bizde devletçilik olarak bilinen korporatizmdir. Şimdi ona bakalım.
DEVLETÇİLİK
Daima "Atatürk komünist miydi, kapitalist mi?" sorusunu duyarız. İkisine de meyleden sözleri ve eylemleri de olunca, "Atatürk bir dehaydı, o yüzden ikisinin ortası, karma ekonomi ve sosyal demokrasiye dayalı kendine özgü bir yol buldu." deniyor, devletçiliğin tanımı da bu kısır tartışma etrafında dönüyor.
Halbuki, Atatürk'ün "devletçiliğinde" olduğu şekilde devletin ekonomik sahada nihai karar alıcı olduğu, kamu ve özel sektöre ait tüm işletmelere doğrudan müdahale hakkının bulunduğu bir ekonomik sistem zaten var: Devlet korporatizmi. Korporatizm, Avrupa'da liberalizm ve feodalizmden sonra insanlığın geldiği yeni nokta olarak görülmeye başlanmıştı. Dönemin CHP'lilerinden, bu görüşe gayet yakın ifadeler görüyoruz. Örneğin partinin ideoloğu Recep Peker şöyle diyordu:
"Feodal devlet battı, onun yerine gelen liberal devlet de kendi içinden tefessüh neticesinde dünyanın her yerinde çöküyor. Yerine çeşit çeşit devlet tipleri kuruluyor.
Arkadaşlar; feodal devletten sonra gelen liberal devletin yıkılışı ulusal devletin doğuşu devrini getirmiştir. Ulusal devlet, keyfi bir idare değildir. Her kafadan bir ses çıkaran dağıtıcı bir idare demek de değildir. Bizim anladığımız ulusal devlet nizamlı bir idarede herkesin özel teşebbüsü demektir."
Yani demokratik ülkeler, "her kafadan bir ses çıktığı" için eleştiriliyordu. Bu bağlamda, CHP'nin 1935 yılındaki parti programında devletçilik tanımına bakalım:
"Özel faaliyet ve çalışma esas olmakla beraber, imkan olduğu kadar az zaman içinde ulusumuzu refaha ve yurdu bayındırlığa eriştirmek için, genel ve yüksek menfaat gerektirdiği işlerde, hele ekonomik alanda, devleti filiğ surette ilgilendirmek başlıca esaslarımızdandır.
Devletin ekonomi işleri ile ilgisi filiğ surette yapıcılık olduğu kadar, özel girişimlere de ön vermek ve yapılmakta olan işleri düzenlemek ve kontrol da etmektir.
Devletin, filiğ olarak, hangi ekonomik işleri yapacağının belirtilmesi, ulusun genel ve yüksek asığlarına bağlıdır. Bu lüzum üzerine, devletin, filiğ olarak, kendi yapmağa karar verdiği iş, eğer, özel teşebbüs elinde bulunuyorsa, onun alınması her defasında özgü bir kanun çıkarmağa bağlıdır. Bu kanunda özel girişitin uğrayacağı zararın, devlet tarafından ödem şekli gösterilecektir. Bu zarar oranlanırken, gelecekteki kazanç ihtimalleri hesaba katılmaz."
Yani kamu sektörünün her işe yetişemeyeceği için özel girişimlerin önü açılıyor, lakin bu girişimlerin kontrolü devlet eline bırakılıyordu hatta sorgusuz sualsiz el koymaların önü açılıyordu. Bu da adeta faşist ülkelerde popüler olan korporatizmin tanımı gibidir. Yine bununla birlikte, partinin programına "grev ve lükavt yasak olacaktır" cümlesi ekleniyor ve devletin, bütün endüstrilerde fiyat kontrol işlerini düzenleyeceği belirtiliyordu. İşçilerin grev haklarını elden almak, her ürünün fiyatını belirlemeye kalkmak ne kapitalizmle, ne sosyalizmle, ne sosyal demokrasiyle bağdaşır. "Hızlı kalkınma" bahanesinin arkasına sığınan devlet, hak isteyen işçiye, kalkınmanın önünü kestiği gerekçesiyle grev hakkı dahi tanımıyordu.
Tek Partili Dönemde YolsuzluklarEkonomik sınıfları reddeden Atatürk yönetiminin, "zenginler yaratma" gibi bir hedefi vardı. Atatürk'ün deyişiyle "Halkımızın tüccar sınıfını zengin edebilmek için, ticaretin hariç ellerde bulunmasına mani tedbirleri almak mecburiyetindeyiz."
Lakin fiyatları tekelde bulundurarark pekçok yolsuzluk yapılmıştır. Örneğin şeker, dışarıdan ithal ediliyor, belli kişilerin zengin edilmesi için birkaç aracı elinden geçiyor, halka uçuk bir rakama satılıyordu. Ahmet Ağaoğlu'nun 19 Ağustos 1930'daki röportajına bakarsak:
"Şeker tekeli bir facia ve bir cürümdür. Şekerin okkası yurt dışından buraya 18 kuruşa mal oluyor. Halbuki biz şekeri 60 küsur kuruşa yiyoruz. Hariçten getirilen şeker buraya beş altı komisyoncu vasıtasıyla geliyor." (28)
Bu tekelcilik, halkı canından bezdirmişti. Zaten Serbest Cumhuriyet Fırkası'na yönelişin, çocuğu ölen babanın Okyar'a "Başka kurbanlar da veririz, yeter ki bizi kurtar" haykırışının ana nedeni de buydu. Devletçilik politikası halkı canından bezdirmiştir. Dönemdeki sömürüyü CHP'li vekil Ahmet Hamdi Başar'ın ağzından dinleyelim:
"İstanbul’da liman amelesi bile Serbest Fırka’ya rey veriyor. Çünkü bu amele Halk Fırkası namına istismar ediliyor. Amelenin bir cemiyeti vardır. Bu cemiyet onları korumak, hastalarına bakmak, muhtaçlarına yardım etmek için kurulmuştur. Amele yevmiyelerinden kesilen yüzde beşler buraya verilir. Cemiyetin başına Halk Fırkası tarafından reis, idare heyeti azası ve katip diye birtakım adamlar konmuştur. Reis filan vekilin tanıdığı bir eski şeyhtir. Katib-i umumi azledilmiş bir mülkiyet memuru, azalardan biri falanın akrabası, diğeri de falanın kayırmasıdır. Reis dört yüz lira, azalar ikişer yüz lira aylık alırlar. Amelenin bıraktığı yüzde beşler bu maaşlara bile yetişmediğinden, yardım işini mecburen Liman Şirketi üstüne almış; cemiyet sadece bir yeyinti yeri olmuştur. Cemiyete kayıtlı olmayan ameleye iş verilmez. Onun için evinde çocuğu ilaç beklerken amele, Cemiyet ismi verilen asalak istismar yuvasını Halk Fırkası’nın kendisi olarak görüyor ve ilk fırsatta bundan kurtulmak için Serbest Fırka’nın kucağına düşüyor. Bu vaziyet yalnız liman amelesi değil, bütün amele için aynıdır." (29)
Özetle, Atatürk'ün dehası olarak lanse edilen devletçilik denen şey, faşist İtalya'dan ithal edilen korporatizmden başka birşey değildir. Yolsuzlukların kol gezdiği, halkın burnundan gelen, devletin özel girişimlerin önünü açıp sonra bu girişimcilerin emeğini sömürebildiği bir sistemdir, ne kapitalizmle, ne komünizmle, ne sosyal demokrasiyle ilgisi vardır. Cumhuriyet denen rejimin cumhuriyet olmadığı gibi, korporatizm olmadığı söylenen sistem de bal gibi devlet korporatizmidir. Sanıldığının aksine ülke, emperyalist ülkelere 50'lerden sonra değil, bu dönemde açılmıştır. Son dönem Osmanlı ve ilk dönem Cumhuriyet uzmanı olan profesör Erik-Jan Zürcher’e göre, vatan hainliğiyle suçlanıp kaparılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın ekonomik planı uygulansaydı, Türkiye ekonomide çok daha hızlı ilerleyebilirdi. Lakin faşist İtalya'nın korporatizmi ithal edilmiş, bu da militarizmle birleştirilerek işçiler zorunlu asker eğitimine tabi tutulmuştur. İşçileri dahi rejimin askeri olarak yetiştiren, bunu ırkla ilişkilendiren, fabrika işçilerinin fikrini bile sormadan bir asker gibi itaat etmesini bekleyen bir devletçilik ilkesinin günümüz dünyasında yeri yoktur.
MİLLİYETÇİLİK
Faşist rejimlerde, kendini halkın yöneticisi olarak gören devlet (Bizde halkçılık olarak yer bulmuş ilke), ekonomiyi tekeli altına aldıktan sonra (Devletçilik), "rekabetsiz şekilde devlete hizmet etmesini" beklediği halkı, bir ülkü etrafında toplamak zorundadır ve bu ülkü de milliyetçiliktir. Yani halkçılık ve devletçilik, miliyetçilik olmadığı sürece ayakta duramaz. Yani ekonomiyle ilgili ilke olan devletçilik ve halkçılığın ayakta tutulması bakımından, milliyetçiliğin siyasi olduğu kadar, ekonomik boyutu da var. Milliyetçilik, faşizmin dinidir desek yanlış olmaz. Zaten Atatürk, Samsun milletvekili Ruşeni Bartur'un yazdığı "Din Yok, Milliyet Var" isimli kitapta geçen "Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din kelimesinin tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır." "Hangi ulusun yüceliği, Türklüğün ululuğu kadar tarihin bilinmeyen enginlerine uzanmıştır ve en nihayet hangi ulus ölürken Azrail'i tepelemiştir? Dünyada Türk olmak kadar onur mu var? Ve Türk olmak kadar din mi var?" ifadelerine "Aferin, aferin, alkışlar!" gibi garip notlar almıştır.
Bu bağlamda Kemalistlerin, günümüzde milliyetçiliği ayakta tutmak için ortaya attıkları iddia, Atatürkçü milliyetçiliğin Hitler milliyetçiliği gibi ırka dayanmadığıdır. Bu, ne kadar doğrudur? Bunu bir anayasa maddesiyle, ya da Atatürk'ün birleştirici bir sözüyle kanıtlayamazsınız. Dönemde yapılanlara bakmanız gerekir.
İkinci Meşrutiyet döneminin sonlarına doğru Osmanlıcılık fikri silinmiş, yerini Türkçülük almıştı. Ermeni katli ve asimilasyon politikaları, Balkan Savaşları ve Yunanlılarla savaşlar sonucunda ırkçı-Türkçü eğilim iyice güçlenmişti.
Atatürk iktidarında bu değişmedi. Tek parti döneminde, insana ziraati, sanatı, medeniyeti öğretenlerin üstün Türk ırkı olduğu açıkça kanıtlanmaya çalışılmıştır. Atatürk'ün 1930 yılında İzmir'de parti kongresi konuşmasına bakın:
"Bütün beşeriyete ziraati, sanatı ilk öğreten Türk milleti idi. Türk milletinin dünyaya mürebbilik etmiş olduğuna artık hakiki alimlerin şüphesi kalmamıştır. Türk milletinin bundan sonra layık olduğu derecede iktisadiyat sahasında yükseleceğine kimsenin şüphesi olmamalıdır. Fırkamızın vazifesi bu hedefe bir an evvel erişebilmek için millete yol göstermek ve yardım etmektir."
Bu iş sadece söylemde de kalmamıştır, öğretmen, hatta askeri baytar olmanız için bile "Türk ırkından" olma şartı aranmıştır, buyrun belgeler:
http://yfrog.com/f/0pturkirki1g/
http://yfrog.com/f/0pturkirki2g/
Tabi ki işçilerin Türk ve milliyetçi olmaları şarttı. Köy öğretmenleri yeni rejimin sözcülüğünü yapacaktı, "halkçılıkla" tüm sınıfları reddeden ve "devletçilikle" herkesin rekabetsiz bir şekilde çalışmasını sağlamak için, itaat eden, milliyetçilik etrafında toplanmış ve sorgulamayan işçilere ihtiyaç vardı. Yine 1927 yılındaki Yurt Bilgisi kitabındaki ifadelere bakalım:
"Bizim milletimiz, ‘Türk milleti’dir. Aynı soydan gelen, aynı lisanı konuşan, aynı adetlere tabi olan insan kümelerine ‘millet’ denir." (30)
Dönemin sonraki ders kitapları da hep aynı ifadeleri içermiştir:
"Türk Yurdu üzerinde yaşayan, Türk diliyle konuşan ve Türk kanını taşıyan insanların birliğine TÜRK MİLLETİ denir." (31)
"Bütün Türkleri bütün yüreğimle seveceğim. Çünkü hepimiz aynı kanı taşıyoruz, hepimiz aynı güzel toprakta yaşıyoruz. Aynı dili konuşuyoruz." (32)
Hatta çocuklara ders kitaplarında, kaba kuvvetle boyun eğdirmek, ilkel ve hiçbir bilimselliği olmayan Türk Tarih Tezi ışığında övülmüştür:
"Orta Asya’dan sel gibi akıp yayılmış olan Türk milleti, dünyanın dört bucağına medeniyet ışığını ilk ulaştıran millettir. Mağara kovuklarına sığınan insanlara, evlerde barınmağı Türkler öğretti. Yüzlerce yıl evvel Türkün yaptığı eşsiz yapılara bugün bütün dünya şaşkın şaşkın bakıyor. Bütün dünya, kumaş dokumasını, hayvan yetiştirmesini Türkten öğrendi.
Binlerce yıldan beri kuvvetimiz ve kılıcımız önünde boyun eğen insanlığa; ata binmeği, kılıç kuşanmağı öğreten gene Türktür." (33)
Irkçılık sadece ders kitaplarında kalmamış, paraların üstüne bozkurt resmi basılmış, Celal Bayar'ın anlatmasına göre Atatürk, ciddi ciddi bayraktaki hilalin İslami ülkelerde oluşunu ve bunun, Osmanlı'dan tamamen bağları koparmamızda engel olduğunu söyleyip mavi fon üzerine bozkurt resimli bir Türk bayrağı dizaynı düşünmüş, lakin bu konuyla ilgili fazla yayın yapılmadığından bu gerçekleştiril(e)memişti. Afet İnan önderliğinde 64.000 kadın ve erkek iskelet kalıntısı üzerinde çalışma yaparak kafatasları ölçülmüştür. (34) Mimar Sinan'ın dahi türbesi açılarak kafatası ölçülmüş, sonra bir şekilde kaybedilmiştir (Kimi iddialara göre, Mimar Sinan'ın bu bilimsel(!) araştırma sonucu Ermeni çıkmasının üstüne). Konuyla ilgili iki yazı okumanızı öneriyorum:
http://www.hafif.org/yazi/mimar-sinan-in-kafatasi
http://www.candundar.com.tr/_old/index.php?Did=8574
Kafatası çalışmaları o kadar ciddiye alınmıştır ki, bu konu kitaplara bile bilimselmiş gibi sokulmuş, Türklerin nasıl arı ırk kaldığı övülmüş, bunu başaramayan Avrupalılar eleştirilmiştir:
"İnsanları hareket ettiren; düşündüren, söyleten akıl ve zekanın merkezi, kaynağı olan (Dimağ-Beyin) kafatası içindedir. Onun biçimile ilgilidir. Geniş kafalı olanların dimağı, beyni daha geniş olur, ve daha akıllı ve zekalı olurlar. Türk ırkı Brakisefal’dir.
Dünya üzerinde büyük bir tarih ve medeniyet yaratmış ve yaşatmış olan Türk ırkı benliğini en ziyade korumuş bir oruktur. Türkler, tarihten önceki ve sonraki zamanlarda, yayıldıkları, göçtükleri geniş ülkelerde rastgeldikleri ve yurtlarına komşu oldukları ırklarla karışmak mecburiyetinde kalmışlardır. Fakat bu karışmalar Türk ırkının kendine mahsus benliğini, vasfını kaybettirmemiştir. Ancak uzun zamanlar çokluk olan ırkların arasına karıştıkları vakit -bazı yerlerde- o ırkların içinde adlarını sanlarını, ve dillerini unutmuşlardır. Türk oruğu bu suretle karıştığı ırkları yükseltmiş ve ileriletmiştir. Büyük Türk ırkı, kendine mahsus ad ve sanile, ve ortaklaşa (müşterek) dili, kültürü, tarihi, anı (hatıra) larile, bugünkü millet tarifine uygun büyük bir varlıktır.
Bütün tarihte ve hele zamanımızda böyle büyük bir oruğu bir usul halinde görmek pek azdır. Bu da Türkler için bir onurdur. Halbuki bugün Avrupanın büyük milletleri doğrudan doğruya bir oruğa mensup değillerdir. Başka başka orukların karışmasından hasıl olmuş bir karmaç (halita) dır."
Tüm bunları dikkate aldığımızda, direkt "ırk" kelimesinin geçtiği yasalar, Türklüğü ırka bağlayan ders kitapları, kafatası ölçümleri gibi son derece bir ırkçı düşüncenin egemen olduğunu görüyoruz. Atatürkçü milliyetçiliğin ırkçılıktan uzak olduğunu söylemek, gerçeklikten epey uzakta. Tabi ki bu ırkçı düşünceler, uygulamada çok büyük sorunlar yaşanmasına neden olmuştur.
Kürtlere Yönelik Şiddet
Etnik değil, dini kaynaklı olan Şeyh Said isyanı ardından, zaten milliyetçi bir zemine oturmuş Ankara hükümeti, kürt kültürüyle ve diliyle ilgili tüm öğeleri yasaklamıştır. Oysa ki pekçok kürt aşireti, Şayh Said isyanına karşı çıkmıştır. Lakin bu isyan tüm Kürtlere maledilmiş, başlangıçta Kürtler, aslında Türk olduklarına ikna edilmeye çalışılmıştır (Bu "ikna" çabası, çeşitli propagandalarla yakın geçmişe kadar sürmüştür). İskan yasalarıyla Kürtler, Türk bölgelere taksim edilerek Türkleştirilmeye çalışılmıştır. İsmet İnönü'nün Kürt raporunu okursanız "Türkleştirmeye açık Kürt bölgelerini" sıralamakta, bu bölgenin Kürt çocuklarının ne şekilde eğitilmesi yönünde görüşlerini belirttiğini görürsünüz. Zaten sonra İnönü, görevlerinin ülkede yaşayan herkesi Türkleştirmek, buna karşı çıkan unsurları kesip atmak olduğunu söyleyecektir. Bu blogdaki ilk yazımda belgeleriyle gösterdiğim şekilde, anadili Türkçe olmayanlara katı uygulamalar getirilmiş, sanatçı Kürtlerin bile gruplaşması engellenmiştir. Tipik bir dini ayaklanma olan Şeyh Said İsyanı'na hükümetin verdiği sert yanıt ve bunun bedelini tüm Kürtlere ödetmesinin sonucunda, o tarihten Atatürk'ün ölümüne kadar Kürtlerin isyan çıkarmadığı tek bir yıl olmamıştır. Ve hükümet, giderek daha da şahinleşmiştir. 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki haberde durumla ilgili dehşeti görebilirsiniz:
"Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi, ağzına kadar ceset dolmuştur. Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa, bizzat Ağrı Dağı’nda tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez."
Binlerce insanın katline rağmen, ülkenin tamamı, Ankara hükümetinin kontrolü altında tutulamamıştır. Zira Osmanlı Devleti'nden Dersim Katliamı'na kadar, Dersim, hep bir özerk bölge olmuştur. Özetle, Ankara hükümetinin vergi sistemine ve zorunlu askerliğe karşı çıkan Dersim halkının bir bölümü, hükümete bir dizi isyan başlatır. Bunun sonucu ise çok çok ağır olur. 50000 asker ve 40 savaş uçağının kullanıldığı (36) operasyonlarda, binlerce Kürt öldürülür. Köylerin tamamen yakılmasını, Zilan Deresi'nin cesetle doldurulmasını övgüyle anlatan Cumhuriyet gazetesi, bu katliamı da "Tayyare filolarımız kaçmak isteyen şakileri şiddetle bombalıyor." şeklinde duyuracaktı. Bu uçakları kullananlardan biri de Sabiha Gökçen'dir ve Atatürk bundan övgüyle sözetmiştir. Olayın vahametini Necip Fazıl'dan öğrenelim:
"Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta. Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor.
Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor.
Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur."
"Elazığ Ortaokulu’nda okuyan iki çocuk. Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar.
Onlara şu karşılık veriliyor:
- Sizi de onun yanına götüreceğiz!
Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.
Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor:
-Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!” (37) (Öğretmenlerin Türk ırkından seçildiğini söylemiştim. Böylelikle köy öğretmenleri, rejim sözcüsü olarak görevlendiriliyordu)
İsyanın akabinde, Kürt halkına ve çocuklara baskı daha da büyümüştür. Mustafa Akyol'un anlattığı Sıdıka Avar'a ait iki anı aktaralım:
"Okulumuz üç vilayetin valileri, Milli Eğitim müdürleri ve 4. Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş edilirdi. Bakanlık müfettişleri de ayrı.
Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahinbaş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu:
- Kürt kızları mı bunlar?
Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, değiştikçe de hainleşti.
- Tunceli’nin Türk kızları efendim.
Vali Bey devam ediyordu:
- Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler.
Ben sözünü kesmek isteğiyle;
- Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli…
- Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz…
Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti:
- Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder!
- Beyefendiciğim, öbür sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayınız da soğuyor… diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedeflerini anlatmaya uğraştım.
Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruyu soruyorlardı:
- Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar?
- Neden “Kürt” diye hep hakaret ediyorlar?
- Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar?
- Hani siz “hepimiz Türküz” diyordunuz?
Bu acı dolu soruların sonu gelmiyordu."(38)
"Nöbetçiyim bir gün. Kalkma zilinin çalmasına daha yarım saat var. Aşağı katı bir dolaşmaya gittim. Şaşırdım doğrusu:
Büyük kızlar kalkmışlar, bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı sobaları yakıyor, bir kısmı da mütalaa yapılan odunları temizliyor; erkek ve kadın hademeler de başlarında durmuş emir veriyorlar, fakat bu işler çok sessiz cereyan ediyor.
Bu durum hem şaşırtıcı hem üzücüydü. Kadın hademeye sordum:
- Bu işleri hademeler yapmazlar mı?
Sobayı üfleyen çocuk başını kaldırdı, gözleri dumandan yaş içindeydi. Kollarından odun yüküyle gelen iki kızcağız da kapıdan girmişti.
Hademe sinirli sinirli, sertçe söylendi:
- Elbet yapacaklar ya… Bunlar isyan eden Kürtlerin dölleri, dağ ayıları." (39)
Yine "Vatandaş Türkçe Konuş!" kampanyası (!) günlerindeki baskıyı, Canip Yıldırım şöyle anlatıyor:
"Hatta öyle ki, yaşlı köylülere bile Türkçe öğretmeye kalkıyorlar. Türkçe konuşamayanlara para cezası verildiği yıllar. Bu işi belediyenin zabıta memurları yapıyorlardı, öyle bir hız verdiler ki bu işe, artık köylü şehre gelmemeye başladı, üretim durdu. Diyarbakır’ın kenarında yakın köyler var, Şılbe, Şeyh Kend, Ali Pınar, Zoğe, fakir köyler. Bunlar maişetlerini sağlamak için yoğurdu ayran yapar, kaymağını, tereyağını ayırırlar, kışa saklarlar, bu ayranı getirirlerdi eşek sırtında, sokaklarda bağırırlardı, ‘Hayde dev hayde dev’ (hadi ayrana gel, hadi ayrana gel) diye. Tabii Diyarbakır’da kışın yorgansız, yazın ayransız olmazdı. Herkes bu ayrancılardan bir kuşhana (tencere), bir kuşhana daha ayran alırdı…
Belediyenin zabıtaları bunları alır götürürlerdi, haydi bakalım para cezası. Onun için kimse gelmemeye başladı. Köylü satmak için değil, ancak kendisinin tüketebileceği kadar ürün üretmeye başladı" (40)
Bu yasaklarla birlikte, bu insanlara hitaben yıllar boyunca da "kendilerine Kürtlük fikri, Lazlık fikri, Çerkeslik fikri, Boşnaklık fikri propaganda edilmiş Türkler" olduklarına dair kitaplar basılacaktı (41). Aşağıda, 1970 basımlı, Fırat M. Şerif imzalı Doğu İlleri ve Varto Tarihi isimli kitapta geçen sözcükler, bu zihniyetin vardığı boyutları açıkça gözler önüne seriyor:
"Bu eser, Doğu Anadolu’da oturan, Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ispat etmektedir. Hem de inkarına imkan bırakmayan ilmi deliller ile...
Dünya üzerinde “Kürt” diye adlandırılabilecek müstakil hüviyetli bir ırk yoktur. Aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türklerinin kendilerini aydınlığa çıkaracak bu kitabı dikkatle okumaları, can evine çekilip derin derin düşünmeleri lazımdır."
Bu ırkçı politikalardan nasibini alan sadece Kürtler olmamıştır. Ermeni, Rum gibi gayrimüslim azınlıkların çoğu zaten tecrit yoluyla, katliamlarla, mübadeleyle temizlenmişti. Kalanlara da Varlık Vergisi, Yirmi Kura İhtiyatlar olayı gibi yüz kızartıcı zulümler uygulanarak çoğu kendi istekleriyle kaçırtıldı. Asimile edilmesi mümkün olmayan gayrimüslimler daima bir tehdit olarak görülmüş, günümüzde de görülmektedir. Laik olduğunu iddia eden devletin neden kimlik hanelerine zorla din yazdırttığını zannediyorsunuz? Çünkü ülke Türk olduğu kadar, müslüman da olmalıydı. Lakin nasıl müslüman? Onu da laiklik başlığı altında açıklayacağım. Şimdilik şu kadarını söylemek yeterli: Gerek Atatürk olsun, gerek dönemin ileri gelen siyasetçileri olsun, son derece ırkçı, Türk kanını yüceltmeye dayalı söylemlerde bulunmuş, bu söylemleri destekleyen onlarca eylem gerçekleştirmiş, yasalar çıkarmıştır. Asimile edilebilenler, kendilerine "Türk" demeyi kabul edip Türk kültürüne uygun yaşamayı kabul edenler "bağışlanmış", demeyenler, diline ve kültürüne bağlı kalmakta ısrar edenler de silip atılmıştır. Bunun da bir ilkesi varsa, açıkça "Türkçü asimilasyonculuktur". Nasıl ki 19. yüzyıl kilisenin ve dinin devletten elini çekmesiyle birlikte aydınlanmışsa, 21. yüzyıl da milliyetçilik dininin devlet işlerinden elini çekmesiyle aydınlanacaktır.
DEVRİMCİLİK
Aslında Kemalizm devrimciliğin, bildiğimiz anlamda sol devrimcilikle uzaktan yakından alakası yoktur. Tek parti iktidarı, 1920'li yıllarda gerçekleştirdiği sosyal, politik ve kültürel değişimlerin her birine devrim adı verdi ve bu değişimlere bağlı kalmayı, onları "korumayı" devrimcilik olarak niteledi. Aslında bu noktadaki çelişki, Kemalizmde devrimciliğin karşılığının, yapılan değişimleri korumak, yani muhafazakarlık oluşu. Sol devrime tamamen aykırı bir devrimcilik tanımı bu.
Muhafazakar Bir Devrimcilik Tanımı
Bu söylediğim, 1931 ve 1935 CHP parti programlarında kanıtlanır nitelikte. Bakınız 1935 yılı CHP programında, devrimcilik nasıl açıklanıyor:
"Parti devlet yönetiminde, tedbir bulmak için derecel ve evrimsel prensiple kendini bağlı tutmaz. Ulusumuzun sayısız özverilerle başarmış olduğu devrimlerden doğan ve olgunlaşan prensiplere bağlı kalmak ve onları korumak parti için esastır."
Aslında bu kendine has, ihtilal karşıtı devrimcilik tanımının tuhaflığını düşünürken, Taha Parla'dan bilmediğim bir şey öğreniyorum. Aslında "inkılapçılık" kelimesini kullanan Kemalistler, öz Türkçeye dönüş sevdasıyla bunun tam Türkçe karşılığını bulamıyorlar ve devrimcilik diyorlar. Kendini solcu addeden Kemalist kaynaklar hep 1982 darbesiyle nasıl "devrimciliğin" "inkılapçılığa" dönüştüğü konusunu dile getirir, Atatürk'ün devrimci yanının gizlenmeye çalışıldığı söylenir. Halbuki, bu kelime değişikliği, Kemalizmin özüne dönmek demektir. Zaten parti programında da belirtildiği gibi, Kemalizm, devrimi, "değişimleri muhafaza etmek" şeklinde, gayet muhafazakar bir çizgide açıklıyordu. Bakın Ne diyor Parla:
"1930'ların ortalarında aşırı dozlara yükselip sonra frenle en öz ya da arı Türkçecilik akımının etkisinde 'inkılap'ın karşılığını tam tutturamamanın ürünü 'devrimcilik'. Yoksa Gökalp’te de, Kemalistler’de de inkılap, 'devrim' değil, düzen içinde 'dönüşüm'dür. Nitekim 1943 Programı’nda 'inkılapçılık'a dönülüyor."(42)
Kelimeleri bir yana bırakırsak, nedir bu saymakla bitiremediğimiz Kemalist devrimler? Yani "korumakta zorunlu" olduğumuz uygulamalar nelerdir, hangi uygulamalar bunun dışında bırakılmıştır?
Bu konuda referans verebileceğimiz, 1931 yılında partinin genel sekreteri Recep Peker'in İstanbul Üniversitesi'nde verdiği konferanstır. Peker, 7 devrim saymış ve bu devrimleri "Kurtuluş Savaşı'nın devamı" olarak sunmuş, bunlar olmadan tam bir kurtuluşa ulaşamayacağını, bu ülkenin yaşayamayacağını söylemiştir. Nedir bu 7 devrim bakalım:
1- Cumhuriyetin ilanı: Peker'e göre en büyük devrim bu. Lakin "Cumhuriyetçilik" başlığı altında detaylarıyla incelediğim konuyu okuduysanız soruyorum: Bu sizce bir devrim midir, yoksa sadece Atatürk'ün yetkilerini son dönemin padişahlarının yetkilerinden de fazla genişletmek üzere anayasaya konulmuş, halka hiçbir özgürlük sağlamamış bir cümleden mi ibarettir? 1920 meclisi mi daha cumhuriyetçiydi, 1923 meclisi mi? Kararı siz verin.
2- Yeni medeni kanun ve ceza kanunun kabulü: Ceza hukuku Faşist İtalya'nın ceza hukukundan alınmıştır (43). Hatta onlarınkinden daha sert olduğunu, zamanın Adalet (!) bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un ifadeleriyle görebilirsiniz:
"Ceza kanunumuzun aslına nazaran yapılan tadilat meyanında bilhassa İtalya’da tatbik edilen müebbet hapsi münferit yerine idam cezasının vaz’ı ve bir de irticaa karşı sert bazı maddeler zikrolunabilir. Batıl itikatları ve onları temsil eden putları başaşağı eden yeni fikir cereyanları gibi Türk Cumhuriyetinin yeni kanunları da yaşamak ve yaşatmak kabiliyetini kaybetmiş bütün bir mazinin nizamı içtimaisini darmadağın ederek yerine muasır medeniyetin nizam ve hayatını kurmuş bulunuyor. Yeni Türk Ceza Kanunun rolü ve gayesi sükûn bulmaz bir şiddet, nihayetsiz bir kıskançlıkla bu yeni nizamın bekçisi ve müdafii olmaktır."
Yine Bozkurt, meclisteki konuşmasında şöyle diyordu:
"Arkadaşlar ceza kanunumuz çok serttir. Çünkü inkılap çok kıskançtır. Fakat şunu heyet-i celilenize temin edebilirim ki sertliği ile beraber ilmi bir eserdir. Bundan korkacak olanlar ve korkması lazım gelenler Türk milletinin menfaatlerine, Türk milletinin hukukuna ve inkılabına karşı tekin olmayanlardır ve bunların korkması lazımdır."
Yani Bozkurt'un ifadesiyle "Ceza Kanunu'nun rolü ve gayesi sükun bulmaz bir şiddet, nihayetsiz bir kıskançlıkla bu yeni nizamın bekçisi" olmaktı ve Faşist İtalya'daki müebbet hapsi cezası bile idama çevrilmişti. Zaten Atatürk'ün ve diğer politikacıların da kastettiği "muasır medeniyetler", dönemin faşist Avrupasıydı, günümüzün gelişmiş ve demokratik batısı değil.
Medeni kanuna geldiğimizde, Osmanlı "Mecelle-i Akvam-ı Adliye" isimli medeni kanun zaten oluşturulmuştu (44). Bunun üzerine İsviçre medeni kanunu inşa edildi, alın size devrim.
3- Şeri mahkemelerin kaldırılması: Osmanlı'nın son döneminde zaten "şer'i mahkemelerin" işlevi çok çok kısıtlanmıştı. Din farklılıklarına bağlı ayrıcalıklar kısmen kaldırılmış, 1840 yılında Fransız Ceza Kanunu'ndan hareketle bir ceza kanunu yapılmış, 1858'de ikinci ceza kanunu hazırlanmıştı. 1840'tan itibaren ceza ve ticaret davalarına bakmak üzere laik mahkemeler kuruldu, hatta gayrimüslim hakimler bile atandı (45). Tüm bu gelişmelerin adını ve dahası bile anmadan "ülke dinle yönetiliyordu, Atatürk geldi dini mahkemeleri kaldırdı." demek sadece Kemalizmi yaşatmak uğruna söylenen yalanlardan biridir.
4- Medreselerin kaldırılması ve tevhid-i tedrisat kanunu: Bu mudur devrim? Geleneksel okullar "kaldırılınca", adı devrim mi olur? Zaten modern okullar 1730'lu yıllardan başlayarak Osmanlı döneminde kurulmuştu, bu okulları kuranların adlarını bilir misiniz? Bence asıl devrim, modern okulların kurulmasıdır. Konuyla ilgili Dicle Üniversitesi Araştırma Görevlisi Erhan Metin'in Osmanlı'da Açılan İlk Modern Okullar adlı çalışmasını inceleyin. İnönü ve Atatürk bile Osmanlı'nın modern okullarda yetişmiştir. Atatürk sadece, bu modern okulların dışında kalan geleneksel okulları "kapattırmış", buna da devrim demiştir. Tevhid-i tedrisat kanunu ile de eğitim, devlet tekeline alınıp bir güzel rejim askerleri yetiştirilmiştir.
5- Dervişliğin men edilip, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması: Bir "yasak" daha devrim olarak lanse ediliyor, ben buna şaşıyorum. Tamamen legal olan ve etliye sütlüye karışmayan tekkeler neden kapatılır? O tekkelerin bazılarının kökleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun dahi kurulmasından önceye dayanır. Yani bu ülkenin kültürel miraslarıydı. Mevlana'nın Mevleviliğini, Hacı Bektaş Veli'nin Bektaşiliğini kapatarak, üyelerini yurtdışına sürmek devrimse, tüm diktatörler devrimcidir.
6- Şapka kanunu: "Devrim tarihi" denen şeyin yüz karalarından biri. Halka şapka giydirerek, kadınlara baş açtırarak modernleşileceğini sananlar, bu konuda düşünsel alt yapıdan nasıl mahrum olduklarını gözler önüne seriyor. Gardıroplarınızda olanları değişiyorsunuz, "gardırop devrimi" oluyor, hadi modernleştik, bu mudur olay? Ki bakınız Atatürk şapka yasası ve kadınların örtünmesiyle ilgili konuştuktan sonra "bu konuda bazı kurbanlar verilebileceğini" ve bunun "önemsiz" olduğunu nasıl söylüyor:
"Keskin bir gerçek olarak söylüyorum: Korkmayınız, bu gidiş zorunludur ve bu zorunluluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca ulaşabilmek için gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemli yoktur." (46)
Sonra, 25.11.1925 tarihli, 671 numaralı şapka kanunu kabul ediliyor. Buna göre: "Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri ile genel, özel ve bölgesel idarelere ve bütün kuruluşlara bağlı memurlar ve müstahdemler, Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek zorundadır. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın sürdürülmesini hükümet yasaklar."
Kanunun ilanından sonra, Atatürk'ün "önemsiz kurban" dediği özellikle doğu illerinden binlerce kişi, şapka kanununa muhalefet yüzünden tutuklanıyor. "Şapka kanununa muhalefet" gerekçesiyle, birçok kişi İstiklal Mahkemeleri'nce idam ediliyor. (47) "Devrim kansız olmaz." dedikleri bu olsa gerek. Bu görüşe karşıyım, hele dökülen kan şapka yüzünden olunca, onu dökenlere benden saygı duymamı beklemeyin.
7- Latin harflerinin kabulü: Bu da, Osmanlı'dan kopmaktan başka bir nedeni olmayan devrim. Bu devrimle okuma yazma oranı artmadı, zaten böyle bir savunma da komiktir. Aksine, eski harfleri kullanan binlerce okur-yazar, bu değişiklikten sonra bu vasıflarını yitirdiler. Okuma yazma oranı 60'lardan sonra, eğitim seviyesinin yükselmesiyle arttı. Yani alfabe değişiminin okuma yazma ile bir ilgisi yok. Neyle ilgisi olduğunu da İsmet İnönü özetliyor:
"Harf inkilâbını biz kültürümüzü değistirmek için yaptık. Arap kültüründen kurtulmak için yaptık. Artık eski yazıya dönülmeyecektir. Bunun manası artık eski kültürümüzle bağımız kalmadı demektir." (48)
Richard Rorty'nin bir sözü var: "Fransız Devrimi'nden bu yana politik ütopyacıların sezdikleri şey, dilleri ve öbür toplumsal pratikleri değiştirmenin daha önce asla varolmamış bir türde insanlar türetebileceğiydi"
İnönü'nün sözüyle Rorty'ninki birleşince amaç ortaya çıkıyor: Tarihinizle, o tarihin yazıldığı alfabeyle insanın ilişkisini kesin, tarihi siz, kendi yazdığınız kitaplarla anlatın, artık rejim militanları yetiştirmeniz önünde bir engel yok demektir. Yoksa Arap alfabesini anlamsız işaretler gibi görmek cehaletin bir ürünüdür, konuyla da ilgisi yoktur. Ayrıca zamanın tarihçilerin Dil-Güneş teorisinden yola çıkarak uydurduğu bir zırvalık da, eskiden Türklerin Latin alfabesini kullandığı, yani bunun bir Türk alfabesi olduğuydu. "Öz Türkçeye" dönüyorduk yani. Sosyalist Fikret Balkaya'nın konu hakkındaki düşüncelerinin altına imzamı atarım:
"1 Kasım 1928'de yapılan harf inkılâbının temel amacı, sadece toplumu hafıza kaybına uğratarak, Bonapartist diktatörlüğü takviye etmek değil, Türkiye'nin bir 'Batı ülkesi' olduğunu da kanıtlamaktı. Harf İnkılâbı, aslında bir inkılâp değil cinayetti. Üstelik insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir cinayetlerdendi. Böyle bir şey, bir anda ve toptan okur-yazar olmaktan çıkartmaktır. Bütün bir tarihe yabancılaşmaktır. Zira harf inkılâbıyla, o zamana kadarki yazılı mirasa yabancılaşılmıştı. Aslında böyle bir şey, en bağnaz sömürge yönetimlerinin bile cüret edemeyeceği bir saçmalıktır. Bir toplumu toptan kendi tarihine ve kültürel geçmişine yabancılaştırmak, 'köksüzleştirmektir'. Artık o tarihten sonra eskiye merak saran birinin, kendi uzak-yakın tarihiyle ilgili bir şey öğrenebilmek için bir yabancı dil öğrenir gibi eski yazıyı öğrenmesi gerekiyordu.
Fakat Harf İnkılâbı'nın başka siyasi amaçları da vardı. Mustafa Kemal, muhaliflerin geleneksel ulemanın desteğini alarak kendine karşı bir 'cephe' oluşturduklarını düşünüyordu. En azından muhaliflerin geleneksel ulemanın (Osmanlı 'aydınları') desteğini aldığını düşünüyordu. Dolayısıyla söz konusu cepheyi etkisizleştirmek için, geleneksel ulemanın da siyasetten ve 'kamusal alan'dan uzaklaştırılması gerekiyordu. Harf İnkılâbı demek, eski yazıyı bilenlerin ve eski yazıyla eğitim veren kurumlarda eğitim görenlerin devre dışı bırakılması demekti. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, daha sonra yapılan 'Darülfünun reformu' muhalefetin kaynağını kurutmak üzere gündeme gelmişti. Bütün bu reformlar veya inkılâplarla amaçlanan, diktatörlüğü güçlendirmekti. Harf İnkılâbı da dâhil, söz konusu düzenlemeleri bu bütünlük içinde ele almak gerekir." (49)
Buna Osmanlı tarih kaynaklarını incelerken "irtica yapıyor" suçuyla tutuklanan tarihçileri de eklerseniz, işin boyutunu anlarsınız. Ayrıca, bu inkılap, zaten batmış ekonomiye daha da büyük zarar vermiştir.
Benim sorunum yine de hangi alfabeyi kullandığımızla ilgili değil, bu "devrimlerin" arkasındaki zihniyetle ilgili. 7 inkılabı da saydım, bunların büyük bir çoğunluğu birşeyler kapatmaya, yasaklamaya ve Osmanlı'yı silmeye, diktatörlüğü güçlendirmeye yönelik. Yani yapılmaya çalışılan şey, "toplum mühendisliği". Bunu yapanlar da halkın inançlarını, geleneklerini karşılarına alıyor ki bu da devrim değildir çünkü devrim halkla el ele olur. Tek parti döneminin tepeden inme zorlamaları jakobenizmdir ve bu zorlamaları korumayı ilke edinmeleri açısından gayet muhafazakardırlar. Dolayısıyla devrimcilik/inkılapçılık denen şey aslında "Muhafazakar jakobenizm"dir.
LAİKLİK
Tek parti yönetiminin Batıdan ithal ettiği dönüşümler, sadece batıdan birşeyler ithal etmekle kalmıyor, bunların Osmanlı'daki karşılığını da yasaklamayı beraberinde getiriyordu. Örneğin sadece batıdan kıyafet getirilmiyor, geleneksel kıyafetler yasaklanıyordu. Ezanın Türkçeleşmesi demek Arapça okunmasının yasaklandığı anlamına geliyor, yeni harflerin kabulüyle birlikte eski harflerin kullanımı veya bu konuda araştırma yapmak yasaklanmış oluyordu.
Geleneği çağrıştıran her türlü imge ve bağı koparma üzerine kurulu Kemalizm, tabi ki sık sık İslam'la karşı karşıya gelecekti. Lakin gayrimüslimlerin ülkede tehdit olarak algılandığı düşünüldüğünde, Türk halkı müslüman olmalıydı. Bu bağlamda İslam da hükümetin tekeline altına alınacak ve böylece İslam, halkın gözünde öyle bir şekle sokulacaktı ki, hem halk müslüman kalsın (Aynı zamanda tepkiler minimum düzeyde tutulsun), hem de İslam, yeni hükümetin Batılılaşma adı altında yaptığı değişiklikleri önünde bir engel teşkil etmesin. Bu bağlamda Türkiye'de laiklik, hiçbir zaman din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde olmamış, devletin, dini tekeline alması şeklinde vuku bulmuştur.
Konuyla ilgili CHP'nin 1935 yılındaki programına bakalım:
"Parti, bütün kanunların, tüzüklerin ve usullerin yapılışında ve uygulanışında, en son ilim ve teknik esasları ile, asrın ihtiyaçlarına uyulmasını prensip olarak kabul etmiştir.
Din, bir vicdan işi olduğundan, parti, dini, dünya ve devlet işleri ile siyasette ayrı tutmağı, ulusumuzun çağdaş medeniyet yolunda ilerlemesi için başlıca şartlardan sayar."
Bakıldığında tanım, "din ve devlet işlerinin ayrılmasına" benzer ifadelerle yapılmış. Lakin biraz dikkatli okursanız, tamamen farklı bir tablo görürsünüz. Burada söylenen sadece dinin, dünya ve devlet işlerinden elini çekeceği. Yani, devletle ilgili herhangi bir kısıtlama yok. Dahası, din sadece devlet işlerinden değil, "dünya işlerinden" de ayrı tutulacak. Yani dinin toplumsal hayata tüm yansıması, kılık kıyafetten tutun, dinin sosyal hayatla ilgili tüm hükümleri artık yasaktır. Yerine konulansa "ilim ve teknik" esasları. Yani halkın iradesini sorma yoluna giden demokratik laiklik değil, pozitivist laiklik belirleniyor ki ikisi çok farklı.
Buradaki ifadenin "dinin sadece siyasete değil, sosyal hayata yansımasının da yasaklandığı" anlamına geldiğini, Falih Rıfkı Atay, kendi yazdığı kitapta kabul ediyor ve bununla övünürken çok çarpıcı cümleler kuruyor. Bakınız "Çankaya: Atatürk'ün Doğumundan Ölümüne Kadar" isimli kitabında konuyla ilgili neler söylemiş:
"Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kuran'ın bir ayetindeki emrini başka bir ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıhta buna nesih diyoruz. Muhammed, son peygamber olduğuna göre, ondan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için İslam bilginleri, "zamanla hükümlerin değişeceği" içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa Kemal'in yaptığı işte bu nesih hakkını kullanmaktı.
İslamda bütün şer'i meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm, ahreti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, hac, zekat! İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikah ve aileye ait hükümlerle muamelat denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubat denen ceza hükümleridir. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.
Kaldı ki insan aklı nesih hakkını farzlar üzerine de götürebilir; zekat, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirasıdır. Hac, Kabe'den faydalanan Mekkelilerin müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiçbir yabancı müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entarili halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele başkasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürüyemez. Cenaze namazını neden ayakta kılıyoruz? Camiin dışında olduğu için! Bugünkü hijyen anlayışına göre Camiin içi ile dışı arasında fark yoktur.
Atatürk ibadet devrimine ezan ve namazı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve namazın Türkçeleşmesi idi. Muhafazakarların sözcülüğünü yapan İnönü, Atatürk’e yalvarmış, önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir, demişti. Arkadan dil ve Kur’an metni meseleleri çıkıp namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağında da şüphe yoktu."
Yani Kemalizm, dini devletten ayıran, dine müdahale etmeyen bir ideoloji değil, dini çeşitli kurumlar yoluyla (Diyanet) tekeline alarak onu yeniden tanımlayan, halkı da yeni oluşturulmuş bu "pasif" İslam'a inanmaya zorlayan bir ideolojidir. Bu "pasif" İslam, devletin kendi kurumlarının yetiştirdiği din adamlarının zorlamalarla verdirdiği fetvalara göre laiklikle bire bir uyumlu, devlete boyun eğen vatandaşlar yetişmesine onay veren, sadece ibadetlere indirgenmiş bir İslamdır (Ki yukarıda Falih Rıfkı'nın ifadelerine bakarsak, Atatürk, ibadetleri de Türk toplumuna göre yeniden şekillendirecekti). İdeal millet, Türk olduğu kadar, bu İslam'a inanır. Bu oyuna gelmeyen herkes de gerici damgasıyla tutuklanır, İstiklal Mahkemeleri'ne gönderilir.
Blogdaki ilk yazımda da söylediğim gibi, Anglosakson tipi bir sekülerlikte, devlet, her dine eşit mesafededir. Dinsizlerin hakkını da, dindarların hakkını da korur, dinin toplumsal yansımalarına karışmaz lakin bir dine inanan bir insanın başka bir insana dinle/dinsizlikle ilgili baskı yapamayacağının garantisini verir. Dini şekillendirmeye kalkmaz, bir insan "benim dinim bunu gerektiriyor." dediğinde, dini gerçekten onu mu gerektiriyor, araştırmaz. Din kurallarının yerine ne konulacağı da yine o toplumun kendi elleriyle oluşturduğu anayasada bellidir. Halka sorulmadan "Hadi bakalım ilmi referans alıyoruz" gibi içi boş bir ifade kullanılmaz. Ülkemizdeki devletin isteğiyle fetvalar veren kurumların varlığı, kimlikteki din ibaresi (Ki bu yolla gayrimüslimlere Varlık Vergisi, Yirmi Kura İhtiyatlar olayı gibi "şeriatçı" Osmanlı'nın bile yapmadığı zulümler uygulanmıştır), ruhban okullarının kapatılması, dininin gereği giyindiğini söyleyenlerin varlığına tahammülsüzlük, bunların sekülerlikle falan alakası yoktur. Bu tamamen katı bir laiklik olan aslında dindarlıktan da katı "Pozitivist-otoriter laisitedir".
Sonuç
Sonuç olarak, Atatürk ilkelerini iki ana gruba ayırmak mümkün: Ekonomik ve kültürel. Ekonomik ilke, "halkçılık-devletçilik-milliyetçilik" üçlüsünde inşa edilmiş korporatizm, ikincisi de "milliyetçilik, devrimcilik ve laiklik" bağlamında, kültürel bir dönüşüm ve bu dönüşüm, "gericilik" olduğu iddia edilen eski ölçü birimlerini, kıyafetleri ve eski devleti çağrıştıran her türlü imgeyi yasaklamak, yerine batıdan ithal edilen yüzeysel karşılıklarını topluma zorlama yoluyla kabul ettirmekten ibaret. Buna karşı çıkanlara ise devlet, şiddet uygulamaktan, gerekirse öldürmekten çekinmemiştir. Burada milliyetçilik, hem ekonomik hem kültürel yönden adeta tutkal gibidir. Cumhuriyetçilik ise en tepede, seçimle değil darbeyle başa gelmiş ve padişahtan çok yetkilerle donatılmış, onu cumhurbaşkanlıktan indirecek ölümden başka bir engel olmadığı bir sistemde, diktatörlüğü örter, yapılanları masum gösterir nitelikte. Yani Atatürkçülük, ekonomik alanda Musollini İtalyası ve Nazi Almanyasını örnek alan, ancak kalkınma için sadece ekonomik değil kültürel bir dönüşümü de gerekli gören, bu ekonomik ve kültürel sistemi hakim kılma adına gerekirse halkına şiddet uygulamaktan çekinmeyen otoriter bir sistemdir. Kendi içinde tutarsızdır, bir yandan kendi parti programlarında ve söylemlerinde Türklerin, dünyaya medeniyeti öğrettiğini ve üstün ırk olduğunu savunurken, diğer yandan neden aşağılık kompleksine girip batıdan şapkaları ithal ettiği sorusuna cevap veremez.
Yukarıda sözettiğim tüm uygulamalar, yasalar, bunları destekleyen söylemler ışığında, kemalizmin altı okunun gözümde gerçek karşılıkları şunlardır:
Saltçılık/Elitçilik
Faşist Popülizm
Devlet Korporatizmi
Türkçü asimiliasyonculuk
Muhafazakar Jakobenizm
Otoriter Pozitivist Laisite
Avrupa kendi geçmişiyle yüzleşmiştir ve 1930'lu yılları bir utanç dönemi olarak algılamaktadır. O dönemin Avrupa'sının günümüz Avrupa'sına bir şey veremediği gibi, o ortamda oluşmuş ve o faşist ideolojilerden farksız, o faşist ülkeleri yakalamayı hedef gösteren Kemalizmin de günümüz Türkiye'sine verecek bir şeyi kalmamıştır (Zaten o dönemde bile yararlı bir şey veremedi, neresinden tutarsanız elinizde kalır). Lakin günümüzde Kemalist eğitim sistemi, Kemalistlerin, 30'lardan bugüne Avrupa ve dünyadaki değişimi algılamalarını imkansız hale getirdiği gibi, Kemalizmi eleştirmeyi anlamalarını da imkansız hale getiriyor. Yapılanlar ve belgeler ortadayken, hala "Atatürk olmasa sen olmazdın." gibi gerçek dışı ilkokul söylemlerinden öte bir savunma geliştirilemiyor, şartlanmışlıktan doğan tepkiler ötesinde mantıklı bir cevap verilemiyor. Daha "halk egemenliği" denen şeyin ülkemizde olmadığı ve bunun "ulusal egemenlik"ten farklı bir şey olduğu, "ulusal egemenliğin" günümüz dünyasında çöktüğünü dahi bilen yok. Kemalistlerin "Kendimize has özelliklerimiz var, dışa kapalı kalalım, biz bize benzeriz ve Türk'ün Türkten başka dostu yok" savunmaları artık geçerliliğini yitirmiştir, eğer ki ilerlemek, dünyaya entegre olmak istiyorsak, bu gerici ideolojiden kurtulmalıyız.
Kaynaklar
(1) Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi: 37/40855; T.B.M.M. Zabıt Ceridesi; 1920, s. 123-124
(2) Taha Parla, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I’den, 265.
(3) 1931 CHP Programı
(4) 1935 CHP Programı
(5) Selim Kohen, Malumat-ı Etfal, 1911. s. 31
(6) Ali Seyyidi, Vezaif-i Medeniye, 1913. s. 56
(7) Ali Seyyidi, Müsahebat-ı Ahlakiye, 1916. s. 24.
(8) Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, s. 81
(9) Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 412
(10) Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, s. 109
(11) A.g.e. 115
(12) Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 415
(13) Erik Jan Zürcher, Political Opposition in the Early Turkish Republic: The Progressive Republican Party 1924-1925, s.35
(14) Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 416
(15) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II (1906-1938), s189.
(16) Erik Jan Zürcher, Political Opposition in the Early Turkish Republic: The Progressive Republican Party 1924-1925, s.60
(17) A.g.e. 61
(18) İletişim Yayınları, Tarih ve Toplum, Aylık Ansiklopedik Dergi, Mayıs 1988, Sayı:53 Los Angeles Times’tan çeviren: Mete Tunçay
(19) Yurt Bilgisi Dersleri 5. Sınıf, 1939, İlkokul kitapları. İstanbul: Maarif Vekaleti. 27
(20) Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam s. 449.
(21) A.g.e, 416, 417
(22) Asım Us, Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım: Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devrine Ait Hatıralar ve Tetkikler, s. 143.
(23) Cemil Koçak, Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası
(24) Devlet Merkezi Tarih Arşivi, fds. 176. inv. 5. No. 897. fol. 25 no'lu belge, alıntılayan Margarita Ivavova.
(25) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Cilt II, s.436.
(26) Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İstanbul’daki Hayatı, Cilt I, s.383.
(27) Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt 3: Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP’nin Altı Ok’u, s.164
(28) Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), s. 268
(29) Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay ve 1930′dan Sonra Türkiye, s. 9-10
(30) Mithat Sadullah, 1927-1928 Yurt Bilgisi İlkokul 4. sınıf, s.10
(31) T.C. Maarif Vekilliği, Yurtbilgisi Dersleri,1939. s. 13
(32) Tezer Taşkıran, Türk Ahlakının İlkeleri, 1945, s.13
(33) T.C. Maarif Vekilliği. Yurtbilgisi Dersleri, 1939, s. 14.
(34) Füsun Üstel Makbul Vatandaş'ın Peşinde: II. Meşrutiyetten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi, s. 216
(35) Tarık Tevfik Danışman, Yurt Bilgisi, 1939, s.9
(36) Mustafa Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? s. 107
(37) Necip Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, s. 154.
(38) Mustafa Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? s. 124, 125
(39) A.g.e. 124
(40) A.g.e 122,123
(41) Ayşe Afet İnan. Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, s.23
(42) Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt 3: Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP’nin Altı Ok’u, s. 45-46
(43) http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_Ceza_Kanunu_(1926)
(44) Abdullah Demir, Bir Medenî Kanun Olarak Mecelle, Yeni Ümit Dergisi, Sayı : 44 Nisan -
Mayıs - Haziran 1999
(45) http://www.akintarih.com/turktarihi/osmanli/yenilik.htm
(46) Naşit Hakkı Uluğ, Üç Büyük Devrim, s.144-145
(47) Cihan Aktaş, Tanzimat’tan 12 Mart’a Kılık-Kıyafet ve İktidar, s.174-177
(48) Ulus Gazetesi, 15 Nisan 1969
(49) Fikrey Başkaya, Yediyüz, s. 334,335
(50) Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 429-430
19 Kasım 2010 Cuma
14 Kasım 2010 Pazar
Amerikan Mandacılığı ve Atatürk
"Bütün memleketi parçalamadan ülkeyi bir Amerikan denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek uygun çare gibidir."
İnönü, 1919 yılında Mustafa Kemal'e yazdığı mektupta böyle diyordu. (1) Kazım Karabekir'e de aynı düşünceyi açtığı bilinir. Aslında, Wilson İlkeleri'nin Osmanlı Devleti ile ilgili 12. maddesine dayanan geçici bir Amerikan mandasının tek çıkış yolu olduğunu sadece İnönü değil, dönemin pekçok aydını düşünüyordu. Maddeye göre, Osmanlı'nın Türk kesimlerinin egemenliği güvence altına alınacak, öteki uluslara can güvenliği ve özerk gelişme olanakları sağlanacaktı. Ülkede 1900'lerin başında başlamış, 1909'da şiddetlenmiş ve 1915'te kırıma dönüşmüş Ermeni katliamları, İttihatçıların Kürtler üzerindeki baskıları ve giderek güç kazanarak şiddetlenen ırkçı faaliyetleri düşünüldüğünde, bu gayet makul bir çözümdü. Zaten 1. Dünya Savaşı sonrası bize anlatıldığının aksine, yedi düvele karşı bir harp yoktur ortada, savaşın çok büyük bir bölümü aslında bir iç savaştır.
Neyse, 14 Ocak 1919'da Halide Edip, Refik Halit gibi aydınların da içinde bulunduğu Wilson Prensipleri Cemiyeti kurulur. Sonradan gelecek nesillere neredeyse vatan haini olarak anlatılacak bu cemiyet, koşulların kendi kendini kurtarmayı engellediği bir ülkeye, yabancı bir yardım elinin uzanmasını savunuyordu.
Peki bu konuda Atatürk'ün tavrı neydi? Amasya'dan başlarsak, Kazım Karabekir, aldığı iki şifreli telgraftan, Atatürk'ün Boşeviklik ilanı, o da olmazsa Amerikan mandasının kabulünü tasarladığı mesajını çıkardığını ve buna kendisinin karşı çıktığını söylüyor. Akabinde Erzurum Kongresi'nde, Taha Akyol'un da bahsettiği, "...devlet ve milletimizin, iç ve dış istiklali; ve vatanımızın bütünlüğü mahfuz kalmak şartıyla... milliyet esaslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi bir devletin fenni, sinai, iktisadi yardımını memnuniyetle karşılarız.” kararı çıkıyor. Amerikan nüfusuna karşı çıkan Doğu Anadolu'nun tepkisi yüzünden Amerika'nın adı geçmese de, "herhangi bir devletin" ifadesinin, Amerika olduğu, Atatürk'ün Ali Fuat Cebesoy'a çektiği telgraftan anlaşılıyor. Telgrafta, Atatürk, "Erzurum Kongresi'nin Amerikan mandaterliği hakkında yazılabilecek şey ancak kongre beyannamesinin 7. maddesinin ihtiva eylediği ima ve sarahattan ibarettir." (2) yazıyor, açık açık mandaterliği kendisinin de düşündüğünü görüyoruz buradan, lakin sonradan kaleme aldığı Nutuk'ta "Erzurum Kongresi'nde her türlü himayeye karşı çıktık." demiştir.
Bununla kalınıyor mu? Hayır. Sivas Kongresi'nde 7. maddeye ile Erzurum'daki gibi, "Milletimiz asri gayeleri tebcil ve fenni, sınai ve iktisadi hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Binaenaleyh devlet ve milletimizin dahili ve harici istiklali ve vatanımızın tamamiyeti mahfuz kalmak şartıyla altıncı maddede musarrah hudud dahilinde milliyet esaslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen her hangi devletin, fenni, sınai, iktisadi muavenetini memnuniyetle karşılarız.” Yine burada kastedilen devlet, ABD'dir, kongre tutanaklarında görebilirsiniz. Sivas Kongresi'nde mandacılık fikrinin ateşli bir şekilde tartışıldığı bilinir. Atatürk'ün bu fikre karşı çıktığı falan yalandır. Sadece dinlemiştir. Üstelik akabinde, kendisinin de altında imzası bulunan ve Amerika'dan yardım isteyen bir mektup, Amerikan senatosuna gönderilmiştir. İşte mektup:
Amerika Birleşik Devletleri Âyan Meclisi Başkanlığına
Rumeli ve Anadolu’nun tüm Müslüman halkını temsil eden ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu ve Rumeli’deki tüm illerinin temsilcilerinden oluşan Sivas Millî Kongresi 4 Eylül 1919’da toplanmıştır. Amaç, ülke halkının çoğunluğunun isteklerini yerine getirmek, tüm azınlıkları koruma altında bulundurmak, tüm vatandaşlara can, mal ve adalet güvencesi sağlamaktır.
Sivas Millî Kongresi, Osmanlı Devleti’ni oluşturan topluluğun çoğunluğunun isteklerini belirten bir kararı 9 Eylül 1919 günü oybirliğiyle kabul etmiştir. Bu kararın içerdiği ilkeler; Sivas Kongresi’nin, dağılmadan önce üyeleri arasından seçeceği merkez komitesinin ve Osmanlı Devleti sınırları içindeki diğer alt örgütlerinin gelecekteki tutumlarına rehber olacaktır.
İzlenecek siyasetle ilgili olan bu karar gereği, Sivas Millî Kongresi, Amerika Birleşik Devletleri Âyan Meclisi’nden şu ricada bulunmayı yine oybirliğiyle kararlaştırmıştır: Üyelerinizden oluşan bir komiteyi Osmanlı Devleti’nin her köşesine göndermenizi diliyoruz. Bu komite, açık ve tarafsız bir görüşle Osmanlı Devleti’nde uygulama hâlinde olan durumu ve koşulları incelemelidir. Böyle bir inceleme, Osmanlı Devleti’ne nüfusun ve toprakların yazgısı hakkında yapılacak bir barış anlaşmasına göre keyfî kararlar alınmasına meydan verilmeden yapılmalıdır.
Sivas Millî Kongresi adına Başkan: Mustafa Kemal Paşa,
Başkan Vekili: Hüseyin Rauf Bey,
İkinci Başkan Vekili: Emekli Gn. İsmail Fazıl,
Kâtip: İsmail Hami,
Kâtip: M.Şükrü (3)(4)(5)(6)
Bu mektubun, Wilson prensiplerinin Osmanlı ile ilgili maddesiyle paralelliği, özellikle azınlık haklarının can ve mal güvenliği ile kısmına vurgusu ortada (Ki bu aslında daima hiçe sayılmıştır). Mektup, Rauf Orbay tarafından şu şekilde anlatılıyor: "Hulasa olarak maksat; Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü, tarafsız bir büyük devlet ve hepsine rercihan Amerika Devleti'nin müzahereti altında muhafaza etmek olduğunu söyledi. Topladıkları kongrede verdikleri karar, Cumhurreisimize telgrafla bildirilmiş ve senato tarafında buraya bir tahkik heyeti gönderilmesi rica edilmiş. Lâkin, onların manda hakkındaki fikirleri bizimki gibi değil, onlar bunu yalnız, bir büyük kardeşin nasihati veya dış yardımı gibi düşünüyorlar. İç idareye veya dış münasebetlere hiç müdahale etmemek üzere hafif bir ağabeylik hakemliği tanımak istiyorlar." (7)
Bu mektuptan bir hafta sonra, Amerika'dan General James Harbord ile bir görüşme yapılmıştır. Bunun dışında gizli görüşmeler de olmuştur (Bunu ben söylemiyorum, Karabekir'ler, Rauf Orbay'lar söylüyor). Gizlileri geçtim, Harbord'la yapılan kesin görüşmenin içeriğini dahi Atatürk sonradan yapılan röportajlarda açıklayamamıştır. Açık olan ise, mandacılık fikrinin Amerika tarafından değil, bizim tarafımızdan istenmesidir. Aynı isteği Ermeniler de dile getirmiştir, fakat Amerika böyle bir şeye girişmemiştir. Dönemin ABD Ankara büyük elçisi Charles H. Sherrill'in anlatımına göre, bizim teklifimizi de geri çeviren Amerika'dır. (8) Ayrıca Kazım Karabekir gibi, en büyük birlikleri emri altında tutan komutanlardan, bu fikre karşı çıkanlar olmuştur.
Sonuçta bir şekilde, manda yoluna girmedik. Lakin benim rahatsızlığım şurada; Atatürk, sonradan yazdığı Nutuk'ta, altında imzası olduğu yukarıdaki mektup için bakın ne diyor:
"Efendiler, pek uzun ve münakaşalı devam eden bu manda müzakeresi, taraftarlarını susturacak orta yollu bir çare ile sonra erdi; Hem de bu çareyi teklif eden yine Rauf Bey oldu... Bu teklif, oy birliği ile kabul olundu. Kongre Divan Başkanlığı'nın imzalarıyla bu yolda bir mektup müsveddesinin hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak ehemmiyet atf etmiş değildim."
Şimdi size, bu laflar inandırıcı geliyor mu? Ne demek "müsvettenin hazırlandığını hatırlıyorum ama gönderilip gönderilmediğini hatırlamıyorum"? Kaldı ki Rauf Orbay, yukarıda kendi eseri Cehennem Değirmeni'nden alıntı yaptığım gibi, gönderildiğini söylüyor. Ayrıca, yine aynı Nutuk'ta Atatürk'ün, mektubu gayet iyi hatırladığını kendi sözlerinden anlıyoruz:
"Yalnız Amerika senatosuna yazılan ve malumunuz olan bir mektuba kongre kararıyla 5 kişi vaz’-ı imza etmiştir ki, bu meyanda bendenizin de imzam vardır."
Yani bir hatırlamıyorum, bir gönderdik, vs gibi eli ayağına dolaşmış vaziyette çelişkili cevaplar vermek, generalle olan görüşmelerin içeriğine hiç cevap vermemek (9) neyin nesidir? Tamam, bir çıkış yolu olarak mandacılık ciddi ciddi düşünülmüştür, bu ne satılmışlıktır, ne vatan hainliğidir, ülkesini seven aydınlar da bu işi düşünmüştür, bir dönem için Atatürk de. Zaten Misak-ı Milli de Wilson İlkeleri'nin bir sonucudur, Lozan da. İnönü dahi milli mücadelede İngiliz desteğini itiraf etmiştir, Yunanlılar İngilizlerin kendilerini sattıklarını düşünüyor. Bu arada, İngilizler de mandacılık fikrine sıcak bakmamıştır, zaten onların gözü Anadolu'da değil, Ortadoğu'daydı, sonuçta Musul'u da aldılar. Lozan'daki bu tavizlere özellikle Kürt milletvekillerinden gelen tepkiler dolayısıyla Atatürk, apar topar meclisi tekrar seçime götürmüş, kendi elinle seçtiği milletvekillerine Lozan'ı kabul ettirmişti, buna rağmen 14 red oyu çıktı. Hatta en son Kürtlere özerklik konusu, Kürt muhalifleri dindirmek amacıyla, Musul'dan ebediyen vazgeçmenin arefesinde dile getirilmişti. Her türlü tavize rağmen, bir an önce Ankara hükümetinin tanınmasını ve icraatlere geçilmesini istiyordu, İngilizlerin dediği oldu, "Kurtuluş Savaşı" diye yazılan efsanenin sonrasında hiçbir şeyden kurtulmadık, Lozan da yedi düvele karşı bir zafer değildi. Amerika mandacılığıyla ilgili Atatürk'ün düşünceleri, İngilizlere verilen tavizlerle ilgili tüm bunlar ortadayken, "Böyle böyle gelişmeler oldu, biz de bir ara Amerika'nın yardımını istedik, lakin şu şu nedenlerden dolayı bu gerçekleşmedi." gibi bir açıklama yapılsa ne olurdu? Aslında objektif tarih adına yapılması gereken buydu, lakin milletin düşüncesine şekil vermek için resmi bir tarih yazmak gerekiyordu. Atatürk'ün başka maceralara girdikten sonra sanki bunlar hiç olmamış, kendisi hiç savunmamış gibi mandacılığı düşünenleri vatan haini ilan etmesi, imkansızı yaptım yedi düvele karşı harp ettim, sonra geldim iç hainlere, gerici dincilere, mandacılara karşı savaştım demesi, milli mücadele komutanlarını şu veya bu nedenden dolayı tasfiye edip kendini tanrı ilan etmesi, benim rahatsız olduğum konu bu.
Keşke, Atatürk Nutuk'u hiç yazmasaydı. - Falih Rıfkı Atay
Kaynaklar
(1) Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 3. Cilt, s. 696
(2) Ali Fuat Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar
(3) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt IV, s.57
(4) http://www.boyutpedia.com/default~ID~1447~aID~63436~link~mustafa_kemal%E2%80%99in_sivas_kongresi_adina_amerikan_senatosu%E2%80%99na_yazdigi_mektup.html
(5) http://armenianhouse.org/harbord/conditions-near-east.htm
(6) http://i55.tinypic.com/scdh78.jpg
(7) Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, Cilt 1, istanbul, 2004, s.275-276
(8) Charles H. Sherrill, Bir Elçiden Gazi Mustafa Kemal
(9) Nutuk, 1927 baskısı, Cilt II, s. 145-146
İnönü, 1919 yılında Mustafa Kemal'e yazdığı mektupta böyle diyordu. (1) Kazım Karabekir'e de aynı düşünceyi açtığı bilinir. Aslında, Wilson İlkeleri'nin Osmanlı Devleti ile ilgili 12. maddesine dayanan geçici bir Amerikan mandasının tek çıkış yolu olduğunu sadece İnönü değil, dönemin pekçok aydını düşünüyordu. Maddeye göre, Osmanlı'nın Türk kesimlerinin egemenliği güvence altına alınacak, öteki uluslara can güvenliği ve özerk gelişme olanakları sağlanacaktı. Ülkede 1900'lerin başında başlamış, 1909'da şiddetlenmiş ve 1915'te kırıma dönüşmüş Ermeni katliamları, İttihatçıların Kürtler üzerindeki baskıları ve giderek güç kazanarak şiddetlenen ırkçı faaliyetleri düşünüldüğünde, bu gayet makul bir çözümdü. Zaten 1. Dünya Savaşı sonrası bize anlatıldığının aksine, yedi düvele karşı bir harp yoktur ortada, savaşın çok büyük bir bölümü aslında bir iç savaştır.
Neyse, 14 Ocak 1919'da Halide Edip, Refik Halit gibi aydınların da içinde bulunduğu Wilson Prensipleri Cemiyeti kurulur. Sonradan gelecek nesillere neredeyse vatan haini olarak anlatılacak bu cemiyet, koşulların kendi kendini kurtarmayı engellediği bir ülkeye, yabancı bir yardım elinin uzanmasını savunuyordu.
Peki bu konuda Atatürk'ün tavrı neydi? Amasya'dan başlarsak, Kazım Karabekir, aldığı iki şifreli telgraftan, Atatürk'ün Boşeviklik ilanı, o da olmazsa Amerikan mandasının kabulünü tasarladığı mesajını çıkardığını ve buna kendisinin karşı çıktığını söylüyor. Akabinde Erzurum Kongresi'nde, Taha Akyol'un da bahsettiği, "...devlet ve milletimizin, iç ve dış istiklali; ve vatanımızın bütünlüğü mahfuz kalmak şartıyla... milliyet esaslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi bir devletin fenni, sinai, iktisadi yardımını memnuniyetle karşılarız.” kararı çıkıyor. Amerikan nüfusuna karşı çıkan Doğu Anadolu'nun tepkisi yüzünden Amerika'nın adı geçmese de, "herhangi bir devletin" ifadesinin, Amerika olduğu, Atatürk'ün Ali Fuat Cebesoy'a çektiği telgraftan anlaşılıyor. Telgrafta, Atatürk, "Erzurum Kongresi'nin Amerikan mandaterliği hakkında yazılabilecek şey ancak kongre beyannamesinin 7. maddesinin ihtiva eylediği ima ve sarahattan ibarettir." (2) yazıyor, açık açık mandaterliği kendisinin de düşündüğünü görüyoruz buradan, lakin sonradan kaleme aldığı Nutuk'ta "Erzurum Kongresi'nde her türlü himayeye karşı çıktık." demiştir.
Bununla kalınıyor mu? Hayır. Sivas Kongresi'nde 7. maddeye ile Erzurum'daki gibi, "Milletimiz asri gayeleri tebcil ve fenni, sınai ve iktisadi hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Binaenaleyh devlet ve milletimizin dahili ve harici istiklali ve vatanımızın tamamiyeti mahfuz kalmak şartıyla altıncı maddede musarrah hudud dahilinde milliyet esaslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen her hangi devletin, fenni, sınai, iktisadi muavenetini memnuniyetle karşılarız.” Yine burada kastedilen devlet, ABD'dir, kongre tutanaklarında görebilirsiniz. Sivas Kongresi'nde mandacılık fikrinin ateşli bir şekilde tartışıldığı bilinir. Atatürk'ün bu fikre karşı çıktığı falan yalandır. Sadece dinlemiştir. Üstelik akabinde, kendisinin de altında imzası bulunan ve Amerika'dan yardım isteyen bir mektup, Amerikan senatosuna gönderilmiştir. İşte mektup:
Amerika Birleşik Devletleri Âyan Meclisi Başkanlığına
Rumeli ve Anadolu’nun tüm Müslüman halkını temsil eden ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu ve Rumeli’deki tüm illerinin temsilcilerinden oluşan Sivas Millî Kongresi 4 Eylül 1919’da toplanmıştır. Amaç, ülke halkının çoğunluğunun isteklerini yerine getirmek, tüm azınlıkları koruma altında bulundurmak, tüm vatandaşlara can, mal ve adalet güvencesi sağlamaktır.
Sivas Millî Kongresi, Osmanlı Devleti’ni oluşturan topluluğun çoğunluğunun isteklerini belirten bir kararı 9 Eylül 1919 günü oybirliğiyle kabul etmiştir. Bu kararın içerdiği ilkeler; Sivas Kongresi’nin, dağılmadan önce üyeleri arasından seçeceği merkez komitesinin ve Osmanlı Devleti sınırları içindeki diğer alt örgütlerinin gelecekteki tutumlarına rehber olacaktır.
İzlenecek siyasetle ilgili olan bu karar gereği, Sivas Millî Kongresi, Amerika Birleşik Devletleri Âyan Meclisi’nden şu ricada bulunmayı yine oybirliğiyle kararlaştırmıştır: Üyelerinizden oluşan bir komiteyi Osmanlı Devleti’nin her köşesine göndermenizi diliyoruz. Bu komite, açık ve tarafsız bir görüşle Osmanlı Devleti’nde uygulama hâlinde olan durumu ve koşulları incelemelidir. Böyle bir inceleme, Osmanlı Devleti’ne nüfusun ve toprakların yazgısı hakkında yapılacak bir barış anlaşmasına göre keyfî kararlar alınmasına meydan verilmeden yapılmalıdır.
Sivas Millî Kongresi adına Başkan: Mustafa Kemal Paşa,
Başkan Vekili: Hüseyin Rauf Bey,
İkinci Başkan Vekili: Emekli Gn. İsmail Fazıl,
Kâtip: İsmail Hami,
Kâtip: M.Şükrü (3)(4)(5)(6)
Bu mektubun, Wilson prensiplerinin Osmanlı ile ilgili maddesiyle paralelliği, özellikle azınlık haklarının can ve mal güvenliği ile kısmına vurgusu ortada (Ki bu aslında daima hiçe sayılmıştır). Mektup, Rauf Orbay tarafından şu şekilde anlatılıyor: "Hulasa olarak maksat; Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü, tarafsız bir büyük devlet ve hepsine rercihan Amerika Devleti'nin müzahereti altında muhafaza etmek olduğunu söyledi. Topladıkları kongrede verdikleri karar, Cumhurreisimize telgrafla bildirilmiş ve senato tarafında buraya bir tahkik heyeti gönderilmesi rica edilmiş. Lâkin, onların manda hakkındaki fikirleri bizimki gibi değil, onlar bunu yalnız, bir büyük kardeşin nasihati veya dış yardımı gibi düşünüyorlar. İç idareye veya dış münasebetlere hiç müdahale etmemek üzere hafif bir ağabeylik hakemliği tanımak istiyorlar." (7)
Bu mektuptan bir hafta sonra, Amerika'dan General James Harbord ile bir görüşme yapılmıştır. Bunun dışında gizli görüşmeler de olmuştur (Bunu ben söylemiyorum, Karabekir'ler, Rauf Orbay'lar söylüyor). Gizlileri geçtim, Harbord'la yapılan kesin görüşmenin içeriğini dahi Atatürk sonradan yapılan röportajlarda açıklayamamıştır. Açık olan ise, mandacılık fikrinin Amerika tarafından değil, bizim tarafımızdan istenmesidir. Aynı isteği Ermeniler de dile getirmiştir, fakat Amerika böyle bir şeye girişmemiştir. Dönemin ABD Ankara büyük elçisi Charles H. Sherrill'in anlatımına göre, bizim teklifimizi de geri çeviren Amerika'dır. (8) Ayrıca Kazım Karabekir gibi, en büyük birlikleri emri altında tutan komutanlardan, bu fikre karşı çıkanlar olmuştur.
Sonuçta bir şekilde, manda yoluna girmedik. Lakin benim rahatsızlığım şurada; Atatürk, sonradan yazdığı Nutuk'ta, altında imzası olduğu yukarıdaki mektup için bakın ne diyor:
"Efendiler, pek uzun ve münakaşalı devam eden bu manda müzakeresi, taraftarlarını susturacak orta yollu bir çare ile sonra erdi; Hem de bu çareyi teklif eden yine Rauf Bey oldu... Bu teklif, oy birliği ile kabul olundu. Kongre Divan Başkanlığı'nın imzalarıyla bu yolda bir mektup müsveddesinin hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak ehemmiyet atf etmiş değildim."
Şimdi size, bu laflar inandırıcı geliyor mu? Ne demek "müsvettenin hazırlandığını hatırlıyorum ama gönderilip gönderilmediğini hatırlamıyorum"? Kaldı ki Rauf Orbay, yukarıda kendi eseri Cehennem Değirmeni'nden alıntı yaptığım gibi, gönderildiğini söylüyor. Ayrıca, yine aynı Nutuk'ta Atatürk'ün, mektubu gayet iyi hatırladığını kendi sözlerinden anlıyoruz:
"Yalnız Amerika senatosuna yazılan ve malumunuz olan bir mektuba kongre kararıyla 5 kişi vaz’-ı imza etmiştir ki, bu meyanda bendenizin de imzam vardır."
Yani bir hatırlamıyorum, bir gönderdik, vs gibi eli ayağına dolaşmış vaziyette çelişkili cevaplar vermek, generalle olan görüşmelerin içeriğine hiç cevap vermemek (9) neyin nesidir? Tamam, bir çıkış yolu olarak mandacılık ciddi ciddi düşünülmüştür, bu ne satılmışlıktır, ne vatan hainliğidir, ülkesini seven aydınlar da bu işi düşünmüştür, bir dönem için Atatürk de. Zaten Misak-ı Milli de Wilson İlkeleri'nin bir sonucudur, Lozan da. İnönü dahi milli mücadelede İngiliz desteğini itiraf etmiştir, Yunanlılar İngilizlerin kendilerini sattıklarını düşünüyor. Bu arada, İngilizler de mandacılık fikrine sıcak bakmamıştır, zaten onların gözü Anadolu'da değil, Ortadoğu'daydı, sonuçta Musul'u da aldılar. Lozan'daki bu tavizlere özellikle Kürt milletvekillerinden gelen tepkiler dolayısıyla Atatürk, apar topar meclisi tekrar seçime götürmüş, kendi elinle seçtiği milletvekillerine Lozan'ı kabul ettirmişti, buna rağmen 14 red oyu çıktı. Hatta en son Kürtlere özerklik konusu, Kürt muhalifleri dindirmek amacıyla, Musul'dan ebediyen vazgeçmenin arefesinde dile getirilmişti. Her türlü tavize rağmen, bir an önce Ankara hükümetinin tanınmasını ve icraatlere geçilmesini istiyordu, İngilizlerin dediği oldu, "Kurtuluş Savaşı" diye yazılan efsanenin sonrasında hiçbir şeyden kurtulmadık, Lozan da yedi düvele karşı bir zafer değildi. Amerika mandacılığıyla ilgili Atatürk'ün düşünceleri, İngilizlere verilen tavizlerle ilgili tüm bunlar ortadayken, "Böyle böyle gelişmeler oldu, biz de bir ara Amerika'nın yardımını istedik, lakin şu şu nedenlerden dolayı bu gerçekleşmedi." gibi bir açıklama yapılsa ne olurdu? Aslında objektif tarih adına yapılması gereken buydu, lakin milletin düşüncesine şekil vermek için resmi bir tarih yazmak gerekiyordu. Atatürk'ün başka maceralara girdikten sonra sanki bunlar hiç olmamış, kendisi hiç savunmamış gibi mandacılığı düşünenleri vatan haini ilan etmesi, imkansızı yaptım yedi düvele karşı harp ettim, sonra geldim iç hainlere, gerici dincilere, mandacılara karşı savaştım demesi, milli mücadele komutanlarını şu veya bu nedenden dolayı tasfiye edip kendini tanrı ilan etmesi, benim rahatsız olduğum konu bu.
Keşke, Atatürk Nutuk'u hiç yazmasaydı. - Falih Rıfkı Atay
Kaynaklar
(1) Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 3. Cilt, s. 696
(2) Ali Fuat Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar
(3) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt IV, s.57
(4) http://www.boyutpedia.com/default~ID~1447~aID~63436~link~mustafa_kemal%E2%80%99in_sivas_kongresi_adina_amerikan_senatosu%E2%80%99na_yazdigi_mektup.html
(5) http://armenianhouse.org/harbord/conditions-near-east.htm
(6) http://i55.tinypic.com/scdh78.jpg
(7) Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, Cilt 1, istanbul, 2004, s.275-276
(8) Charles H. Sherrill, Bir Elçiden Gazi Mustafa Kemal
(9) Nutuk, 1927 baskısı, Cilt II, s. 145-146
12 Kasım 2010 Cuma
İnönü ve 11 Kasım Darbesi
"Seni ben mahvederim, İsmet... İsmet!"
Tarih, 29 Ağustos 1932. Çankaya sofrasında, Atatürk böyle haykırıyordu. Aslında bu tehditin sebebi, bakıldığında, çok küçük gibi duruyor. Bir İngiliz gazetesinde bir haber çıkar: İngiltere hükümeti, Atatürk'e Dizbağı Nişanı verecektir. Bizim dalkavuk gazeteler de daima olduğu gibi, haber teyit edilmeden, methiyelere başlar. Halbuki ortada İngiltere hükümetinden böyle bir teklif falan yoktur. Bir önceki yazımda örneğini verdiğim gibi, rejim sözcüsü gazetelerin, Atatürk'ü övmek için hiç yaşamamış insanlara bir şeyler keşif/icat ettirip, o hiç yaşamamış ama nasıl olmuşsa Atatürk hayranı olmuş kaşif veya mucidin, o bulduğu şeyin adını da Atatürk'e ithaf ettiğini yazması dahi dönemin sıkça tekrarlanan peri masallarındandır. Atatürk ve yeni rejim böyle sevdirilmiştir aslında, gerek medyayla, gerek Nutuk gibi tek yönlü ve pekçok gerçeği örten kitaplarla, yani bu sofra tartışmasının sebebi göründüğü kadar önemsiz değildir.
Neyse, konumuza dönelim. Ortada İngiltere hükümeti tarafından böyle bir nişan teklifi olmadığı için, İnönü, haberin tekzip edilmesini önerir. Atatürk kabul eder, fakat tekzip metnine -kendini bir şekilde övecek malzeme çıkarmak gerektiğinden- şöyle eklenmesini söyler: "Zaten İspanya kralından arta kalan bir nişan Türk Reisicumhuru'na verilemez. Verilecek olsa bile Türkiye Cumhurbaşkanı o nişanı kabul etmez." Bunun üzerine İsmet Paşa, teklif bile gelmemişken, nişanın verilse de alınmayacağı yönünde bir ilavenin gereksiz olacağını söyleyerek itiraz eder. Atatürk ısrar eder, "Sen ekle, İngilizler beni sever, onlar benim için Loit Corc'u bile attılar." der, fakat İnönü, Loit Corc atılmadı, başarısızlığından dolayı kabileden çekildi deyince, sofrada hava gerginleşir. Atatürk ad hominemciliğe girişir, hükümet işlerine değinir, İsmet İnönü'yü beceriksizlikle itham eder, aşağılar ve yukarıdaki sözleri haykırır: "Seni ben mahvederim, İsmet... İsmet!" (1)
Bu tarz anekdotlar artırılabilir. Fakat, açıkça, Atatürk-İnönü arasında rejimin kurulmasına dek gösterilen birlik sonrasında, fikir uyumu ve birbirini tamamlamayla birlikte, yıllar boyu düşük şiddetli bir soğuk savaş olduğu açıktır. İnönü, entrikaları, çakallıkları konusunda Atatürk'ten de üstündür. İktidar hırsı yükseklerde olan iki insanın, hele aralarında simbiyotik bir ilişkiden kaynaklanan "katlanma" zorunluluğu varsa, çekişmesi daima kaçınılmazdır. Resmi tarihimiz Atatürk ve İnönü arasındaki anlaşmazlıkları "İnönü'nün devletçilikteki yumuşak tutumu yüzünden oluşan ekonomideki ufak tefek fikir ayrılıkları" diye açıklasa da, durum daha derindir. Zira ipler son dönemde iyice gerilmiş, İnönü'ye baskı kurmak amacıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, Nyon antlaşması ve Hatay sorunu gibi meselelerde fikir ayrılıkları çıkmış, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Politikada 45 Yıl'da bahsettiği gibi, İnönü gece uykusundan uyandırılarak Mustafa Kemal'den kabine değişiklikleri yapması konusunda emirler alacak kadar baskı görmeye başlamış, Çankaya sofrasında Tevfik Rüştü Abas, İsmet İnönü'nün Washington'a elçi olarak sürülmesini teklif etmiş (Böylelikle İnönü'nün milletvekilliği de düşecekti), bu sofra muhabbetlerinden rahatsız olan İsmet İnönü sonunda "Sizden sofrada emirler alıyoruz.", "Haberim olmadan sürekli bakanlar istifaya mecbur ediliyor, devlet işlerine ait bütün kararlar içki sofrasında alınıyor." gibi sözler söylemiş, Atatürk de şiddetli tepki göstermiş, "Sanki biz onun bütün kabahatlerini mecliste temizledik" demiştir. Akabinde de Atatürk "Akşam sofrayı dağıttıktan sonra hayli düşündüm. Bu adamı artık işbaşından çekme zamanının geldiğine kani oldum. Bir daha belini doğrultamayacağı şekilde başbakanlıktan uzaklaştıracağım... Şeyh Said olayında nasıl Fethi Bey'i partiden düşürdüysem onu da mecliste, kamuoyu önünde düşürmekti fakat hizmetlerini göz önüne alarak vazgeçtim... Daha çok önceden bu adamı işten çekmeliydim. Geç kaldık, geç!' demiştir. (2) Sonunda da Ekim 1937'sinde, İnönü, CHP genel sekreterlik, dolayısıyla başbakanlık görevinden alınmış, başbakanlığa Celal Bayar atanmış, İnönü'nün ise vekillik dışında hiçbir görevi kalmamış ve Atatürk'e muhalif olan herkes gibi tasfiye edilmiştir.
Sonrasında Atatürk'le İsmet İnönü arasındaki ilişki eskisi gibi olmamıştır. Hatta bir seferinde karşılaştıklarında Atatürk'ün "Bugün içmeyeceğim" demesi üzerine İnönü'nün "Benim yokluğum bile sizin sağlığınıza vesile olmuş, artık işlerle bizzat uğraşmak zorunda kaldığınızdan dolayı içemiyorsunuz." demesi ipleri hepten koparmış. Lakin, Atatürk kendi tabiriyle, İnönü'nün "belini doğrultamayacağı şekilde" tasfiye edildiğini düşünse de, İnönü'nün, olanın bitenin farkında olduğu açıktır. Hala, Atatürk'ün tedavisi boyunca neden İstanbul'da kaldığı bile spekülatiftir, o dönemde dönen entrikalar tam anlamıyla açığa çıkmamıştır. İsmet İnönü, Atatürk'ü İstanbul'da bir kez dahi ziyaret etmedi. Şükrü Kaya, kendisini İstanbul'a gitmesi konusunda ikna etse de, bu ziyaret, İnönü'ye suikast yapılacağı yönündeki iddialar yüzünden iptal edildi. Bir rivayete göre, o dönemde sürekli Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyan Sabiha Gökçen, İnönü'yü olan biten hakkında bilgilendiriyordu. İnce bir detay da, Atatürk'ün bu esnada, İnönü'nün çocuklarının eğitim ve bakım masraflarının kendisinin mirasından karşılanmasını istemesi. Atatürk, mal varlığı konusunda sıkıntısı olmayan, son dönemde neredeyse düşmanı haline gelmiş İnönü'nün çocuklarına niye mirasından pay bırakmıştır? Bunun nedeni bilinmiyor. Bir iddiaya göre, bir süre ciddi bir şekilde rahatsızlanan İnönü'nün öldüğüne dair Atatürk'e bir haber iletilmiş, hatta sahte bir gazete basılıp Atatürk'e gösterilmiştir, Atatürk de onun çocuklarına miras bırakarak bir bakıma vefa borcunu ödemek istemiştir. Bu haber, dönemin başbakanı Celal Bayar tarafından doğrulanmadı ve kanıtlanmadı, teyit edilmiş kanıtım olmadan kanıya varamayacağım için bu konu havada kalsın. Kim bilir, belki de Atatürk, İnönü'yü uzaklaşırdım ama silmedim mesajı vermiştir.
Gelelim o dönemdeki iktidar savaşlarına. Atatürk'ün, hiçbir zaman iktidar hırsı olmamış, devlet işlerinde pekçok konuda onayı alınmış Fevzi Çakmak'ın, kendisinden sonra cumhurbaşkanı olmasını istediği söylenir. Lakin, ne kadar zayıflatılmış olsa dahi, İnönü'nün ordudaki ağırlığı fazladır. Bu noktada da 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay devreye girerek, İnönü'yü açıkça desteklemiştir. Fevzi Çakmak da buna uymak zorunda kalmış, Bayar'a "Ben istesem de reisicumhur olmam için şartlar müsait değil" demiştir.
11 Kasım günü, daha Atatürk'ün ölümü üzerinden henüz 24 saat geçmiş, ölüm haberi bile tüm kesime ulaşmamışken, meclis toplandı. 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay'ın izlediği, meclisin etrafının askerlerle kuşatıldığı bir seçim oldu. İnönü ya seçilecek, ya kan dökülecekti. Sonuçta 323 oyun 322'sini İnönü aldı, cumhurbaşkanı oldu.
Akabinde yapılanlardan birkaçını sıralamak gerekirse; Atatürk, "edebi şef", İnönü ise Musollini'den esinlenilen sıfat olan "milli şef" ilan edildi (Daha doğrusu zaten Atatürk'ün olan şef sıfatı "ebedi şef" haline getirildi, şef sıfatını da İnönü aldı), İnönü, "CHP'nin değişmez başkanı" kabul edildi. CHP'nin başkanı da otomatik olarak cumhurbaşkanı olduğundan, bu karar, İnönü'nün ölene kadar cumhurbaşkanı olacağı anlamına geliyordu (Gerçi bu sistem Atatürk zamanında da aynıydı). Yani tıpkı Atatürk gibi, İnönü'yü oradan indirebilecek tek engel vardı, ölüm. Lakin hesap tutmadı, 2. Dünya Savaşı'nda flört ettiğimiz tek partili faşist rejimler zayıflayıp destekleri de kalmayınca, Sovyetler Birliği korkusundan ve dış ilişkilerin getirdiği baskıyla göstermelik çok partili döneme geçildi, lakin bu döneme kadar Atatürk adı altında, Kemalizm, İnönü'nün icraatleriyle şekillendi. Paraların üstünden Atatürk resmi kaldırıldı, İnönü'yü Washington'a elçi olarak göndermeyi öneren Atatürk hükümetinin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Abas'ın vekilliği düşürülerek Londra'ya elçi olarak sürüldü, Atatürk'le olan çekişmesinde kendisine karşı tutum alan herkesten hesabı şu veya bu şekilde soruldu. Bu durumdan Celal Bayar dahi yolsuzluk dosyaları vasıtasıyla kendi düşen payı almış, fakat çok partili döneme geçişte Demokrat Parti'yi kurmuştur, ki bu partinin kurulmasında da tıpkı CHP'de olduğu gibi İttihatçı kadrolar başrol üstlenmişti, dolayısıyla dış dünyaya göstermelik geçtiğimiz çok partili sistemde kurulan parti de göstermelik ve taşeron olmuştur. Atatürk'ün son başbakanı olan, güvendiği ve Atatürk'ün yolundan gitmeyi bir ibadet olarak gören Celal Bayar, nasıl sağ parti diye bilinen DP'yi kurdu? Atatürk'ün solla alakası yoktu da ondan. Tek partili dönemde de, DP'nin CHP'nin planladığı şekilde kontrol altında gittiği dönemde de, CHP, komünist devletlere yaranma amacı yaptıkları eylemler dışında, sol olduklarını iddia etmemişlerdir. Aksine, Atatürk yönetiminin bakanlarından faşist olduklarını inkar etmeyen söylemler bulabilirsiniz, çünkü dönemin Avrupa'sı öyleydi, alınan model de oydu. Kemal'in kendisine bizzat Bozkurt soyadını verdiği ve paşanın kabinesinin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un sözüne bakalım:
"Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin, Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm, otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer -tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki, bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir."
"Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en belirli bir zıddıdır. Yahudiler göçebe değil asalaktır."
"Türk'ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir." (Bu tarz söylemlerin devamını görmek isteyenler, zatın kendi yazdığı Atatürk İhtilali kitabını inceleyebilir.)
Türkiye'de 60'lar sonrası gerek ülkede oluşan solu kontrol altına alıp ona şekil vermek, gerek Sovyetler Birliği'yle olan ilişkiler yüzünden olsun, "Ortanın solu" olduklarını sonradan iddia edip, dünya tarihinde en ucube sol olan ve aslında sol olmayan "ulusal solu" yaratmışlardır. Neyse, ülkemizde sağ-sol meselesine başka bir yazıda detaylı olarak değinirim lakin diyeceğim şu, resmi tarihin bize anlattığı gibi İnönü, millet tarafından Atatürk'ten sonra sevilen ikinci adam olduğu için değil, onu vekillerin desteklediği için değil, demokratik ve sağlıklı bir seçimin sonucu değil, çok daha farklı, entrikalarla dolu, sert bir yolla ve ordunun desteğiyle cumhurbaşkanı seçilmiştir. Buna da şaşırmamak gerekir, otokratik rejimlerde iktidar değişimi sert olur. Bunun Osmanlı İmparatorluğu'nda tezahürü kardeş katli kanunudur. Ülkemizde kağıt üzerinde kurulan cumhuriyet, "şef" denen cumhurbaşkanına 1800'den itibaren padişahların bile sahip olmadığı geniş yetkiler veren (Evet, Atatürk ve İnönü, 1800'lerden beri gelen tüm padişahlardan daha fazla yetkiye sahipti), kendisinin ölüm dışında görevden alınmasının söz konusu olmadığı, başbakanı ve kabineyi kendisinin atadığı bir otokrasidir, sadece iktidar değişimi saltanata değil, atamalara, bunun başarısız olması durumunda da darbe yoluna bağlanmış ve ordunun denetiminde tutulmuştur. İnönü'yü tasfiye ettiğini sanan Atatürk ise, bu savaşı öldükten sonra kaybetmiştir, İnönü, Atatürk'ün fikirlerini tasfiye etmiş, kendisi şekillendirmiştir (Neyse ki bunda Kemalciliğin büyük zararı olmadı çünkü Atatürk ve İnönü, ideolojik bağlamda eküriydiler), hem de kendisini Atatürk'ten sonra cumhuriyetin ikinci adamı olarak ilan ederek.
Bugün bu gerçeği gören kemalciler dahi İnönü'yü eleştiriyor, ben bu eleştiriye İnönü'nün icraatlerindeki faşizm yönünden katılsam da fikir anlamında Atatürk'le hiçbir farkı olmadığını düşündüğüm için bu eleştiriyi yetersiz buluyorum. İnönü'yü Atatürk'ün mirasına ihanetle, olmayan devrimlerini durdurmakla, hatta karşıdevrimcilikle suçlayan, İnönü'nün Nazi Almanya'sından etkilenen varlık vergisi, yirmi kura ihtiyatlar olayı gibi faşist uygulamalarını kabul edip, Atatürk zamanında benzer faaliyetleri görmezden gelen, Atatürk'ü iyi adam, İnönü'yü kötü adam ilan edip tek parti rejiminin tüm karanlık eylemlerini İnönü'nün üstüne yıkan sayısız kitap ve makale bulabilirsiniz fakat ben bunlara katılmıyorum. Çünkü ikisi de dönemin ırkçı fikirlerinden etkilenmiştir, ikisi de diktatördür, ikisinin de "egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir." sözünü yorumlayış tarzları tamamen aynıdır. Nedir bu? Egemenliği, halkın kendi özgür iradesiyle kararlarını vermesi fikri mi? Hayır, bu egemenlik, devletin elitistler, iktidarı elinde bulunduranlar tarafından, millet adına, milletin iyiliğine olduğunu düşündükleri şeyler üzerinde karar vermesidir. Onlara göre halk cahildir ve gelecek nesle tehlike oluştururlar (Atatürk'ün gelecek nesle çok vurgu yapmasının nedeni budur), halk, bu devlet elitistlerinin kendi görüşleri doğrultusunda eğitilecek, kendilerini destekleyecek bir millet yaratılacak, bu aşamaya kadar, halka karşı devlet korunacaktır. Darbeler, nutuk safsatalarıyla yaratılan ve devlet elitistlerini yüceltip halkı "Biz olmasak siz olmazdınız" şeklinde kandıran Kurtuluş Savaşı masalları, asimilasyon politikaları, resmi tarih, mübadele, katliamlar, medya dahil tüm kurumlar üzerinde hakimiyet, İstiklal Mahkemeleri, milli eğitim, tek parti yönetimi, "Atatürk'ü anlamak" gibi abuk bir ifade ortaya atıp devamlı olarak bununla ilgili sürekli olarak cilt cilt kitap yazdırtma ihtiyacı duymak, aksini söyleyeni fişlemek hep buna yöneliktir. Bu düşünceye göre "Hiçbir gerçek devrim, gerçeği görenlerin dışında çoğunluğun oyuna başvurularak yapılamaz." (3) ve "gerçeği görenler" sadece ve sadece, devleti yöneten, sınırsız yetkilerle bezenmiş reisicumhur tarafından üyelerinin atandığı CHP'dir. Egemenliğin millete ait olduğunu söyleyip, rejimin adını cumhuriyet koyanlar, bu gerçeği örtme gereğini bile duymamışlardır. İnönü de 1960'larda Abdi İpekçi'ye "Demokratik rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş oluyorduk." (4) diyerek, demokrasiye geçmenin önceden planlanmadığını, sadece tek partili dönemin "değişmesi gerektiğini kabul ettiklerini" itiraf etmiştir. Bugün, Atatürk'ün kafasında çok partili sistem vardı diyenler, Kemalciliğe makyaj yapıp onun güzelliğine kendileri de inanıyor. Hayır, aslolan, bu diktatörler ölene kadar cumhurbaşkanı kalmayı planlıyor, aksine dair bir eylemde bulunmuyorlardı. 25 senelik tek parti döneminin gerçekten "geçiş dönemi" olduğu masalına mı inanıyorsunuz?
Üzücü olan ise, yine pekçok kemalci, sene 2010 olmasına rağmen her seçim sonrası halkı cahillikle suçlayarak, halka uygulanan baskılara çeşitli bahanelerle destek vererek, aynı faşist düşünceyi sürdürdüğünü gösteriyor, adım gibi de eminim, yapabilseler tek partili rejime geri dönerlerdi ve "cahil milleti" CHP'yi ve kurduğu rejimi sevdirme yolunda eğitmeye, devleti halka karşı korumaya devam ederlerdi. Lakin sorun şu ki; Bir milleti faşist olarak da eğitebilir, faşist partinizi desteklemelerini sağlayabilecek şekilde şartlandırabilirsiniz. Almanya'daki orta sınıf Hitler'i desteklemedi mi? Nazi kamplarından haberleri bile yoktu bu insanların, yalanlarla eğitildiler ve bunu her devlet yapabilir, halktan suni bir destek alabilir. Bunun demokrasiyle falan alakası yoktur, bu, dikta rejimidir. Lakin ülkemizde geri tepmiş, Atatürkçülük hiçbir zaman seçimle iktidara gelememiştir. CHP'nin kısa dönemli iktidara gelmeleri de sol söylemlerini ortaya attığı zamanlara denk gelir, Kemalcilikle ilgisi yoktur. "Milli egemenlik" hususunda halkın beyninin kendi istekleri doğrultusunda yıkanıp sonradan demokrasiye geçiş fikri konusunda Atatürk ve İnönü pek de farklı değildir, ikisini de eleştiriyorum. Bugün halkımız bilmiyor ki Osmanlı'nın "gerici" meclisinde, İttihat ve Terakki darbesine kadar sağcı, islamcı, hatta sosyalist parti bile vardı, çatır çatır sosyalist yayınlar yapılmaktaydı. Bu bakımdan cumhuriyet, demokrasi getirmemiş, aksine CHP'ye muhalif herkesi susturarak demokrasiye darbe vurmuştur. Nasıl ki Atatürk'le İttihatçı komutanlar arasındaki mücadele fikren değil, iktidar hırsından kaynaklandıysa, İnönü ve Atatürk arasındaki çekişme de zıt fikirlerinden dolayı değil, kişisel tutkularındandır. İdeolojik olarak birbirinin benzeri olan (Hatta birbirini tamamlayan) fakat uygulamada farklı metotlar kullanan bu kişilere baktığımızda, ittihatçılar da darbeyle, Atatürk de darbeyle, İnönü de darbeyle başa gelmiştir, halk desteği veya seçimle değil.
Kaynaklar
(1) Can Dündar, 3 Mektup 3 Kavga - 3, Milliyet, 02.04.2001
(2) Gültekin K. Birlik, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Döneminde Cumhuriyet Sofraları, s. 259-261
(3)Yusuf Çotuksöken, Atatürk Antolojisi, s. 36
(4)Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 3.Cilt s. 696
Tarih, 29 Ağustos 1932. Çankaya sofrasında, Atatürk böyle haykırıyordu. Aslında bu tehditin sebebi, bakıldığında, çok küçük gibi duruyor. Bir İngiliz gazetesinde bir haber çıkar: İngiltere hükümeti, Atatürk'e Dizbağı Nişanı verecektir. Bizim dalkavuk gazeteler de daima olduğu gibi, haber teyit edilmeden, methiyelere başlar. Halbuki ortada İngiltere hükümetinden böyle bir teklif falan yoktur. Bir önceki yazımda örneğini verdiğim gibi, rejim sözcüsü gazetelerin, Atatürk'ü övmek için hiç yaşamamış insanlara bir şeyler keşif/icat ettirip, o hiç yaşamamış ama nasıl olmuşsa Atatürk hayranı olmuş kaşif veya mucidin, o bulduğu şeyin adını da Atatürk'e ithaf ettiğini yazması dahi dönemin sıkça tekrarlanan peri masallarındandır. Atatürk ve yeni rejim böyle sevdirilmiştir aslında, gerek medyayla, gerek Nutuk gibi tek yönlü ve pekçok gerçeği örten kitaplarla, yani bu sofra tartışmasının sebebi göründüğü kadar önemsiz değildir.
Neyse, konumuza dönelim. Ortada İngiltere hükümeti tarafından böyle bir nişan teklifi olmadığı için, İnönü, haberin tekzip edilmesini önerir. Atatürk kabul eder, fakat tekzip metnine -kendini bir şekilde övecek malzeme çıkarmak gerektiğinden- şöyle eklenmesini söyler: "Zaten İspanya kralından arta kalan bir nişan Türk Reisicumhuru'na verilemez. Verilecek olsa bile Türkiye Cumhurbaşkanı o nişanı kabul etmez." Bunun üzerine İsmet Paşa, teklif bile gelmemişken, nişanın verilse de alınmayacağı yönünde bir ilavenin gereksiz olacağını söyleyerek itiraz eder. Atatürk ısrar eder, "Sen ekle, İngilizler beni sever, onlar benim için Loit Corc'u bile attılar." der, fakat İnönü, Loit Corc atılmadı, başarısızlığından dolayı kabileden çekildi deyince, sofrada hava gerginleşir. Atatürk ad hominemciliğe girişir, hükümet işlerine değinir, İsmet İnönü'yü beceriksizlikle itham eder, aşağılar ve yukarıdaki sözleri haykırır: "Seni ben mahvederim, İsmet... İsmet!" (1)
Bu tarz anekdotlar artırılabilir. Fakat, açıkça, Atatürk-İnönü arasında rejimin kurulmasına dek gösterilen birlik sonrasında, fikir uyumu ve birbirini tamamlamayla birlikte, yıllar boyu düşük şiddetli bir soğuk savaş olduğu açıktır. İnönü, entrikaları, çakallıkları konusunda Atatürk'ten de üstündür. İktidar hırsı yükseklerde olan iki insanın, hele aralarında simbiyotik bir ilişkiden kaynaklanan "katlanma" zorunluluğu varsa, çekişmesi daima kaçınılmazdır. Resmi tarihimiz Atatürk ve İnönü arasındaki anlaşmazlıkları "İnönü'nün devletçilikteki yumuşak tutumu yüzünden oluşan ekonomideki ufak tefek fikir ayrılıkları" diye açıklasa da, durum daha derindir. Zira ipler son dönemde iyice gerilmiş, İnönü'ye baskı kurmak amacıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, Nyon antlaşması ve Hatay sorunu gibi meselelerde fikir ayrılıkları çıkmış, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Politikada 45 Yıl'da bahsettiği gibi, İnönü gece uykusundan uyandırılarak Mustafa Kemal'den kabine değişiklikleri yapması konusunda emirler alacak kadar baskı görmeye başlamış, Çankaya sofrasında Tevfik Rüştü Abas, İsmet İnönü'nün Washington'a elçi olarak sürülmesini teklif etmiş (Böylelikle İnönü'nün milletvekilliği de düşecekti), bu sofra muhabbetlerinden rahatsız olan İsmet İnönü sonunda "Sizden sofrada emirler alıyoruz.", "Haberim olmadan sürekli bakanlar istifaya mecbur ediliyor, devlet işlerine ait bütün kararlar içki sofrasında alınıyor." gibi sözler söylemiş, Atatürk de şiddetli tepki göstermiş, "Sanki biz onun bütün kabahatlerini mecliste temizledik" demiştir. Akabinde de Atatürk "Akşam sofrayı dağıttıktan sonra hayli düşündüm. Bu adamı artık işbaşından çekme zamanının geldiğine kani oldum. Bir daha belini doğrultamayacağı şekilde başbakanlıktan uzaklaştıracağım... Şeyh Said olayında nasıl Fethi Bey'i partiden düşürdüysem onu da mecliste, kamuoyu önünde düşürmekti fakat hizmetlerini göz önüne alarak vazgeçtim... Daha çok önceden bu adamı işten çekmeliydim. Geç kaldık, geç!' demiştir. (2) Sonunda da Ekim 1937'sinde, İnönü, CHP genel sekreterlik, dolayısıyla başbakanlık görevinden alınmış, başbakanlığa Celal Bayar atanmış, İnönü'nün ise vekillik dışında hiçbir görevi kalmamış ve Atatürk'e muhalif olan herkes gibi tasfiye edilmiştir.
Sonrasında Atatürk'le İsmet İnönü arasındaki ilişki eskisi gibi olmamıştır. Hatta bir seferinde karşılaştıklarında Atatürk'ün "Bugün içmeyeceğim" demesi üzerine İnönü'nün "Benim yokluğum bile sizin sağlığınıza vesile olmuş, artık işlerle bizzat uğraşmak zorunda kaldığınızdan dolayı içemiyorsunuz." demesi ipleri hepten koparmış. Lakin, Atatürk kendi tabiriyle, İnönü'nün "belini doğrultamayacağı şekilde" tasfiye edildiğini düşünse de, İnönü'nün, olanın bitenin farkında olduğu açıktır. Hala, Atatürk'ün tedavisi boyunca neden İstanbul'da kaldığı bile spekülatiftir, o dönemde dönen entrikalar tam anlamıyla açığa çıkmamıştır. İsmet İnönü, Atatürk'ü İstanbul'da bir kez dahi ziyaret etmedi. Şükrü Kaya, kendisini İstanbul'a gitmesi konusunda ikna etse de, bu ziyaret, İnönü'ye suikast yapılacağı yönündeki iddialar yüzünden iptal edildi. Bir rivayete göre, o dönemde sürekli Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyan Sabiha Gökçen, İnönü'yü olan biten hakkında bilgilendiriyordu. İnce bir detay da, Atatürk'ün bu esnada, İnönü'nün çocuklarının eğitim ve bakım masraflarının kendisinin mirasından karşılanmasını istemesi. Atatürk, mal varlığı konusunda sıkıntısı olmayan, son dönemde neredeyse düşmanı haline gelmiş İnönü'nün çocuklarına niye mirasından pay bırakmıştır? Bunun nedeni bilinmiyor. Bir iddiaya göre, bir süre ciddi bir şekilde rahatsızlanan İnönü'nün öldüğüne dair Atatürk'e bir haber iletilmiş, hatta sahte bir gazete basılıp Atatürk'e gösterilmiştir, Atatürk de onun çocuklarına miras bırakarak bir bakıma vefa borcunu ödemek istemiştir. Bu haber, dönemin başbakanı Celal Bayar tarafından doğrulanmadı ve kanıtlanmadı, teyit edilmiş kanıtım olmadan kanıya varamayacağım için bu konu havada kalsın. Kim bilir, belki de Atatürk, İnönü'yü uzaklaşırdım ama silmedim mesajı vermiştir.
Gelelim o dönemdeki iktidar savaşlarına. Atatürk'ün, hiçbir zaman iktidar hırsı olmamış, devlet işlerinde pekçok konuda onayı alınmış Fevzi Çakmak'ın, kendisinden sonra cumhurbaşkanı olmasını istediği söylenir. Lakin, ne kadar zayıflatılmış olsa dahi, İnönü'nün ordudaki ağırlığı fazladır. Bu noktada da 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay devreye girerek, İnönü'yü açıkça desteklemiştir. Fevzi Çakmak da buna uymak zorunda kalmış, Bayar'a "Ben istesem de reisicumhur olmam için şartlar müsait değil" demiştir.
11 Kasım günü, daha Atatürk'ün ölümü üzerinden henüz 24 saat geçmiş, ölüm haberi bile tüm kesime ulaşmamışken, meclis toplandı. 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay'ın izlediği, meclisin etrafının askerlerle kuşatıldığı bir seçim oldu. İnönü ya seçilecek, ya kan dökülecekti. Sonuçta 323 oyun 322'sini İnönü aldı, cumhurbaşkanı oldu.
Akabinde yapılanlardan birkaçını sıralamak gerekirse; Atatürk, "edebi şef", İnönü ise Musollini'den esinlenilen sıfat olan "milli şef" ilan edildi (Daha doğrusu zaten Atatürk'ün olan şef sıfatı "ebedi şef" haline getirildi, şef sıfatını da İnönü aldı), İnönü, "CHP'nin değişmez başkanı" kabul edildi. CHP'nin başkanı da otomatik olarak cumhurbaşkanı olduğundan, bu karar, İnönü'nün ölene kadar cumhurbaşkanı olacağı anlamına geliyordu (Gerçi bu sistem Atatürk zamanında da aynıydı). Yani tıpkı Atatürk gibi, İnönü'yü oradan indirebilecek tek engel vardı, ölüm. Lakin hesap tutmadı, 2. Dünya Savaşı'nda flört ettiğimiz tek partili faşist rejimler zayıflayıp destekleri de kalmayınca, Sovyetler Birliği korkusundan ve dış ilişkilerin getirdiği baskıyla göstermelik çok partili döneme geçildi, lakin bu döneme kadar Atatürk adı altında, Kemalizm, İnönü'nün icraatleriyle şekillendi. Paraların üstünden Atatürk resmi kaldırıldı, İnönü'yü Washington'a elçi olarak göndermeyi öneren Atatürk hükümetinin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Abas'ın vekilliği düşürülerek Londra'ya elçi olarak sürüldü, Atatürk'le olan çekişmesinde kendisine karşı tutum alan herkesten hesabı şu veya bu şekilde soruldu. Bu durumdan Celal Bayar dahi yolsuzluk dosyaları vasıtasıyla kendi düşen payı almış, fakat çok partili döneme geçişte Demokrat Parti'yi kurmuştur, ki bu partinin kurulmasında da tıpkı CHP'de olduğu gibi İttihatçı kadrolar başrol üstlenmişti, dolayısıyla dış dünyaya göstermelik geçtiğimiz çok partili sistemde kurulan parti de göstermelik ve taşeron olmuştur. Atatürk'ün son başbakanı olan, güvendiği ve Atatürk'ün yolundan gitmeyi bir ibadet olarak gören Celal Bayar, nasıl sağ parti diye bilinen DP'yi kurdu? Atatürk'ün solla alakası yoktu da ondan. Tek partili dönemde de, DP'nin CHP'nin planladığı şekilde kontrol altında gittiği dönemde de, CHP, komünist devletlere yaranma amacı yaptıkları eylemler dışında, sol olduklarını iddia etmemişlerdir. Aksine, Atatürk yönetiminin bakanlarından faşist olduklarını inkar etmeyen söylemler bulabilirsiniz, çünkü dönemin Avrupa'sı öyleydi, alınan model de oydu. Kemal'in kendisine bizzat Bozkurt soyadını verdiği ve paşanın kabinesinin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un sözüne bakalım:
"Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin, Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm, otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer -tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki, bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir."
"Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en belirli bir zıddıdır. Yahudiler göçebe değil asalaktır."
"Türk'ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir." (Bu tarz söylemlerin devamını görmek isteyenler, zatın kendi yazdığı Atatürk İhtilali kitabını inceleyebilir.)
Türkiye'de 60'lar sonrası gerek ülkede oluşan solu kontrol altına alıp ona şekil vermek, gerek Sovyetler Birliği'yle olan ilişkiler yüzünden olsun, "Ortanın solu" olduklarını sonradan iddia edip, dünya tarihinde en ucube sol olan ve aslında sol olmayan "ulusal solu" yaratmışlardır. Neyse, ülkemizde sağ-sol meselesine başka bir yazıda detaylı olarak değinirim lakin diyeceğim şu, resmi tarihin bize anlattığı gibi İnönü, millet tarafından Atatürk'ten sonra sevilen ikinci adam olduğu için değil, onu vekillerin desteklediği için değil, demokratik ve sağlıklı bir seçimin sonucu değil, çok daha farklı, entrikalarla dolu, sert bir yolla ve ordunun desteğiyle cumhurbaşkanı seçilmiştir. Buna da şaşırmamak gerekir, otokratik rejimlerde iktidar değişimi sert olur. Bunun Osmanlı İmparatorluğu'nda tezahürü kardeş katli kanunudur. Ülkemizde kağıt üzerinde kurulan cumhuriyet, "şef" denen cumhurbaşkanına 1800'den itibaren padişahların bile sahip olmadığı geniş yetkiler veren (Evet, Atatürk ve İnönü, 1800'lerden beri gelen tüm padişahlardan daha fazla yetkiye sahipti), kendisinin ölüm dışında görevden alınmasının söz konusu olmadığı, başbakanı ve kabineyi kendisinin atadığı bir otokrasidir, sadece iktidar değişimi saltanata değil, atamalara, bunun başarısız olması durumunda da darbe yoluna bağlanmış ve ordunun denetiminde tutulmuştur. İnönü'yü tasfiye ettiğini sanan Atatürk ise, bu savaşı öldükten sonra kaybetmiştir, İnönü, Atatürk'ün fikirlerini tasfiye etmiş, kendisi şekillendirmiştir (Neyse ki bunda Kemalciliğin büyük zararı olmadı çünkü Atatürk ve İnönü, ideolojik bağlamda eküriydiler), hem de kendisini Atatürk'ten sonra cumhuriyetin ikinci adamı olarak ilan ederek.
Bugün bu gerçeği gören kemalciler dahi İnönü'yü eleştiriyor, ben bu eleştiriye İnönü'nün icraatlerindeki faşizm yönünden katılsam da fikir anlamında Atatürk'le hiçbir farkı olmadığını düşündüğüm için bu eleştiriyi yetersiz buluyorum. İnönü'yü Atatürk'ün mirasına ihanetle, olmayan devrimlerini durdurmakla, hatta karşıdevrimcilikle suçlayan, İnönü'nün Nazi Almanya'sından etkilenen varlık vergisi, yirmi kura ihtiyatlar olayı gibi faşist uygulamalarını kabul edip, Atatürk zamanında benzer faaliyetleri görmezden gelen, Atatürk'ü iyi adam, İnönü'yü kötü adam ilan edip tek parti rejiminin tüm karanlık eylemlerini İnönü'nün üstüne yıkan sayısız kitap ve makale bulabilirsiniz fakat ben bunlara katılmıyorum. Çünkü ikisi de dönemin ırkçı fikirlerinden etkilenmiştir, ikisi de diktatördür, ikisinin de "egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir." sözünü yorumlayış tarzları tamamen aynıdır. Nedir bu? Egemenliği, halkın kendi özgür iradesiyle kararlarını vermesi fikri mi? Hayır, bu egemenlik, devletin elitistler, iktidarı elinde bulunduranlar tarafından, millet adına, milletin iyiliğine olduğunu düşündükleri şeyler üzerinde karar vermesidir. Onlara göre halk cahildir ve gelecek nesle tehlike oluştururlar (Atatürk'ün gelecek nesle çok vurgu yapmasının nedeni budur), halk, bu devlet elitistlerinin kendi görüşleri doğrultusunda eğitilecek, kendilerini destekleyecek bir millet yaratılacak, bu aşamaya kadar, halka karşı devlet korunacaktır. Darbeler, nutuk safsatalarıyla yaratılan ve devlet elitistlerini yüceltip halkı "Biz olmasak siz olmazdınız" şeklinde kandıran Kurtuluş Savaşı masalları, asimilasyon politikaları, resmi tarih, mübadele, katliamlar, medya dahil tüm kurumlar üzerinde hakimiyet, İstiklal Mahkemeleri, milli eğitim, tek parti yönetimi, "Atatürk'ü anlamak" gibi abuk bir ifade ortaya atıp devamlı olarak bununla ilgili sürekli olarak cilt cilt kitap yazdırtma ihtiyacı duymak, aksini söyleyeni fişlemek hep buna yöneliktir. Bu düşünceye göre "Hiçbir gerçek devrim, gerçeği görenlerin dışında çoğunluğun oyuna başvurularak yapılamaz." (3) ve "gerçeği görenler" sadece ve sadece, devleti yöneten, sınırsız yetkilerle bezenmiş reisicumhur tarafından üyelerinin atandığı CHP'dir. Egemenliğin millete ait olduğunu söyleyip, rejimin adını cumhuriyet koyanlar, bu gerçeği örtme gereğini bile duymamışlardır. İnönü de 1960'larda Abdi İpekçi'ye "Demokratik rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş oluyorduk." (4) diyerek, demokrasiye geçmenin önceden planlanmadığını, sadece tek partili dönemin "değişmesi gerektiğini kabul ettiklerini" itiraf etmiştir. Bugün, Atatürk'ün kafasında çok partili sistem vardı diyenler, Kemalciliğe makyaj yapıp onun güzelliğine kendileri de inanıyor. Hayır, aslolan, bu diktatörler ölene kadar cumhurbaşkanı kalmayı planlıyor, aksine dair bir eylemde bulunmuyorlardı. 25 senelik tek parti döneminin gerçekten "geçiş dönemi" olduğu masalına mı inanıyorsunuz?
Üzücü olan ise, yine pekçok kemalci, sene 2010 olmasına rağmen her seçim sonrası halkı cahillikle suçlayarak, halka uygulanan baskılara çeşitli bahanelerle destek vererek, aynı faşist düşünceyi sürdürdüğünü gösteriyor, adım gibi de eminim, yapabilseler tek partili rejime geri dönerlerdi ve "cahil milleti" CHP'yi ve kurduğu rejimi sevdirme yolunda eğitmeye, devleti halka karşı korumaya devam ederlerdi. Lakin sorun şu ki; Bir milleti faşist olarak da eğitebilir, faşist partinizi desteklemelerini sağlayabilecek şekilde şartlandırabilirsiniz. Almanya'daki orta sınıf Hitler'i desteklemedi mi? Nazi kamplarından haberleri bile yoktu bu insanların, yalanlarla eğitildiler ve bunu her devlet yapabilir, halktan suni bir destek alabilir. Bunun demokrasiyle falan alakası yoktur, bu, dikta rejimidir. Lakin ülkemizde geri tepmiş, Atatürkçülük hiçbir zaman seçimle iktidara gelememiştir. CHP'nin kısa dönemli iktidara gelmeleri de sol söylemlerini ortaya attığı zamanlara denk gelir, Kemalcilikle ilgisi yoktur. "Milli egemenlik" hususunda halkın beyninin kendi istekleri doğrultusunda yıkanıp sonradan demokrasiye geçiş fikri konusunda Atatürk ve İnönü pek de farklı değildir, ikisini de eleştiriyorum. Bugün halkımız bilmiyor ki Osmanlı'nın "gerici" meclisinde, İttihat ve Terakki darbesine kadar sağcı, islamcı, hatta sosyalist parti bile vardı, çatır çatır sosyalist yayınlar yapılmaktaydı. Bu bakımdan cumhuriyet, demokrasi getirmemiş, aksine CHP'ye muhalif herkesi susturarak demokrasiye darbe vurmuştur. Nasıl ki Atatürk'le İttihatçı komutanlar arasındaki mücadele fikren değil, iktidar hırsından kaynaklandıysa, İnönü ve Atatürk arasındaki çekişme de zıt fikirlerinden dolayı değil, kişisel tutkularındandır. İdeolojik olarak birbirinin benzeri olan (Hatta birbirini tamamlayan) fakat uygulamada farklı metotlar kullanan bu kişilere baktığımızda, ittihatçılar da darbeyle, Atatürk de darbeyle, İnönü de darbeyle başa gelmiştir, halk desteği veya seçimle değil.
Kaynaklar
(1) Can Dündar, 3 Mektup 3 Kavga - 3, Milliyet, 02.04.2001
(2) Gültekin K. Birlik, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Döneminde Cumhuriyet Sofraları, s. 259-261
(3)Yusuf Çotuksöken, Atatürk Antolojisi, s. 36
(4)Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 3.Cilt s. 696
9 Kasım 2010 Salı
Bunları Biliyor Muydunuz?
29 Ekim'di, 10 Kasım'dı, milli ramazan misali, Kemalizm dindarlığı baş gösteriyor. Mail kutum da birtakım "Bunları biliyor muydunuz", "Atatürk'ün bilinmeyen yönleri" gibi postalarla kirleniyor açıkçası. Kirlenmesinin sebebi de, bu maillerin tamamının uyduruk kaydırık bir yerlerden alınan yalan bilgiler içermesi. E haliyle, "Atatürk hakkında güzel bir şey söylüyorsa yolla." mantığı. Özellikle son zamanlarda, Atatürk'ün yabancı kesim tarafından sevildiği, sayıldığı şeklindeki haberler revaçta. Tabi bir kesim, Atatürk'ün zorla sevdirildiğini savunuyor, Kemalistler de bu mailler aracılığıyla "Bak, elin oğlu bile hiçbir nedeni olmadan seviyor, bir sen anlayamadın Atatürk'ü, gerizekalı" mesajı veriyor. Lakin üzgün olduğum nokta, küçük, küçücük bir araştırmayla bile bu iddiaların yalan olduğu gerçeğine ulaşılabilecekken, bilgili, kültürlü diye umduğum Atatürkçü arkadaşlarımın bunlara hiç sorgulamadan inanması. Etrafta Atatürk'ün nasıl yurtdışında saygı gördüğünü anlatan maillerin tümünün yalan olması aslında durumun tam tersi olduğunun, dolayısıyla böyle maillerin uydurulmak zorunda kalındığının ispatıdır. Ayrıca, tarihten ve dünyadan bihaber olanların anti-kemalistler değil, aksine, kemalistler olduğunun göstergesidir. Keşke bir kemalist de çıksa, "Arkadaşlar, bu iddialar yalan, siz de bunları yayarak adımızı karalamayın" dese, ben de onu tebrik etsem. Neyse, aşağıda tek tek her maddeye cevap yazacağım, aldığım çeşitli maillerdeki derlemedir bunlar, başka iddia görürsem ve yanlışlığını farkedersem eklerim.
İddia 1# Hiç yurtdısına cıkmadığını, butun liderlerin onu Turkiye de ziyarete geldiklerini,
Cevap: Ee? Öncelikle yurtdışına çıkmamak bir erdem midir? Atatürk neden çıkmamıştır yurtdışına? Bunun nedenini tarihçiler tartışadursun, en mantıklı gerekçesi Teşkilat-ı Mahsusa diye bir örgütün varlığı. Ayrıca "bütün liderler" onu "ziyarete" gelmemiştir. Gerekenler gelmiştir, hal hatır sormak amaçlı da değildir bu. Dönemin en önemli devlet adamları gelmemiştir. Bu konuda Engin Ardıç'ın bir yazısını paylaşmak istiyorum: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/03/14/Ataturk_un_pasaportu_var_miydi
İddia 2# Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu,
Cevap: Öncelikle, hemeh hemen bütün diktatörlere, dalkavukları tarafından "öğretmen" sıfatı kullanılmıştır, Atatürk bu konuda dünyada tek lider falan değildir. İkincisi, aynı zamanda Atatürk'ün bir sıfatının da "başkomutan" olduğunu unutmayalım. Ayşe Hür'ün dikkat çektiği gibi, zatın kurduğu mecliste, başında iki "milli" sıfatı barındıran bakanlıktan birinin "Milli Eğitim", diğerinin "Milli Savunma" bakanı olması, Atatürk için en sık kullanılan iki sıfattan birinin "başöğretmen", diğerinin "başkomutan" olmasının tesadüf olmadığı gibi, tesadür değildir. Tamamen "asker millet" projesine yönelik vurgulardır bunlar. Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının vasıtasıyla okullarda milli güvenlik dersi okutulmaya başlanması, 1926'dan itibaren Kazım Karabekir'in de teşvikiyle beden eğitimi derslerinde öğrencilere askerlik eğitimi verilmesi, 1938 yılında çıkarılan Beden Terbiyesi Kanunu gibi pekçok somut konu, Atatürk'ün öğretmenliğinin komutanlığıyla ilintisine kanıttır.
Peki siz, bunu biliyor muydunuz?
Yukarıdakilerle de kalınmadığını, Goltz Paşa'nın tüm milleti asker olarak gören, ordunun millete değil, milletin orduya hizmet etmesi gerektiğini savunan, Abdülhamit tarafından "Millet-i Müsellaha" (Asker Millet) olarak 1884'de çevirtilen Das Volk in Waffen kitabının, kaynak belirtilmeden, Atatürk tarafından Afet İnan'a intihal yaptırıldığını? (Sırf bu gibi nedenler yüzünden ah diyorum, Osmanlı dönemi kitapları, belgeleri ortaya dökülse de, tüm foyalar meydana çıksa) Onun dışında, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının askerlere yönelik versiyonu olan Askerin Ders Kitabı'nda, Türklerin en yüce ve kanı temiz millet olduğu, diğer milletler mağarada hayvan gibi yaşarken Türklerin medeniyete ulaşmış olduğu gibi yalanlar yazılıdır. Hala da bu yalanlara inananların sayısı ne yazık ki az değil. Goltz Paşa'nın "millet orduya değil, ordu millete hizmet eder" doktrini de, olduğu gibi üzerimize zorunlu askerlikle dayatılagelmektedir. Evet, başkomutanımız bu konuda başöğretmen olmakla harika bir iş çıkarmıştır. Onun dışında, Osmanlı döneminde bu ülkeden daha kaliteli aydınlar, edebiyatçılar çıkıyordu, Cumhuriyet döneminden sonra gerileme yaşadık, bunu kimse inkar edemez. Atatürk'ün öğretmenliği bu alanda değildir. Yazdırdığı kitaplara bakın, hepsi ilkel milliyetçilik-ırkçılık, Jön Türkler'den kalma turancılık, militarizm kokmaktadır.
İddia 3# Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal olduğunu,
Cevap: Ne büyük iş değil mi? Peh. Atatürk, geometri dünyasına hiçbir katkı yapmamıştır. Osmanlı zamanında kullanılan terimlerin değiştirilmesine yönelik paranoyadan başka bir şey değildir bu. O zamanlar Türkçe'nin dillerin en yücesi olduğu, Güneş Dil Teorisi gibi sapkınlıklar kol gezmiyor muydu? Nedir Thor aşkına, Osmanlılar açı yerine zaviye diyordu, üçgen yerine müselles diyordu, ondan geri kalmıştı da, Atatürk bir kitap yazdı ve artık üçgen, açı diyeceksiniz dedi diye geometride dünya çapında müthiş ilerlemeler mi kaydettik? Bu mudur devrim? Geçiniz. Bu, aksine, yukarıda söylediğim, "Atatürk'ün yazdığı her kitap milliyetçilik, ırkçılık ve militarizm kokmaktadır" tezimi direkt olarak destekler nitelikte.
İddia 4# Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulur,
Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz oluruz dediğini,
Cevap: Ahahahahah gülerim. Bunu biliyor muydunuz? Birleşmiş Milletler 1945 yılında kuruldu, oha lan, Atatürk'ün cesedine mi sormuşlar bu soruyu? Neyse, O zamanlar daha Birleşmiş Milletler falan yoktu ortada, Milletler Cemiyeti vardı, ona da Lozan'da (1922) İnönü, çatır çatır, cemiyete girmekten memnun oluruz diyerek Atatürk yönetiminin tarafını belli etti (Lozan tutanaklarında sabittir). 1932 yılında Atatürk, Milletler Cemiyeti'ne girmiştir (Cemiyet, yasa falan da değişmedi). BM 1945'te kurulduğunda ilk davet edilen ülke olmadığımız gibi, yine bizim için yasasını falan da değiştirmedi.
İddia 5# Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
"Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim" dediğini,
Cevap Öncelikle General McArthur diye biri yok. General MacArthur var. Peki Atatürk ve general tanışıyor mu? Atatürk'ün söylev ve demeçlerinde, MacArthur'la yapılan bir mülakattan bahsedilir. Atatürk'le MacArthur arasında 1932 yılında mülakat yapıldığını ise bundan 20 yıl sonra, 8 Kasım 1951'de Cumhuriyet gazetesi şu içerikle birlikte iddia etmiştir: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Print&SoylevDemecIcerikNo=321&Yer=NutukIcerik
Lakin, ortada sözü geçen "The Caucaus" dergisi ne idüğü belirsiz bir dergi, araştırsanız da bulamazsınız. Yani alıntı yapılırken gösterilen saçma sapan bir kaynak ve bu kaynağa göre Atatürk'ün ikinci dünya savaşını ön görmesi ve bolşeviklerin zaferini ilan etmesi, senelerden beridir bize de bu anlatılır. Fakat alıntı yapılan derginin ne idüğü belirsiz bir dergi olması, bu görüşmenin orijinalinin olmaması sebebiyle tarihi gerçekmiş gibi algılanamaz. Tarihçi Cemil Koçak'ın o sırada cumhurbaşkanlığı genel sekreteri olan Yusuf Bayur'dan rapor ettiğine göre ise, tarihi gerçek bunun tersidir. Atatürk, Ankara'daki konuğuna Gazi Çiftliği hakkında bilgi vermiş, ileriki on yıl için de büyük bir savaş beklemediğini söylemiş. Yani bize anlatılanın tam tersi. Bu konu Toplumsal Tarih Dergisi'nde yayınlanmıştır. Atatürk'ü çok sevdiğini iddia edenler, kemalizme karşı çıkan herkese cahil damgası vuranlar eğer ki Atatürk'le ilgili birşeyler öğrenmek istiyorlarsa, siyasetbilimci Dr. Cüneyt Akalın'ın konu hakkındaki muazzam yazısını okuyabilirler, buyrun:
http://www.cuneytakalin.com.tr/atat%C3%BCrk-mac-arthur-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmesi%E2%80%99nin-i%C3%A7y%C3%BCz%C3%BC-0
Sonuç: Böyle bir Atatürk hayranlığı içeren söylemin varlığını geçtim, resmi kayıtlarda olan bir görüşme bile ülkemizde çarpıtılmış. Hem adam Atatürk gibi asker, ondan övgüyle bahsetse bana ne. Geçiniz. Kaldı ki, adam iki dünya savaşına da giriyor, 1938 neden en buhranlı dönemi olsun lan? Nispeten en rahat dönemi, hatta çocuğunun olduğu dönem bu. En buhranlı dönem ne demek? Hem bunu not eden her kimse, 120 sayısını not etme gereğini neden hissetti? 120 kişiye canı sıkılıp dönüp böyle bir laf etmesi ne demek Allah aşkına?
İddia 6# Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı :
"Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir" dediğini,
Cevap: Demedi. Aptal mısınız? 1000 yıldan bahsediyoruz ulan, 1000 yıl. Osmanlı kuruluyor, çöküyor, pusula bulunuyor, Rönesans, ilk insan hakları bildirgesinin yayınlanması, ilk anayasal cumhuriyetin kurulması, Rus Devrimi'nden Fransız Devrimi'ne pekçok devrimin olması, Einstein, Newton, insanın aya ayak basması, Napolyon, internetin icadı, onlarca filozof, Mars'a gidiş, kurşunun kullanılması, atomun parçalanması, hep o milenyumda olmuş. Clinton da çıkacak asrın adamı Atatürk'tür diyecek. Manyak mısınız? Clinton'ın iki milenyum mesajı var, ikisini de veriyorum aşağıda, buyrun okuyun, Atatürk kelimesi nerede geçiyor bana da gösterin:
http://clinton4.nara.gov/WH/New/html/christmas-1999.html
http://archives.cnn.com/1999/ALLPOLITICS/stories/12/30/clinton.millennium/index.html
İddia 7# Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı :
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir"
Cevap: Zuhahahah. Tahran Gazetesi ne? İçerisinde Tahran kelimesi geçen tek gazete Tehran Times, ve bu gazete 1979'da yayınlanmaya başlandı. Benim bilmediğim başka bir Tahran Gazetesi varsa bilmek isterim, o şiirin geçtiği günkü arşive yönelik de bir kanıt. O kadar da hakkım olsun. Lakin şiirin uyduruk olduğu içinde Allah kelimesinin geçtiğinden belli. İslam ülkesi ya, İran ya, hemen Allah kitap. Destekli atın. O tarihte yayınlanan o isimde bir gazete bile yok.
İddia 8# Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu,
Cevap: Yok böyle bir şey. Şimdi bebiş, kandırmacaya gerek yok. Turizm sektöründe çalışmış, AskScooby Forum gibi üye sayısı onbinleri geçmiş sitelerde moderatörlük yapmakta olan biriyim, yani az çok yabancı tanıdığımız var, neyin ne olduğunu biliyoruz. İnternet ortamında iki iddia geçiyor, "Atatürk gibi olmak", ve "Atatürk gibi düşünmek" deyimleri. Norveç kökenli olup İngiltere'de yaşayan, ayrıca Norveç'in yerlilerinden tanıdıklarım var ve bu insanlar yetişkin, Türkiye'ye de gelenler var içlerinden, neyin ne olduğunu bilen insanlar. Üşenmedim sordum. Böyle bir şey yok. Yine de emin olmak için, "Atatürk gibi olmak" ve "Atatürk gibi düşünmek" ifadelerinin olabilecek tüm Norveççe karşılıklarını Google'da arattım, Vikipedi'nin Norveççe sayfasında Atatürk kelimesi geçen sayfalara baktım. Yok böyle bir deyim. Yok yani, boşuna yırtınmayın. Ahah bakın şunlara:
http://forum.wordreference.com/showthread.php?t=1260116
http://www.topix.com/forum/world/norway/TM4E8B9VDAIHLG040
He bir de benim mesaj kutumdan Norveç'li bir arkadaşımın alıntısını vereyim:
"Never heard of that saying, even called a couple of people(one with turkish background)never heard of that either. So yeah,thats a myth :)"
İddia 9# Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var.
Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma olduğunu,
Cevap: Ah Kara Fatma mitleri. Kadın erkek "asker millet" yaratma projesine değinmiştim yukarıda. Lakin "Gerektiğinde asker oluruz" dediği için Kadın Halk Fırkası kapatıldı Atatürk'ün tek parti yönetiminde, üstelik aşağılandılar. Cumhuriyet döneminin kadına bakış açısını bu yazımda anlatmıştım. Ayşe Hür'ün "Kara Fatmalar" hakkında ilgili bir yazısıyla karşılaştım, buyrun:
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-sizin-kahramaniniz-hangi-kara-fatma.htm
İddia 10# Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,
Cevap: Wanderbit Üniversitesi diye bir üniversite yok. Tenessee'de Vanderbit var, zira bu çiçeğin o üniversiteyle ilgisi hiç olmadığı gibi, Kirk Ladin isimli bir akademisyen de bu üniversitede hiçbir zaman görev yapmamış. Gariptir, Kirk Ladin ismini araştırınca da sadece bu mailleri bulabiliyorsunuz, yabancı herhangi bir sitede adamın adı geçmiyor. Böyle biri var mıydı o da şüpheli.
İşin aslı şu, bu çiçeğe Atatürk çiçeği diyen bizden başka millet yok. Çiçek, Meksika'da yetişiyor ve bunu Amerika'ya tanıtan Poinsett'in adına ithafla Poinsettia denmiş, İngilizce karşılığı bu, botanikte ise euphorbia pulcherrima diye geçiyor. Fakat ben daha da meraklandım, buna Atatürk çiçeği diyen kimdir diye ve araştırdım. Bulduğum tek kanıt 28 Temmuz 1933 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde sözkonusu varlığı kanıtlanamamış Kirk Ladin kişisinin bu çiçeği laboratuar'da ürettiği, isim ararken de onun iş arkadaşı bir diğer profesörün Tarsus Koleji'nde tanışıp hayran kaldığı Atatürk'ün ismini önermesi. Rejim sözcüsü Cumhuriyet'in bundan çok daha büyük yalanlar uydurduğunu biliyoruz, o yüzden şaşırmadım. Sonuçta bu da bir senaryo, bizden başka bu çiçeğe Atatürk çiçeği diyen yok, bu çiçeği bulan diye biri de yok, sadece Amerika'ya tanıtan Poinsett var ki bu adam Atatürk doğmadan önce, 1851'de ölüyor. Bu da gol değil yani, kusura bakmayın.
İddia 11# Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,
Cevap: Trikupis'in (Daha adını bile düzgün yazamamışlar) ülkesine döndükten sonra ne yaptığını bilmem, peki siz bunu biliyor muydunuz? Büyük Taarruz'da yenilgiye uğrayan Trikupis'in, Yunanistan'da idam edilmemesi için senelerce ülkede tutulduğunu (Araştırın azcık o zamanki altılar davasını falan)? Türkler ve Yunanlılar, Yunanistan durulduktan sonra takas edilmiş, Trikupis ancak bu şekilde idamdan kurtulmuştur. Yani bunu yapmışsa bile (Ki kanıt var mı bilmiyorum), tamamen kişisel nedenlerden dolayıdır. Şimdi Atatürk'e yatıp kalkıp küfreden Yunanlıların (Komutanı olsun mübadele yoluyla evini barkını terketmek zorunda kalan sivil halk olsun) listesini yazmaya kalksam, gol atmış olur muyum? Kaldı ki, İtilaf Devletleri'ni dahi şaşkınlık içerisinde bırakıp Anadolu'ya girme aptallığını göstermiş bir devletin komutanından bahsediyoruz, yani öyle deha falan değil. Atatürk'ü sevmesi hatta kemalistler açısından eksi bir puan olurdu.
İddia 12# Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" ,
Cevap: 1996 yılında ölen bir Haiti Cumhurbaşkanı yok. Hiçbir Haiti cumhurbaşkanının mezarında da böyle şeyler yazmıyor.
İddia 13# Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ ü örnek alsın yeter" dediğini,
Cevap: Ahahah Mr Johns kim lan? Bazı maillerde Mr. John, bazılarında Mr. Juhn diye geçiyor. Adı ne bu adamın? En ünlü ekonomistlerden biriyse her yerde bulabilmeliyiz adını, nedir tam adı? Bu sözü nerede söylemiştir? Kaynak nedir? Mr mıdır ünvanı? Madem çok ünlü, akademik bir ünvanı yok mudur? En ünlü ekonomisti geçtim, Amerika'nın Johns soyadlı tanınmış bir ekonomistini dahi bulamadım. Ben de yazsam "Dünyanın en ünlü astronotlarından Mrs. Browns'un Atatürk'e ünlü dolu sözleri" ve maille dağıtsam, bu da ünlü olur. Vay Kemalistler vay.
İddia 14# Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”
Cevap: Çıkmamıştır. Çıkan en önemli şey anı defteri olmuştur. Bolivya kayıtlarına bakın, bir yerde Nutuk ifadesini bulursanız söyleyin. Kaldı ki, o tarihte Nutuk'un yabancı bir çevirisi bile yoktu. Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurulu, o tarihe kadar İngilizce, Almanca, Fransızca ve Rusça çevirilerini olduğunu iddia etse de, 1967 tarihinden önce basılmış, yayınlanmış bir tane Nutuk gösterin bana. Gösteremezsiniz. Basın anlamında bu iş ta 2000'lere uzanır. Kaldı ki, diyelim kıyıdan köşeden bir çeviri Che'nin eline geçti (Ki yok böyle bir kitap), ana dili bile değil bu çeviriler. Bu çevirilerle devrim ufkunu açmış, kutsal kitabı gibi yanında taşımış, bak sen.
Bu iddiaya inananlar, çok açık söylüyorum, Nutuk'u kesinlikle okumamışlardır. Neden? Nutuk bir düşünce/devrim kitabı değil de ondan. Ben, lise yıllarımda tüm dinler ve kutsal kitaplarını okurken, kemalizmin kutsal kitabı Nutuk'u da okudum. Nutuk, kurtuluş mücadelesini anlatan bir kitap, aynı zamanda, bir tarih nasıl çarpıtılır ve tek taraflı, kin kusarak yazılır, Atatürk bu konudaki tüm yeteneklerini sergilemiş bu kitapta. Şimdi ikinci kez okuyorum Nutuk'u, bu kez farklı çalışmalaırm olacak üzerinde. Fakat nedir yani, Nutuk'u okuyor olmam kemalist olduğumu mu gösteriyor? Che Guevera'nın çantasından Hitler'in Kavgam'ı çıksa, Guevera'yı nasyonal sosyalist mi ilan edecektik?
Şayet bu iddiaya inanıyor ve Nutuk'u da okumuşsanız (Ki bu çok düşük bir ihtimal), Guavera'nın üzerinde kemalizm etkisi olduğunu düşünüyorsanız, o zaman Che Guevera'yı bilmiyorsunuz demektir. Kaldı ki bir Atatürkçü olsam, Che Guevera'nın kitap üzerindeki görüşlerini, okurken aldığı notları merak ederdim ve araştırırdım. Kitap nerede sergileniyor, ne akıbete uğramış merak ederdim. Ama bulamazdım, çünkü bu hikaye tamamen yalan. Buyrun Che Guevera ve öldürüldüğü gün üzerinden çıkanlar:
http://www.time.com/time/magazine/article/0,9171,837605,00.html
He, bir de Guevera'nın BM'de Türkleri Kıbrıs yüzünden yerdiği bir konuşması var, buyrun:
http://www.companeroche.com/index.php?id=97
İddia 15# Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,
Cevap: E ahmağım, diyelim ki bu doğru (Ki en doğru olabileceğine inandığım maddelerden biri bu), tarihe bakmaz mısın? 1961. Küba devrimi ne zaman olmuş? 1959. Yani Castro, devrim olduğunda Nutku okumamış demektir. O kadar çok övüyoruz ki her yerde, büyük devrimci, yedi cihana harp etmiş anti-emperyalist, merak etmiş olamaz mı? Ki bu tarihten sonra Atatürk'ü Nutuk'tan öğrendiyse, saygı duymuş olmaması imkansız. Nutuk'ta Atatürk resmen ilahlaştırıyor kendisini, olmamış hikayeler anlatıyor, nefret kusuyor. Daha halkımız Kurtuluş Savaşı'nın bile yedi dümene karşı verilmediğini, özellikle Yunan birliklerinin atılmasından sonra savaşın bir iç savaştan ibaret olduğunu, Doğu'da Ermeniler'e karşı verildiğini ve bu savaş sırasında Türklerin yanında olan Kürtlerin sonradan güzelce katledildiğini, İngilizlere tek kurşun atılmadığını, İnönü'nün İngiliz desteği olmasa kazanamazdık dediğini dahi bilmiyor. Bir Sevr paranoyası almış gidiyor, tüm emperyalist güçler ülkemizi paylaşıyormuş, yedi dümene kafa tutmuşuz. E be ahmağım, Sevr ağırdır, ama İttifak Devletleri'ne imzalatılan en hafif antlaşmadır, git Almanya'nın Versailles antlaşmasının şartlarına bak, Almanlar nasıl yerle bir oldu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nasıl mahvedildi bir bak. Sevr'i İtilaf Devletleri imzalamadı bile, Yunanistan hariç. Anadolu'da zaten bir savaş veriyordu halk. Sen buna rağmen çıkıyorsun yedi dümene kafa tuttuk hikayeleri anlatıyorsun. Neyse, Kurtuluş Savaşı ile ilgili belgelerle bir yazı dizisi yazmayı planlıyorum, bu konuya o zaman dönerim. Fakat şunu da belirteyim, Küba öyle güllük gülistanlık bir yer de değil, devrimci geçinen bebişlerin hayalindeki gibi bir ülke değil orası. Zamanında da Rusya'nın piyonuydular, ki Atatürk'ün o Rusya'nın sistemini eleştiren onlarca sözlerini sıralayabilirim, yeri geldiğinde Rusya'ya yanaşmış, yeri geldiğinde de komünizme demediğini bırakmamıştır Atatürk. Rusya'yı, Marx'ı, Lenin'i savunmuyorum fakat bunları reddeden ve pragmatik ilişkiler kuran Atatürk'ün neresinde Castro'luk, Guavera'lık, bu bir çelişki değil de nedir? Herşeyden önce Atatürk devrimci midir? Ne devrimi yaptı? Kağıt üzerinde meşrutiyetten cumhuriyete geçildi, fakat 25 sene tek parti dönemi yaşadı bu ülke. Muhalifler susturuldu, asıldı, sonra Atatürk'ün eliyle kurulmuş göstermelik muhalefet partileri bile kapatıldı. Cumhuriyetin pekçok kurumu Osmanlı döneminde kurulmuştu zaten, Cumhuriyet döneminde isimler değişti, bir de alfabe değişince cilalandı. Devrim denen şeylerin çoğu üretmemiş, yasaklamıştır (Geleneksel okulların kapanması - modernler zaten vardı, kadınlar birliği gibi, kürt öğrencilere eğitim desteği veren örgütler gibi, hiçbir zararı olmayan Bektaşilik gibi her türlü tekkenin bin yıllık geçmişlerine rağmen kapanması, kılık kıyafet yasakları, vs). Ülke emperyalizme kapanmadı, açıldı, devlet kapitalizmi getirildi. Cumhurbaşkanının ölene kadar cumhurbaşkanı kalması, onun atadığı genel sekreterin de başbakan olması esas alındı, CHP'nin ilk tüzüklerine bakın. Bu mudur demokrasi? 25 sene sonra dış güçlerin zorlamasıyla ite kaka çok partili sisteme geçildi de, seçimde de alaşağı oldular. Ne devrimi? Bunun adı olsa olsa karşı devrimdir.
İddia 16# 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm."olduğunu,
(Bu maili üretenin sık sık tekrarladığı imla hataları da rahatsız edici. Şangay o, Şankay değil)
Cevap: Mao da devrin diğer adamları gibi diktatördü. Bunla mı övünüyorsunuz? Hitler de Polonya'ya girmeden bir hafta önce yaptığı konuşmasında dünyanın durumundan bahsederken, "Türkiye, Kemal'in ölümünden sonra zavallı adamlar tarafından yönetiliyor" diyerek Kemal'e saygı göstermiş oldu. Mao da diktatördü, Hitler de diktatördü, Atatürk de diktatördü, Musollini de, Stalin de, Stalin'e zemin hazırlayan Lenin de, o dönemde dünyada onlarca diktatör varken ve dünyayı kan götürüyorken, bizim ülkemizden farklı bir lider çıkmasını beklemek de saçmalıktır. İşin ilginci, gelişmiş ve demokrasiye kavuşmuş ülkeler, tarihleriyle yüzleşip, bu diktatörleri tarihin sayfasına göndermişlerdir. Fakat Çin'de Mao tanrılaşmış, Kore'de Kim İl Sung demokrasiyi getiren ilah gibi gösterilmiş, aynı durum da ülkemizde Atatürk için geçerli olmuştur. Bir diktatörün demokrasi getirdiğini iddia eden ender ülkelerdeniz, bu kavramlar birbirleriyle çelişiyor ve diktatörlerinden kurtulamayan ülkeler hiçbir zaman özgürlüklerine kavuşamayacak, kimse kusura bakmasın. Dikkat edin, bu iddianın doğruluğunu araştırmadım bile. Muhtemelen demişse de, iddia edildiği gibi "ilk sözleri" değildir lakin benim değindiğim nokta o değil. Bugün Mao, komünistle adı yan yana olduğu için bu maillerde geziniyor, diktatörlüğü ve milyonlarca kişinin onun hatalarıyla öldüğü gözardı ediliyor. Aynı dönemin adamı Hitler'in Atatürk'le ilgili sözleri yazılmaz. Neden? Çünkü Hitler kötü, Mao iyidir. Bilginiz bu kadar işte.
İddia 17# 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...
Cevap: Keşke kalksa! Daha bu durumun ilkelliğinden bile bihaberiz. Şu kadarını söylüyorum: Bu ülke ne zaman o büstlerden, resimlerden kurtulur, ülkenin dört bir yanı St. Petersburg'daki gibi sanatçıların, filozofların, bilimadamlarının heykelleri, resimleri, eserleriyle ve sözleriyle dolar, bu ülke o zaman bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşmuş olur. AB'nin bu bağlamda dedikleri ortada: Anayasanız belli bir ideolojinin tekelinde olmasın (Anayasada "Atatürk milliyetçiliği" gibi ucube bir ifade olması ilkellik belirtisidir), Kürtlere ve azınlıklara demokratik haklarını tanıyın, din ve vicdan özgürlüğü sağlayın (Hala dine şekil veren, ona sonuna kadar karışan ve laik olduğunu iddia eden bir ülke burası), Türklüğü ya da herhangi bir milleti yüceltici maddeleri kaldırın, ifade özgürlüğü sağlayın, kapımız açık. En azından özgürlük/demokrasi bakımından bu böyle. AB'ye gireceğiz, bir yasa çıkacak, biz 367 sayısı sağlanmış mı sağlanmamış mı ona mı bakacağız? Ya da AB ülkeleri bir yasa üzerinde tartışıyor, biz bunu "durun Atatürk ilkelerine uyuyor mu bir inceleyelim, size döneriz" diye askıya mı alacağız? Evet, açıkça söylüyorum, AB yolunda en büyük engellerden biri sizsiniz Atatürkçü arkadaşlar. Ulusal solcu olun, sözde sosyalist demokrat olun, MHP'li olun, turancı olun, veya Atatürk'ten beslenen diğer akımları destekleyin, hiç farketmez, hepiniz. Daha doğrusu sizin sayenizde iktidarı, yargıyı hakimiyeti altına alanlar. Bu ülke de bir kişinin arkasından gittiği sürece bir arpa boyu yol alamaz. Milli kimlik deniyor, ama başımızda milli çobanımız olmadan bir yere gelemeyeceğimiz söyleniyor. Bireysel kimlikleri, birilerinin önderliğine ihtiyaç duymadan kazanmayı öğrenmezse bu toplum, hiçbir yolda ilerleyemez. Bir de dikkat çekmek istediğim konu şu; Yurt dışında saygı gören ve tanınan Atatürk diyoruz, AB'nin böyle bir istekte bulunması bu tezi tamamen çürütür. Hayır, yurtdışında Atatürk, bir diktatörden fazlası değildir. Kağıt üzerinde milli mücadele ve akabinde monarşiden cumhuriyete geçiş, laiklik gibi kavramlar cezbedicidir, biraz da biz türklerin pohpohlamasıyla işin derinine inmeyen bazı yabancı devlet adamları merak duyabilir, hepsi bundan ibaret. 1. Dünya Savaşı'nda yaşamış hiçbir liderden hiçbir objektif tarihçi övgüyle bahsetmez, sadece günün şartlarındaki becerilerini söyler fakat tamamen farklı bir dünyanın oluşturduğu bir insanın izinden yüz sene sonra gitmek çılgınlıktır. Diktatörlerler dolu, onlar tarafından yönetilen 20. yüzyıl dünyasında Atatürk'ü farklı bir yerde konumlandırmak ancak biz çılgın Türklerin uydurduğu gerçek dışı bir hikayedir.
İddia 18#
VE ATATÜRK :
"Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum."
Cevap: Malesef, bu da Atatürk'ün yalanlarından. Dini sözlerle dindar kesimi kandırıp, meclisin açılışını bile cuma gününe getirip namaz eşliğinde açıp, Kürdistan sözü verip, Ermeni sorununu kabul edip sorumlularını milli mücadele başında yerip, sonrasında dindarlara baskı yapmak, kürtleri katletmek, ermenilerin bu feyizli ülkede hakkı yok demek, silah arkadaşlarını dahi sürmek, asmak, gözaltında tutmak, koca Osmanlı tarihini silip atmak ve kendi döneminde yapılanları ilahlaştırmak, kandırmak değilse nedir ben bilmiyorum. Nutuk dahi milletin yüzüne baka baka söylenmiş koskoca bir yalan eserdir. Cemal Kutay'ın dediği gibi "İlk yapılacak şey, Nutuk'un bir tarih olmadığını açıkça ortaya koymak. Yani Nutuk'a isnat ederek bir hadisenin tek başına Nutuk'un çerçevesi içinde izahı mümkün olmadığı kabul edilmelidir. Mustafa Kemal ne yazık ki kendi Nutkunda Milli Mücadele'nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır." Pekçok aydından benzer ifadeler taşıyabilirim buraya. Şu anda dahi kandırılmışsınız, farkında değilsiniz.
Neyse, diyeceğim şu ki, böyle yalan, dolan maillerle olmuyor canlar. Atatürk'ü bilmeyenler asıl kemalistlerdir. Yine de hodri meydan teklifim geçerli. MacArthur'un konuşmasının orijinal kaynağını belirtirsiniz, 70'lerde kurulan Tahran gazetesi'nin nasıl oluyorsa bir şiiri 1938'de yayınladığını kanıtlarsınız, Che'nin sırtından çıkan Nutuk'un resmini ve sergilendiği yeri söylersiniz, Norveççe'de Atatürk gibi olmak ne demekmiş onu yazarsınız, hangi Haiti cumhurbaşkanı vasiyetinde Atatürk'ten söz etmiş kanıtlarsınız, ben de özür diler, yazımı düzeltirim, ben Kemalistler gibi şartlanmış değilim. Ama yapamazsınız, yalan çünkü. Kemalciliğin üstüne inşa edildiği pek çok yalan gibi. Böyle uyduruk maillerle "Bunları biliyor muydunuz?" "Atatürk'ün bilinmeyen yönleri" gibi yalan içerikli saçma sapan maillere kaldıysa Atatürkçülük, zaten çoktan bitmiştir, Fatiha okuyun.
Yarın 10 Kasım, hepimizin başı sağolsun.
İddia 1# Hiç yurtdısına cıkmadığını, butun liderlerin onu Turkiye de ziyarete geldiklerini,
Cevap: Ee? Öncelikle yurtdışına çıkmamak bir erdem midir? Atatürk neden çıkmamıştır yurtdışına? Bunun nedenini tarihçiler tartışadursun, en mantıklı gerekçesi Teşkilat-ı Mahsusa diye bir örgütün varlığı. Ayrıca "bütün liderler" onu "ziyarete" gelmemiştir. Gerekenler gelmiştir, hal hatır sormak amaçlı da değildir bu. Dönemin en önemli devlet adamları gelmemiştir. Bu konuda Engin Ardıç'ın bir yazısını paylaşmak istiyorum: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/03/14/Ataturk_un_pasaportu_var_miydi
İddia 2# Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu,
Cevap: Öncelikle, hemeh hemen bütün diktatörlere, dalkavukları tarafından "öğretmen" sıfatı kullanılmıştır, Atatürk bu konuda dünyada tek lider falan değildir. İkincisi, aynı zamanda Atatürk'ün bir sıfatının da "başkomutan" olduğunu unutmayalım. Ayşe Hür'ün dikkat çektiği gibi, zatın kurduğu mecliste, başında iki "milli" sıfatı barındıran bakanlıktan birinin "Milli Eğitim", diğerinin "Milli Savunma" bakanı olması, Atatürk için en sık kullanılan iki sıfattan birinin "başöğretmen", diğerinin "başkomutan" olmasının tesadüf olmadığı gibi, tesadür değildir. Tamamen "asker millet" projesine yönelik vurgulardır bunlar. Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının vasıtasıyla okullarda milli güvenlik dersi okutulmaya başlanması, 1926'dan itibaren Kazım Karabekir'in de teşvikiyle beden eğitimi derslerinde öğrencilere askerlik eğitimi verilmesi, 1938 yılında çıkarılan Beden Terbiyesi Kanunu gibi pekçok somut konu, Atatürk'ün öğretmenliğinin komutanlığıyla ilintisine kanıttır.
Peki siz, bunu biliyor muydunuz?
Yukarıdakilerle de kalınmadığını, Goltz Paşa'nın tüm milleti asker olarak gören, ordunun millete değil, milletin orduya hizmet etmesi gerektiğini savunan, Abdülhamit tarafından "Millet-i Müsellaha" (Asker Millet) olarak 1884'de çevirtilen Das Volk in Waffen kitabının, kaynak belirtilmeden, Atatürk tarafından Afet İnan'a intihal yaptırıldığını? (Sırf bu gibi nedenler yüzünden ah diyorum, Osmanlı dönemi kitapları, belgeleri ortaya dökülse de, tüm foyalar meydana çıksa) Onun dışında, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının askerlere yönelik versiyonu olan Askerin Ders Kitabı'nda, Türklerin en yüce ve kanı temiz millet olduğu, diğer milletler mağarada hayvan gibi yaşarken Türklerin medeniyete ulaşmış olduğu gibi yalanlar yazılıdır. Hala da bu yalanlara inananların sayısı ne yazık ki az değil. Goltz Paşa'nın "millet orduya değil, ordu millete hizmet eder" doktrini de, olduğu gibi üzerimize zorunlu askerlikle dayatılagelmektedir. Evet, başkomutanımız bu konuda başöğretmen olmakla harika bir iş çıkarmıştır. Onun dışında, Osmanlı döneminde bu ülkeden daha kaliteli aydınlar, edebiyatçılar çıkıyordu, Cumhuriyet döneminden sonra gerileme yaşadık, bunu kimse inkar edemez. Atatürk'ün öğretmenliği bu alanda değildir. Yazdırdığı kitaplara bakın, hepsi ilkel milliyetçilik-ırkçılık, Jön Türkler'den kalma turancılık, militarizm kokmaktadır.
İddia 3# Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal olduğunu,
Cevap: Ne büyük iş değil mi? Peh. Atatürk, geometri dünyasına hiçbir katkı yapmamıştır. Osmanlı zamanında kullanılan terimlerin değiştirilmesine yönelik paranoyadan başka bir şey değildir bu. O zamanlar Türkçe'nin dillerin en yücesi olduğu, Güneş Dil Teorisi gibi sapkınlıklar kol gezmiyor muydu? Nedir Thor aşkına, Osmanlılar açı yerine zaviye diyordu, üçgen yerine müselles diyordu, ondan geri kalmıştı da, Atatürk bir kitap yazdı ve artık üçgen, açı diyeceksiniz dedi diye geometride dünya çapında müthiş ilerlemeler mi kaydettik? Bu mudur devrim? Geçiniz. Bu, aksine, yukarıda söylediğim, "Atatürk'ün yazdığı her kitap milliyetçilik, ırkçılık ve militarizm kokmaktadır" tezimi direkt olarak destekler nitelikte.
İddia 4# Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulur,
Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz oluruz dediğini,
Cevap: Ahahahahah gülerim. Bunu biliyor muydunuz? Birleşmiş Milletler 1945 yılında kuruldu, oha lan, Atatürk'ün cesedine mi sormuşlar bu soruyu? Neyse, O zamanlar daha Birleşmiş Milletler falan yoktu ortada, Milletler Cemiyeti vardı, ona da Lozan'da (1922) İnönü, çatır çatır, cemiyete girmekten memnun oluruz diyerek Atatürk yönetiminin tarafını belli etti (Lozan tutanaklarında sabittir). 1932 yılında Atatürk, Milletler Cemiyeti'ne girmiştir (Cemiyet, yasa falan da değişmedi). BM 1945'te kurulduğunda ilk davet edilen ülke olmadığımız gibi, yine bizim için yasasını falan da değiştirmedi.
İddia 5# Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
"Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim" dediğini,
Cevap Öncelikle General McArthur diye biri yok. General MacArthur var. Peki Atatürk ve general tanışıyor mu? Atatürk'ün söylev ve demeçlerinde, MacArthur'la yapılan bir mülakattan bahsedilir. Atatürk'le MacArthur arasında 1932 yılında mülakat yapıldığını ise bundan 20 yıl sonra, 8 Kasım 1951'de Cumhuriyet gazetesi şu içerikle birlikte iddia etmiştir: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Print&SoylevDemecIcerikNo=321&Yer=NutukIcerik
Lakin, ortada sözü geçen "The Caucaus" dergisi ne idüğü belirsiz bir dergi, araştırsanız da bulamazsınız. Yani alıntı yapılırken gösterilen saçma sapan bir kaynak ve bu kaynağa göre Atatürk'ün ikinci dünya savaşını ön görmesi ve bolşeviklerin zaferini ilan etmesi, senelerden beridir bize de bu anlatılır. Fakat alıntı yapılan derginin ne idüğü belirsiz bir dergi olması, bu görüşmenin orijinalinin olmaması sebebiyle tarihi gerçekmiş gibi algılanamaz. Tarihçi Cemil Koçak'ın o sırada cumhurbaşkanlığı genel sekreteri olan Yusuf Bayur'dan rapor ettiğine göre ise, tarihi gerçek bunun tersidir. Atatürk, Ankara'daki konuğuna Gazi Çiftliği hakkında bilgi vermiş, ileriki on yıl için de büyük bir savaş beklemediğini söylemiş. Yani bize anlatılanın tam tersi. Bu konu Toplumsal Tarih Dergisi'nde yayınlanmıştır. Atatürk'ü çok sevdiğini iddia edenler, kemalizme karşı çıkan herkese cahil damgası vuranlar eğer ki Atatürk'le ilgili birşeyler öğrenmek istiyorlarsa, siyasetbilimci Dr. Cüneyt Akalın'ın konu hakkındaki muazzam yazısını okuyabilirler, buyrun:
http://www.cuneytakalin.com.tr/atat%C3%BCrk-mac-arthur-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmesi%E2%80%99nin-i%C3%A7y%C3%BCz%C3%BC-0
Sonuç: Böyle bir Atatürk hayranlığı içeren söylemin varlığını geçtim, resmi kayıtlarda olan bir görüşme bile ülkemizde çarpıtılmış. Hem adam Atatürk gibi asker, ondan övgüyle bahsetse bana ne. Geçiniz. Kaldı ki, adam iki dünya savaşına da giriyor, 1938 neden en buhranlı dönemi olsun lan? Nispeten en rahat dönemi, hatta çocuğunun olduğu dönem bu. En buhranlı dönem ne demek? Hem bunu not eden her kimse, 120 sayısını not etme gereğini neden hissetti? 120 kişiye canı sıkılıp dönüp böyle bir laf etmesi ne demek Allah aşkına?
İddia 6# Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı :
"Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir" dediğini,
Cevap: Demedi. Aptal mısınız? 1000 yıldan bahsediyoruz ulan, 1000 yıl. Osmanlı kuruluyor, çöküyor, pusula bulunuyor, Rönesans, ilk insan hakları bildirgesinin yayınlanması, ilk anayasal cumhuriyetin kurulması, Rus Devrimi'nden Fransız Devrimi'ne pekçok devrimin olması, Einstein, Newton, insanın aya ayak basması, Napolyon, internetin icadı, onlarca filozof, Mars'a gidiş, kurşunun kullanılması, atomun parçalanması, hep o milenyumda olmuş. Clinton da çıkacak asrın adamı Atatürk'tür diyecek. Manyak mısınız? Clinton'ın iki milenyum mesajı var, ikisini de veriyorum aşağıda, buyrun okuyun, Atatürk kelimesi nerede geçiyor bana da gösterin:
http://clinton4.nara.gov/WH/New/html/christmas-1999.html
http://archives.cnn.com/1999/ALLPOLITICS/stories/12/30/clinton.millennium/index.html
İddia 7# Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı :
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir"
Cevap: Zuhahahah. Tahran Gazetesi ne? İçerisinde Tahran kelimesi geçen tek gazete Tehran Times, ve bu gazete 1979'da yayınlanmaya başlandı. Benim bilmediğim başka bir Tahran Gazetesi varsa bilmek isterim, o şiirin geçtiği günkü arşive yönelik de bir kanıt. O kadar da hakkım olsun. Lakin şiirin uyduruk olduğu içinde Allah kelimesinin geçtiğinden belli. İslam ülkesi ya, İran ya, hemen Allah kitap. Destekli atın. O tarihte yayınlanan o isimde bir gazete bile yok.
İddia 8# Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu,
Cevap: Yok böyle bir şey. Şimdi bebiş, kandırmacaya gerek yok. Turizm sektöründe çalışmış, AskScooby Forum gibi üye sayısı onbinleri geçmiş sitelerde moderatörlük yapmakta olan biriyim, yani az çok yabancı tanıdığımız var, neyin ne olduğunu biliyoruz. İnternet ortamında iki iddia geçiyor, "Atatürk gibi olmak", ve "Atatürk gibi düşünmek" deyimleri. Norveç kökenli olup İngiltere'de yaşayan, ayrıca Norveç'in yerlilerinden tanıdıklarım var ve bu insanlar yetişkin, Türkiye'ye de gelenler var içlerinden, neyin ne olduğunu bilen insanlar. Üşenmedim sordum. Böyle bir şey yok. Yine de emin olmak için, "Atatürk gibi olmak" ve "Atatürk gibi düşünmek" ifadelerinin olabilecek tüm Norveççe karşılıklarını Google'da arattım, Vikipedi'nin Norveççe sayfasında Atatürk kelimesi geçen sayfalara baktım. Yok böyle bir deyim. Yok yani, boşuna yırtınmayın. Ahah bakın şunlara:
http://forum.wordreference.com/showthread.php?t=1260116
http://www.topix.com/forum/world/norway/TM4E8B9VDAIHLG040
He bir de benim mesaj kutumdan Norveç'li bir arkadaşımın alıntısını vereyim:
"Never heard of that saying, even called a couple of people(one with turkish background)never heard of that either. So yeah,thats a myth :)"
İddia 9# Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var.
Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma olduğunu,
Cevap: Ah Kara Fatma mitleri. Kadın erkek "asker millet" yaratma projesine değinmiştim yukarıda. Lakin "Gerektiğinde asker oluruz" dediği için Kadın Halk Fırkası kapatıldı Atatürk'ün tek parti yönetiminde, üstelik aşağılandılar. Cumhuriyet döneminin kadına bakış açısını bu yazımda anlatmıştım. Ayşe Hür'ün "Kara Fatmalar" hakkında ilgili bir yazısıyla karşılaştım, buyrun:
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-sizin-kahramaniniz-hangi-kara-fatma.htm
İddia 10# Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,
Cevap: Wanderbit Üniversitesi diye bir üniversite yok. Tenessee'de Vanderbit var, zira bu çiçeğin o üniversiteyle ilgisi hiç olmadığı gibi, Kirk Ladin isimli bir akademisyen de bu üniversitede hiçbir zaman görev yapmamış. Gariptir, Kirk Ladin ismini araştırınca da sadece bu mailleri bulabiliyorsunuz, yabancı herhangi bir sitede adamın adı geçmiyor. Böyle biri var mıydı o da şüpheli.
İşin aslı şu, bu çiçeğe Atatürk çiçeği diyen bizden başka millet yok. Çiçek, Meksika'da yetişiyor ve bunu Amerika'ya tanıtan Poinsett'in adına ithafla Poinsettia denmiş, İngilizce karşılığı bu, botanikte ise euphorbia pulcherrima diye geçiyor. Fakat ben daha da meraklandım, buna Atatürk çiçeği diyen kimdir diye ve araştırdım. Bulduğum tek kanıt 28 Temmuz 1933 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde sözkonusu varlığı kanıtlanamamış Kirk Ladin kişisinin bu çiçeği laboratuar'da ürettiği, isim ararken de onun iş arkadaşı bir diğer profesörün Tarsus Koleji'nde tanışıp hayran kaldığı Atatürk'ün ismini önermesi. Rejim sözcüsü Cumhuriyet'in bundan çok daha büyük yalanlar uydurduğunu biliyoruz, o yüzden şaşırmadım. Sonuçta bu da bir senaryo, bizden başka bu çiçeğe Atatürk çiçeği diyen yok, bu çiçeği bulan diye biri de yok, sadece Amerika'ya tanıtan Poinsett var ki bu adam Atatürk doğmadan önce, 1851'de ölüyor. Bu da gol değil yani, kusura bakmayın.
İddia 11# Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,
Cevap: Trikupis'in (Daha adını bile düzgün yazamamışlar) ülkesine döndükten sonra ne yaptığını bilmem, peki siz bunu biliyor muydunuz? Büyük Taarruz'da yenilgiye uğrayan Trikupis'in, Yunanistan'da idam edilmemesi için senelerce ülkede tutulduğunu (Araştırın azcık o zamanki altılar davasını falan)? Türkler ve Yunanlılar, Yunanistan durulduktan sonra takas edilmiş, Trikupis ancak bu şekilde idamdan kurtulmuştur. Yani bunu yapmışsa bile (Ki kanıt var mı bilmiyorum), tamamen kişisel nedenlerden dolayıdır. Şimdi Atatürk'e yatıp kalkıp küfreden Yunanlıların (Komutanı olsun mübadele yoluyla evini barkını terketmek zorunda kalan sivil halk olsun) listesini yazmaya kalksam, gol atmış olur muyum? Kaldı ki, İtilaf Devletleri'ni dahi şaşkınlık içerisinde bırakıp Anadolu'ya girme aptallığını göstermiş bir devletin komutanından bahsediyoruz, yani öyle deha falan değil. Atatürk'ü sevmesi hatta kemalistler açısından eksi bir puan olurdu.
İddia 12# Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" ,
Cevap: 1996 yılında ölen bir Haiti Cumhurbaşkanı yok. Hiçbir Haiti cumhurbaşkanının mezarında da böyle şeyler yazmıyor.
İddia 13# Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ ü örnek alsın yeter" dediğini,
Cevap: Ahahah Mr Johns kim lan? Bazı maillerde Mr. John, bazılarında Mr. Juhn diye geçiyor. Adı ne bu adamın? En ünlü ekonomistlerden biriyse her yerde bulabilmeliyiz adını, nedir tam adı? Bu sözü nerede söylemiştir? Kaynak nedir? Mr mıdır ünvanı? Madem çok ünlü, akademik bir ünvanı yok mudur? En ünlü ekonomisti geçtim, Amerika'nın Johns soyadlı tanınmış bir ekonomistini dahi bulamadım. Ben de yazsam "Dünyanın en ünlü astronotlarından Mrs. Browns'un Atatürk'e ünlü dolu sözleri" ve maille dağıtsam, bu da ünlü olur. Vay Kemalistler vay.
İddia 14# Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”
Cevap: Çıkmamıştır. Çıkan en önemli şey anı defteri olmuştur. Bolivya kayıtlarına bakın, bir yerde Nutuk ifadesini bulursanız söyleyin. Kaldı ki, o tarihte Nutuk'un yabancı bir çevirisi bile yoktu. Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurulu, o tarihe kadar İngilizce, Almanca, Fransızca ve Rusça çevirilerini olduğunu iddia etse de, 1967 tarihinden önce basılmış, yayınlanmış bir tane Nutuk gösterin bana. Gösteremezsiniz. Basın anlamında bu iş ta 2000'lere uzanır. Kaldı ki, diyelim kıyıdan köşeden bir çeviri Che'nin eline geçti (Ki yok böyle bir kitap), ana dili bile değil bu çeviriler. Bu çevirilerle devrim ufkunu açmış, kutsal kitabı gibi yanında taşımış, bak sen.
Bu iddiaya inananlar, çok açık söylüyorum, Nutuk'u kesinlikle okumamışlardır. Neden? Nutuk bir düşünce/devrim kitabı değil de ondan. Ben, lise yıllarımda tüm dinler ve kutsal kitaplarını okurken, kemalizmin kutsal kitabı Nutuk'u da okudum. Nutuk, kurtuluş mücadelesini anlatan bir kitap, aynı zamanda, bir tarih nasıl çarpıtılır ve tek taraflı, kin kusarak yazılır, Atatürk bu konudaki tüm yeteneklerini sergilemiş bu kitapta. Şimdi ikinci kez okuyorum Nutuk'u, bu kez farklı çalışmalaırm olacak üzerinde. Fakat nedir yani, Nutuk'u okuyor olmam kemalist olduğumu mu gösteriyor? Che Guevera'nın çantasından Hitler'in Kavgam'ı çıksa, Guevera'yı nasyonal sosyalist mi ilan edecektik?
Şayet bu iddiaya inanıyor ve Nutuk'u da okumuşsanız (Ki bu çok düşük bir ihtimal), Guavera'nın üzerinde kemalizm etkisi olduğunu düşünüyorsanız, o zaman Che Guevera'yı bilmiyorsunuz demektir. Kaldı ki bir Atatürkçü olsam, Che Guevera'nın kitap üzerindeki görüşlerini, okurken aldığı notları merak ederdim ve araştırırdım. Kitap nerede sergileniyor, ne akıbete uğramış merak ederdim. Ama bulamazdım, çünkü bu hikaye tamamen yalan. Buyrun Che Guevera ve öldürüldüğü gün üzerinden çıkanlar:
http://www.time.com/time/magazine/article/0,9171,837605,00.html
He, bir de Guevera'nın BM'de Türkleri Kıbrıs yüzünden yerdiği bir konuşması var, buyrun:
http://www.companeroche.com/index.php?id=97
İddia 15# Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,
Cevap: E ahmağım, diyelim ki bu doğru (Ki en doğru olabileceğine inandığım maddelerden biri bu), tarihe bakmaz mısın? 1961. Küba devrimi ne zaman olmuş? 1959. Yani Castro, devrim olduğunda Nutku okumamış demektir. O kadar çok övüyoruz ki her yerde, büyük devrimci, yedi cihana harp etmiş anti-emperyalist, merak etmiş olamaz mı? Ki bu tarihten sonra Atatürk'ü Nutuk'tan öğrendiyse, saygı duymuş olmaması imkansız. Nutuk'ta Atatürk resmen ilahlaştırıyor kendisini, olmamış hikayeler anlatıyor, nefret kusuyor. Daha halkımız Kurtuluş Savaşı'nın bile yedi dümene karşı verilmediğini, özellikle Yunan birliklerinin atılmasından sonra savaşın bir iç savaştan ibaret olduğunu, Doğu'da Ermeniler'e karşı verildiğini ve bu savaş sırasında Türklerin yanında olan Kürtlerin sonradan güzelce katledildiğini, İngilizlere tek kurşun atılmadığını, İnönü'nün İngiliz desteği olmasa kazanamazdık dediğini dahi bilmiyor. Bir Sevr paranoyası almış gidiyor, tüm emperyalist güçler ülkemizi paylaşıyormuş, yedi dümene kafa tutmuşuz. E be ahmağım, Sevr ağırdır, ama İttifak Devletleri'ne imzalatılan en hafif antlaşmadır, git Almanya'nın Versailles antlaşmasının şartlarına bak, Almanlar nasıl yerle bir oldu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nasıl mahvedildi bir bak. Sevr'i İtilaf Devletleri imzalamadı bile, Yunanistan hariç. Anadolu'da zaten bir savaş veriyordu halk. Sen buna rağmen çıkıyorsun yedi dümene kafa tuttuk hikayeleri anlatıyorsun. Neyse, Kurtuluş Savaşı ile ilgili belgelerle bir yazı dizisi yazmayı planlıyorum, bu konuya o zaman dönerim. Fakat şunu da belirteyim, Küba öyle güllük gülistanlık bir yer de değil, devrimci geçinen bebişlerin hayalindeki gibi bir ülke değil orası. Zamanında da Rusya'nın piyonuydular, ki Atatürk'ün o Rusya'nın sistemini eleştiren onlarca sözlerini sıralayabilirim, yeri geldiğinde Rusya'ya yanaşmış, yeri geldiğinde de komünizme demediğini bırakmamıştır Atatürk. Rusya'yı, Marx'ı, Lenin'i savunmuyorum fakat bunları reddeden ve pragmatik ilişkiler kuran Atatürk'ün neresinde Castro'luk, Guavera'lık, bu bir çelişki değil de nedir? Herşeyden önce Atatürk devrimci midir? Ne devrimi yaptı? Kağıt üzerinde meşrutiyetten cumhuriyete geçildi, fakat 25 sene tek parti dönemi yaşadı bu ülke. Muhalifler susturuldu, asıldı, sonra Atatürk'ün eliyle kurulmuş göstermelik muhalefet partileri bile kapatıldı. Cumhuriyetin pekçok kurumu Osmanlı döneminde kurulmuştu zaten, Cumhuriyet döneminde isimler değişti, bir de alfabe değişince cilalandı. Devrim denen şeylerin çoğu üretmemiş, yasaklamıştır (Geleneksel okulların kapanması - modernler zaten vardı, kadınlar birliği gibi, kürt öğrencilere eğitim desteği veren örgütler gibi, hiçbir zararı olmayan Bektaşilik gibi her türlü tekkenin bin yıllık geçmişlerine rağmen kapanması, kılık kıyafet yasakları, vs). Ülke emperyalizme kapanmadı, açıldı, devlet kapitalizmi getirildi. Cumhurbaşkanının ölene kadar cumhurbaşkanı kalması, onun atadığı genel sekreterin de başbakan olması esas alındı, CHP'nin ilk tüzüklerine bakın. Bu mudur demokrasi? 25 sene sonra dış güçlerin zorlamasıyla ite kaka çok partili sisteme geçildi de, seçimde de alaşağı oldular. Ne devrimi? Bunun adı olsa olsa karşı devrimdir.
İddia 16# 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm."olduğunu,
(Bu maili üretenin sık sık tekrarladığı imla hataları da rahatsız edici. Şangay o, Şankay değil)
Cevap: Mao da devrin diğer adamları gibi diktatördü. Bunla mı övünüyorsunuz? Hitler de Polonya'ya girmeden bir hafta önce yaptığı konuşmasında dünyanın durumundan bahsederken, "Türkiye, Kemal'in ölümünden sonra zavallı adamlar tarafından yönetiliyor" diyerek Kemal'e saygı göstermiş oldu. Mao da diktatördü, Hitler de diktatördü, Atatürk de diktatördü, Musollini de, Stalin de, Stalin'e zemin hazırlayan Lenin de, o dönemde dünyada onlarca diktatör varken ve dünyayı kan götürüyorken, bizim ülkemizden farklı bir lider çıkmasını beklemek de saçmalıktır. İşin ilginci, gelişmiş ve demokrasiye kavuşmuş ülkeler, tarihleriyle yüzleşip, bu diktatörleri tarihin sayfasına göndermişlerdir. Fakat Çin'de Mao tanrılaşmış, Kore'de Kim İl Sung demokrasiyi getiren ilah gibi gösterilmiş, aynı durum da ülkemizde Atatürk için geçerli olmuştur. Bir diktatörün demokrasi getirdiğini iddia eden ender ülkelerdeniz, bu kavramlar birbirleriyle çelişiyor ve diktatörlerinden kurtulamayan ülkeler hiçbir zaman özgürlüklerine kavuşamayacak, kimse kusura bakmasın. Dikkat edin, bu iddianın doğruluğunu araştırmadım bile. Muhtemelen demişse de, iddia edildiği gibi "ilk sözleri" değildir lakin benim değindiğim nokta o değil. Bugün Mao, komünistle adı yan yana olduğu için bu maillerde geziniyor, diktatörlüğü ve milyonlarca kişinin onun hatalarıyla öldüğü gözardı ediliyor. Aynı dönemin adamı Hitler'in Atatürk'le ilgili sözleri yazılmaz. Neden? Çünkü Hitler kötü, Mao iyidir. Bilginiz bu kadar işte.
İddia 17# 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...
Cevap: Keşke kalksa! Daha bu durumun ilkelliğinden bile bihaberiz. Şu kadarını söylüyorum: Bu ülke ne zaman o büstlerden, resimlerden kurtulur, ülkenin dört bir yanı St. Petersburg'daki gibi sanatçıların, filozofların, bilimadamlarının heykelleri, resimleri, eserleriyle ve sözleriyle dolar, bu ülke o zaman bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşmuş olur. AB'nin bu bağlamda dedikleri ortada: Anayasanız belli bir ideolojinin tekelinde olmasın (Anayasada "Atatürk milliyetçiliği" gibi ucube bir ifade olması ilkellik belirtisidir), Kürtlere ve azınlıklara demokratik haklarını tanıyın, din ve vicdan özgürlüğü sağlayın (Hala dine şekil veren, ona sonuna kadar karışan ve laik olduğunu iddia eden bir ülke burası), Türklüğü ya da herhangi bir milleti yüceltici maddeleri kaldırın, ifade özgürlüğü sağlayın, kapımız açık. En azından özgürlük/demokrasi bakımından bu böyle. AB'ye gireceğiz, bir yasa çıkacak, biz 367 sayısı sağlanmış mı sağlanmamış mı ona mı bakacağız? Ya da AB ülkeleri bir yasa üzerinde tartışıyor, biz bunu "durun Atatürk ilkelerine uyuyor mu bir inceleyelim, size döneriz" diye askıya mı alacağız? Evet, açıkça söylüyorum, AB yolunda en büyük engellerden biri sizsiniz Atatürkçü arkadaşlar. Ulusal solcu olun, sözde sosyalist demokrat olun, MHP'li olun, turancı olun, veya Atatürk'ten beslenen diğer akımları destekleyin, hiç farketmez, hepiniz. Daha doğrusu sizin sayenizde iktidarı, yargıyı hakimiyeti altına alanlar. Bu ülke de bir kişinin arkasından gittiği sürece bir arpa boyu yol alamaz. Milli kimlik deniyor, ama başımızda milli çobanımız olmadan bir yere gelemeyeceğimiz söyleniyor. Bireysel kimlikleri, birilerinin önderliğine ihtiyaç duymadan kazanmayı öğrenmezse bu toplum, hiçbir yolda ilerleyemez. Bir de dikkat çekmek istediğim konu şu; Yurt dışında saygı gören ve tanınan Atatürk diyoruz, AB'nin böyle bir istekte bulunması bu tezi tamamen çürütür. Hayır, yurtdışında Atatürk, bir diktatörden fazlası değildir. Kağıt üzerinde milli mücadele ve akabinde monarşiden cumhuriyete geçiş, laiklik gibi kavramlar cezbedicidir, biraz da biz türklerin pohpohlamasıyla işin derinine inmeyen bazı yabancı devlet adamları merak duyabilir, hepsi bundan ibaret. 1. Dünya Savaşı'nda yaşamış hiçbir liderden hiçbir objektif tarihçi övgüyle bahsetmez, sadece günün şartlarındaki becerilerini söyler fakat tamamen farklı bir dünyanın oluşturduğu bir insanın izinden yüz sene sonra gitmek çılgınlıktır. Diktatörlerler dolu, onlar tarafından yönetilen 20. yüzyıl dünyasında Atatürk'ü farklı bir yerde konumlandırmak ancak biz çılgın Türklerin uydurduğu gerçek dışı bir hikayedir.
İddia 18#
VE ATATÜRK :
"Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum."
Cevap: Malesef, bu da Atatürk'ün yalanlarından. Dini sözlerle dindar kesimi kandırıp, meclisin açılışını bile cuma gününe getirip namaz eşliğinde açıp, Kürdistan sözü verip, Ermeni sorununu kabul edip sorumlularını milli mücadele başında yerip, sonrasında dindarlara baskı yapmak, kürtleri katletmek, ermenilerin bu feyizli ülkede hakkı yok demek, silah arkadaşlarını dahi sürmek, asmak, gözaltında tutmak, koca Osmanlı tarihini silip atmak ve kendi döneminde yapılanları ilahlaştırmak, kandırmak değilse nedir ben bilmiyorum. Nutuk dahi milletin yüzüne baka baka söylenmiş koskoca bir yalan eserdir. Cemal Kutay'ın dediği gibi "İlk yapılacak şey, Nutuk'un bir tarih olmadığını açıkça ortaya koymak. Yani Nutuk'a isnat ederek bir hadisenin tek başına Nutuk'un çerçevesi içinde izahı mümkün olmadığı kabul edilmelidir. Mustafa Kemal ne yazık ki kendi Nutkunda Milli Mücadele'nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır." Pekçok aydından benzer ifadeler taşıyabilirim buraya. Şu anda dahi kandırılmışsınız, farkında değilsiniz.
Neyse, diyeceğim şu ki, böyle yalan, dolan maillerle olmuyor canlar. Atatürk'ü bilmeyenler asıl kemalistlerdir. Yine de hodri meydan teklifim geçerli. MacArthur'un konuşmasının orijinal kaynağını belirtirsiniz, 70'lerde kurulan Tahran gazetesi'nin nasıl oluyorsa bir şiiri 1938'de yayınladığını kanıtlarsınız, Che'nin sırtından çıkan Nutuk'un resmini ve sergilendiği yeri söylersiniz, Norveççe'de Atatürk gibi olmak ne demekmiş onu yazarsınız, hangi Haiti cumhurbaşkanı vasiyetinde Atatürk'ten söz etmiş kanıtlarsınız, ben de özür diler, yazımı düzeltirim, ben Kemalistler gibi şartlanmış değilim. Ama yapamazsınız, yalan çünkü. Kemalciliğin üstüne inşa edildiği pek çok yalan gibi. Böyle uyduruk maillerle "Bunları biliyor muydunuz?" "Atatürk'ün bilinmeyen yönleri" gibi yalan içerikli saçma sapan maillere kaldıysa Atatürkçülük, zaten çoktan bitmiştir, Fatiha okuyun.
Yarın 10 Kasım, hepimizin başı sağolsun.
2 Kasım 2010 Salı
Kadınlar, Kazanımlarını Birilerine Borçlu mu?
Osmanlı döneminde kadının toplumdaki pozisyonu nedir? Kadına bakış ve kadınlara yönelik çıkarılan kanunlar 1400 yılı Osmanlı'sında da, 1900 yılı Osmanlı'sında da aynı mıdır? Osmanlı döneminde kadınlar, seslerini yükseltmekten, örgütlenmekten aciz miydiler? Bu bakımdan Birinci Dünya Savaşı, milli mücadele dönemi ve akabinde cumhuriyetin getirisi ne olmuştur? Kadınlara, birer birey olduklarını, ataerkil bakış açısının çarpıklığını, sahip olmaları gereken hakları, cumhuriyetin ilanı mı hatırlatmıştır, ya da hatırlatmış mıdır? Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildiği tarihte, bu durum diğer ülkelerde nasıldı? Akabinde günümüze kadar kadının ülkemizdeki pozisyonu ne olmuştur?
Diğer gelişmelerde olduğu gibi, ülkemizde de kadının statüsünü dünya gelişmelerinden, Fransız ihtilalinden, Olympe de Gouges, Marquis de Condorcet gibi isimlerden ayrı tutamayız. Osmanlı'da Sened-i İttifak'la başlayan demokratikleşme ve modernleşme çabalarında kadının konumunun somut olarak tartışılmaya başlanmasının Tanzimat dönemine denk geldiğini söylemek yanlış olmaz. 1841'de yayınlanan kadı izniyle evlenme fermanı, 1862'den itibaren açılan kız rüştiyeleri, 1869 kız çocukları için zorunlu sıbyan kız okulu, 1870'te ilk kadın müdirenin atanması, 1870'te açılan kız öğretmen okulu, somut adımlara örnektir. Bu dönemde ilk kadın dernekleri kurulmuştur ve Şefket-i Nisvan gibi ilk kurulan çoğu dernek, yardım amaçlıdır. 1858'den başlayarak, kadın dergileri de yayınlanmaya başlamıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse; Terakki Muhadderat, Hanımlara Mahsus Malumat, Aile, Parça Bohçası, Hanımlar, Şüküfezar. Kadınlara yönelik bu yayınların çoğu başlarda iyi ev hanımı olma, kendilerini evlerinin ve ülkelerinin çıkarlarına adapte etmek gibi geleneksel konular üzerinde durmuştur ve buraya kadar söyleyebiliriz ki bu adımlar, kadınların kendi başlarına erkeklerden bağımsız olarak yürüttüğü hareketlerin sonucu değil, aksine, kadınlar konusunda geri kalmışlığı, dönemin gerekliliği olan modernleşme yolunda engel olarak gören erkeklerin, kadınların modernleşme sürecinde tekrar şekillenmesine yönelik attıkları adımlardır.
Lakin Türkiye'de kadın hareketinde çok önemli bir tarih vardır; 1895. Bu tarihte ilk kez, erkeklerin kadın üzerindeki hakimiyetini kadınların eleştirdiği, yazarlarının sadece kadınlardan oluştuğu Hanımlara Mahsus Gazete yayınlanmıştır (1) ki yayına işrak eden en önemli kişi Fatma Aliye'dir. Aliye, kadınların eğitimini kısıtlayanların erkekler olduğunu ve erkeklerle kadınların eşit haklara sahip olması gerektiğini açıkça söylemiştir. Bu tarz örgütlenmeler II. Meşrutiyet'ten sonra daha da artmıştır. Kadın hareketinin bir diğer, ve kanımca daha da önemli yayın organı Kadınlar Dünyası'dır. Derginin sahibi, Türkiye kadın hareketinin en önemli isimlerinden Ulviye Meylan'dır ve dergi kendisini feminist olarak tarif etmiştir. Ulviye Meylan, ki kendisi aynı zamanda 1913 yılında Osmanlı Kadınının Hukukunu Savunma Derneği isimli kanımca tarihimizin en yararlı kadın derneklerinden birisinin kurucusu, kadınların erkekler tarafından birer insan, birer kadın değil, aşağılanacak dişi yaratıklar olarak görüldüğünü, sadece aile hayatında değil toplumun her kesiminde kadının gözardı edildiğini, amaçlarının kadınları bu konuda bilinçlendirmek olduğunu çünkü bunun çözümünün kadın erkek eşitliğini anlamaktan geçtiğini söylemiştir (Tarihe dikkat edin, 21. yüzyılın ilk on yılını devirmemiş olmamıza rağmen size bu sözler uzak mı geliyor?) (2). Cemiyet'in Belkıs Şevket isimli üyesinin uçağa binen ilk müslüman kadın olmasını, Bedra Osman Hanım ve arkadaşlarının İstanbul Telefon İdaresi'ne girmesini sağlaması, terzievi kurdurarak kadınlara istihdam yaratması, kadınlara yönelik bir kitaplık oluşturma işini üstlenmesi, açıkça çok eşliliğe, görücü usulüne karşı çıkması, kızların yüksek okul eğitimi görmesini savunması ve bu fikirlerin cemiyetin yayın organı Kadınlar Dünyası'nda dile getirilmesi, derneğin ne kadar gayretle çalıştığının birkaç örneğidir. Kadınlar Dünyası dergisinde, 1916 yılında Enver Paşa'nın himayesinde kurulan, amacı kadınlara istihdam alanı olarak açıklanan Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyyesi isimli dernek dahi, kadınların sorunuyla ilgilenmesine rağmen hiç kadın üye bulundurmaması nedeniyle "Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Erkeklerin Elinde" başlıklı bir yazıda eleştirilmiştir.
Osmanlı'da feminizmden etkilenen bu hareketten bahsederken, 1911 yılında düzenlenen, kadınların toplumdaki statüsünü ve haklarına kavuşmasının görüşüldüğü "Beyaz Kongereler'i" gözardı edemeyiz. (3) Bu kongreleri Fatma Nesibe Hanım vermiş (4), "aptal annelerimiz" diye nitelendirdiği geleneksel itaatkar kadın figürünü eleştirmiş, onların ses çıkarmaktan nasıl hoşlanmadığını, bu yaklaşımın kadınları nasıl bir "tatlı et parçası", "çocuk yapma makinesi", "zevk aracı" haline getirdiğini radikalce dile getirmiştir. Evet, bunların hepsi "Gerici Osmanlı" zamanında olmuştur. Sadece bu da değil, bu dönemde çok farklı nedenlerle kadın örgütleri kurulmuştur; Yardım amaçlı dernekler, kadınların eğitimine ve kız çocuklarının okula gönderilmesine yönelik Teali-i Nisvan Cemiyeti, Tefeyyüz Cemiyeti, Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye, Asri Kadın Cemiyeti gibi dernekler, Ma'mûlât-ı Dahiliyye İstihlâkı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi gibi sadece politika ve ekonomi üzerinde kadınların tartışmalar yaptığı dernekler, Kürt Kadınları Teali Cemiyeti gibi farklı uyruktan kadınların haklarını savunan dernekler, dönemin siyasal partilerinin kadın dernekleri ve daha pekçoğu gibi. Türkiye tarihinde kadın hareketi hiçbir zaman feminizmin uç noktalarında ve erkeklerden soyutlanarak şekillenmemiş ve dönemin en radikal derneği sayılan Osmanlı Kadınının Hukukunu Savunma Derneği ve yayın organı Kadınlar Dünyası dahi, kadınların geleneksel aile yapısındaki yerini reddetmemiştir. Lakin bu örgütlenme faaliyetleri, kadınların topluma entegre olmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Zaten başta da belirttiğim gibi hükümet eliyle kadınlar hakkında atılan tüm adımlar, hükümetin prestiji ve modernleşme yolunda atılmıştır, kadınların bireyselleşmesi ve toplumda saygınlaşması için değil. Bu bağlamda bahsettiğim, kadınların kendi elleriyle kurduğu derneklerin önemini daha iyi anlayabiliriz.
Gelelim bu dönemde iktidara gelen İttihat ve Terakki'ye, yani Jön Türkler. Kendilerini Türklerin temsilcisi olarak gören bu milliyetçi grubun ideolojisinde oluşturduğu bir Türk kadını ve "Türk kadınının temsil etmesi gereken figür" vardır ve bu figüre uygun giyinmelidir, Nora Şeni'nin deyimiyle bu fikir, kadın vücudu ve kıyafetini modernlik-gerikalmışlık yolunda bir gösterge ve simge haline getiren, bu simgeleştirmeyi de kadınların içinde bulunduğu zor koşullardan önde tutan ilk düşüncelerden birisi olmuştur. Buna bağlı olarak, 1918'de "Sade Giyinen Hanımlar Cemiyeti" bile kurulmuştur, kadınların Bizans, Arap ve İran etkisinden kurtulmaları amaçlanmıştır. Milli kıyafet arayışı, kadınların vücutlarının sembolik bir milli kimlik geliştirme yolunda nasıl araca dönüştüğünün göstergesidir. Şimdilik bu konuyu tekrar dönmek üzere kesiyorum ve 1917'de kabul edilen Hukuk-i Aile Kararnamesi'ne dikkat çekmek istiyorum: Bu kararnameyle evlenme, din adamlarının yetkisinden alınıp devlete verildi, kadınların evlenebilme yaşı 17, erkeklerinki 18 olarak belirlendi, kadınlara boşanma hakkı verildi (Ki bu hak İslami hukukta da vardı fakat kısıtlıydı), ayrıca kadının istememesi durumunda, erkeğin ikinci eşi alması yasaklandı. 1919'da bu kararname kaldırılıp eski sisteme geçilse de, gerek zorunluluk olsun, gerek dönemin entellektüel tartışmalarıyla olsun, ileri ve geri atılan adımlarla, duraklamalarla bir kadın hareketi olduğunu görüyoruz. Tıpkı batıda olduğu gibi doğal tepki ve eleştirilerle işleyen, muhafazakarın ve radikalin dahil olduğu bir süreç. Özellikle 1915 yılına kadar, bu konuda büyük yol katedilmiştir ve yukarıda bahsettiğim Hukuk-i Aile Kararnamesi ülkemiz için kayıp olarak nitelendirdiğim 1915 sonrasında atılan nadir doğru adımlardan biridir, biraz da savaş gereği zorunluluktan atılmıştır. Yine 1917 yılında, Kadın Amele Taburu'nun dahi kurulması ve orduya dahil olmak istenilmesi ve kadının ordu içinde test edilişi, bu dönemdeki yapılanların savaşla ilişkisini gözler önüne serer nitelikte. Fakat kuşkusuz, milli mücadele döneminin kadınları daha da bilinçlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Kadınlar bu süreçten sonra artık sadece kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını da tartışacak seviyeye geliyorlardı. Yukarıda anlattığım tüm entellektüel kadın hareketleri genelde şehir kadınını etkilemişti (Ki okuma-yazma oranının yüksek olmadığını ve yayın organlarının hitap ettiği kesmi düşünürsek). Artık şehir kadını ne istediğini biliyor, taşra kadınlarında ise bu bilinç oluşuyordu, Avrupa'daki anlamda feminizmden ülkemizde bahsedemesek de, bunun bir yansıması kesinlikle vardır ve bu gerçek "salt cahil kadın" iddialarını çürütür nitelikte. Şimdi gelelim Cumhuriyet dönemine.
Burada ezberleri bozacak bir gerçeği söylemem gerekiyor: Cumhuriyet döneminin ilk partisi Cumhuriyet Halk Fırkası değil, Kadınlar Halk Fırkasıdır. Kurucusu Nezihe Muhiddin'dir ve bu parti, daha Cumhuriyet'in kurulmasından 4 ay önce, 1923 yılının Haziran ayında kurulmuştur(5). Aynı zamanda bir edebiyatçı olan Nezihe Muhiddin'in "Türk Kadını" adlı kitabında söylediği gibi amaçları, kadınlara bazı siyasal haklarının verilmesini sağlamaktı ve kadınların erkeklerin yaptığı her işi yapabileceğini, savaş halinde askerlik dahi yapabileceklerini söylüyorlardı. Bu parti, ikincisi Ali Fethi Bey'in başkanlığında olmak üzere iki kez müracaatta bulunmasına rağmen, CHF yönetimi tarafından onaylanmadı, kapatıldı. Sebep? Bu fikirlerin ülkeyi böleceği. Çok tanıdık bir sebep değil mi?
Mücadele bununla bitmemiştir. Aynı kadro, partileri kapatıldıktan sonra "aşırı" bulunan isteklerini yumuşatıp "Kadınlar Halk Birliği" adı altında örgütlendiler ve siyasetle ilgilerinin olmadığını söylemek zorunda kaldılar. Öncesinde rejim sözcüsü Cumhuriyet gazetesinin "ülkede o kadar sorun varken kadınların mebusluk propagandasının ciddiyetsiz olduğu" fikrine (Ki günümüzde de kim özgürlük istese, aynı yayın organı ve fikirdaşları aynı bahaneyi öne sürüyor, "Sorun mu kalmamış?" diyerek), sonrasında Takrir-i Sükun'a takıldılar, yine de yılmadılar. Nezihe Muhiddin'in önderliğinde, 1927 yılında CHF listesinden seçimlere katılma kampanyası başlattılar, önerileri kabul edilmedi. Sonrasında seçime erkek aday ile katılma kararı aldılar, feminist Kenan Bey aday olacaktı fakat alaylara tahammül edemedi. Cumhuriyet gazetesi alaylarına devam etti, üstüne, uyduruk bir nedenle Nezihe Muhiddin'e dava açılıp istifa etmeye zorlandı (İktidar tarafından yürütülen karalama kampanyası ve uyduruk davalar size de tanıdık gelmiyor mu?) ve bu istifa, "modern" devletimizin "ileri görüşlü" insanları tarafından memnuniyetle karşılandı. Böylelikle kadın hareketi sindirilmiş oluyordu. 1930 yılında yerel ve 1934 yılında genel seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, lakin aynı yılda nasıl bir tezattır ki Kadınlar Birliği, "Bundan böyle Türkiye’de bir kadınlık meselesi yoktur ve bu arada her erkek gibi kadın da bir tek şefin idaresi altında memleketin iyiliği için çalışmaktadır." gerekçesi verdirtilerek kapatılmaya zorlanmıştır. Böylelikle bu hareketten tamamen kurtulunmuş, "İstenirse yardım örgütü olarak devam edilebileceği" izni verilmiştir. Zaten öyle de olmuştur. Diğer kuruluşlar gibi, Atatürk'e muhalefeti aklından bile geçirmeyen bir örgüt olursanız, ömrünüz de uzar. Bu noktada, fesih gerekçesindeki "tek şef idaresi altında" kısmına dikkat çekmek istiyorum. Hep İnönü'nün başa geçtikten sonra nasıl "Milli Şef" ünvanını aldığı, bunun Alman faşizmindeki "fühler", İtalyan faşizmindeki "il duce" sıfatlarından etkilenildiği söylenir. Fakat bunun Atatürk'ü tanımlamada da nasıl kullanıldığı zaman zaman dikkatimi çekmiyor değil.
Neyse, konumuza dönelim. Öncelikle, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinde dünyanın neresindeyiz? Bizden önce bu hakkın verildiği ülkelere bakalım: Yeni Zelanda (1893), Avustralya (1902), Finlandiya (1906), Norveç (1907), Danimarka (1915), Kanada (1917), Avusturya, Estonya, Gürcistan, Almanya, Macaristan, İrlanda, Kırgızistan, Letonya, Litvanya, Polonya, Rusya Federasyonu, Belarus, Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İsveç, Ukrayna (1919), Arnavutluk, Çek Cumhuriyeti, İzlanda, Slovakya, Amerika (1920), Ermenistan, Azerbaycan (1921), Kazakistan, Moğolistan, Saint Lucia, Tacikistan (1924), Türkmenistan (1927), İrlanda, Britanya (1928), Ekvator, Romanya (1929), Güney Afrika -Beyazlara- (1930), Şili, Portekiz, İspanya, Sri Lanka (1931), Brazilya, Maldivler, Tayland, Uruguay (1931) (6). Yazmaktan yoruldum, demek ki sidik yarışı yapmayla, "Avrupa'da ilklerdeniz!" demekle bir yere gelinmiyor. Lakin ne zaman verildiğinden öte, bu hakkın "neden" verildiğine gelelim.
Öncelikle bu hakkın simgesel olduğunu unutmamak gerekir. Elinizi vicdanınıza koyun, CHP liderinin milletvekillerini "atadığı", parti genel sekreterinin otomatik olarak başbakan olduğu, parti başındaki paşa haricinde erkeklerin dahi seçme hakkı olmadığı bir yerde kadınların seçme ve seçilme hakkından bahsetmek mümkün müdür? Zaten 1935 seçimlerinde simgesel olarak atanan kadın milletvekilleri ne kadın hareketinden gelip muhalif olmuş kişilerdi, ne de çoğunun milletvekili seçildiği (Pardon, atandığı) illerle ilgisi vardı. Neyse, sorumuza dönelim. Neden? Şimdi yukarıda değindiğim, 19. yüzyılda başlayan modernleşme sürecini, kadınların özellikle 20. yüzyılda bizzat aktif olarak rol aldığı kadın hareketini, yarısı Cumhuriyetin ilanından sonra daha ağır şartlar altında bizzat kadın gayretleriyle devam eden 30 senelik mücadeleyi gözardı etmek, bir liderin bir sabah kalkıp "Kadınlara bir hediyemiz olsun" kıvamında bu hakkı verdiğini söyleyenler, tarihimizin unutturduğu Ulviye Meylan'lara, Nezihe Muhiddin'lere çok büyük haksızlık ediyorlar. İkincisi, kadınlara verilen seçme ve seçilme hakkı, demokratik bir zorunluluktu. Verilmesi zorunlu olan şey verildi, fazlası değil. Kadınların örgütlenme hakkı ellerinden alındı, özerk ve bağımsız hareketler başlatmalarına izin verilmedi. KHF'ye uygulanan baskının başka bir açıklaması olamaz. Muhaliflerini bastırmakta usta olan, tüm etnik unsurları adeta silen yönetim istese, kadın hareketinin önünü rahatlıkla açabilirdi. Lakin öyle olmamıştır, "Türk kadını", erkeklerin eliyle şekillendirilmiştir. Hep söylemişimdir; Kölelerine iyi davranan köle sahipleri, sistemin çarpıklığının üzerinin örtülüp köleliğin ömrünü uzatılmasına yardımcı kişiler olmuştur. Aynı şekilde, seçme ve seçilme hakkından bahsetmenin ironik olduğu tek partili dönemde uyduruk bir seçme seçilme hakkı, kadınları öven birkaç söz ve sırf ülkenin ekonomik çıkarları için kadınlara istihdam sağlanması, yapılan yanlış icraatlerin üzerini örtmez.
Burada şu soruyu önemli buluyorum: Cumhuriyeti kuran zihniyet, kadına nasıl bakıyordu? Bu bakış açısı, yukarıda değindiğim İttihat ve Terakki'nin bakış açısıyla paraleldir. 1928'de kurulan Kız Enstitüleri'nin görevi, "Kızların temiz, düzenli ev, mutlu bir evlilik kurumu kurmaları ve böylelikle ülkenin gelişiminde katılımcı olmalarına yönelik teorik ve pratik eğitim" olarak tarif edildi (Bu anlayışın 1870'teki dergilerin amacından tek farkı, kadınları daha farklı giydirmekten pek de öte değildir), Yeşim Arat'ın dediği gibi gelenekler yeniden inşa edildi, Türk kadını Avrupalı gibi giyinecek, eğitimli olup "korporatizme" katkıda bulunacak, yani erkeklerle birlikte "tek şef" liderliği altında ülkeye hizmet için çalışma hayatına atılacak fakat bir yandan da Türk kadınının geleneksel iffetli, ev kadını olmayı bilen anne figürünü de koruyacaktı. Atatürk'ün Sabiha Gökçen'e ilk askeri kadın pilot olmanın, ilk pilotun bir Türk kadını olmasının toplumun modernleşme yolundaki katkısını anlatması da, Osmanlı'dan beri gelen kadını modernleşmenin bir aracı ve sembolü görme etkisinin nasıl aynı kaldığının işaretidir. Bu görüş, kadınların bir birey olarak kimlik inşasında ne yazık ki katkıda bulunmamıştır. Evet, kadınımıza birtakım haklar verilmiştir, ortada bir "emansipasyon" vardır ama gerçek anlamda özgürleşme, liberalleşmeden söz etmek mümkün değildir (Kandiyoti'nin "Emancipated but unliberated" dediği gibi). Kadın unsuru, modernleşme ve prestij kazanma yolunda liderlerin, aynı zamanda Atatürk'ün elinde bir piyon olmuştur ve bu piyonu gerektiği şekilde kullanmışlardır, ne yazık ki kadınları düşünerek yapmamışlardır bunu. Bugün de bir yandan "Haydi kızlar okula" deyip, diğer yandan da "Başını açmazsan okuyamazsın, git temizlikçi ol" diyen zihniyetin ikiyüzlülüğü ortadadır. Asıl rahatsız edici olanın ise, bu kokoşların ülke gelişiminde modernliği temsil ettiğini düşünenlerin varlığıdır (Devlet seçkinleri daima kendilerini bu şekilde tanıtmış ve bunun arkasına sığınmışlardır). Günümüzde Kemalizm ilerleme değil, gerilemeye yol açacaktır. Evet, ülkemizde kadınların toplumsal yeri, ekonomik özgürlüğü, bireyselliği, devlet yönetimine iştirakı yeterli değildir ve geçmişte olduğu gibi, bugün de bu adımları kadınlar, sadece kendi elleriyle kazıdığı yollarda atabilir, salt erkek eliyle verilen şekiller eskiden de olduğu gibi daima çarpık olacaktır. Can Yücel'in dediği gibi, erkekler olarak "biz karışmıyoruz". Buna Atatürk de istisna değildi, ne yazık ki gerçek olan bu.
Nezihe Muhiddin ile ilgili Can Dündar'ın hoş ve aynı zamanda buruk bir yazısıyla karşılaştım, ayrıca Ayşe Hür'ün cumhuriyet dönemi kadınlarıyla ilgili okunmasını önereceğim bir yazısını paylaşmak istiyorum. Başlıkların üzerine tıklayın, okuyun:
Unutulmuş bir kadın
Bir milletin nisvânı, derece-i terâkkisinin mizânıdır.
Kaynakça:
(1) İstanbul'lu Muharrire Hanımlar, İrfan Karakoç
(2) Serpil Çakır, Kadın Tarihinde İki İsim: Ulviye Meylan-Nezihe Muhiddin
(3) Aynur Demirdirek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi
(4) Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Dernekleri
(5) Yaprak Zihnioğlu, Bir Osmanlı Kadın Hakları Savunucusu
(6) http://www.ipu.org/wmn-e/suffrage.htm
Diğer gelişmelerde olduğu gibi, ülkemizde de kadının statüsünü dünya gelişmelerinden, Fransız ihtilalinden, Olympe de Gouges, Marquis de Condorcet gibi isimlerden ayrı tutamayız. Osmanlı'da Sened-i İttifak'la başlayan demokratikleşme ve modernleşme çabalarında kadının konumunun somut olarak tartışılmaya başlanmasının Tanzimat dönemine denk geldiğini söylemek yanlış olmaz. 1841'de yayınlanan kadı izniyle evlenme fermanı, 1862'den itibaren açılan kız rüştiyeleri, 1869 kız çocukları için zorunlu sıbyan kız okulu, 1870'te ilk kadın müdirenin atanması, 1870'te açılan kız öğretmen okulu, somut adımlara örnektir. Bu dönemde ilk kadın dernekleri kurulmuştur ve Şefket-i Nisvan gibi ilk kurulan çoğu dernek, yardım amaçlıdır. 1858'den başlayarak, kadın dergileri de yayınlanmaya başlamıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse; Terakki Muhadderat, Hanımlara Mahsus Malumat, Aile, Parça Bohçası, Hanımlar, Şüküfezar. Kadınlara yönelik bu yayınların çoğu başlarda iyi ev hanımı olma, kendilerini evlerinin ve ülkelerinin çıkarlarına adapte etmek gibi geleneksel konular üzerinde durmuştur ve buraya kadar söyleyebiliriz ki bu adımlar, kadınların kendi başlarına erkeklerden bağımsız olarak yürüttüğü hareketlerin sonucu değil, aksine, kadınlar konusunda geri kalmışlığı, dönemin gerekliliği olan modernleşme yolunda engel olarak gören erkeklerin, kadınların modernleşme sürecinde tekrar şekillenmesine yönelik attıkları adımlardır.
Lakin Türkiye'de kadın hareketinde çok önemli bir tarih vardır; 1895. Bu tarihte ilk kez, erkeklerin kadın üzerindeki hakimiyetini kadınların eleştirdiği, yazarlarının sadece kadınlardan oluştuğu Hanımlara Mahsus Gazete yayınlanmıştır (1) ki yayına işrak eden en önemli kişi Fatma Aliye'dir. Aliye, kadınların eğitimini kısıtlayanların erkekler olduğunu ve erkeklerle kadınların eşit haklara sahip olması gerektiğini açıkça söylemiştir. Bu tarz örgütlenmeler II. Meşrutiyet'ten sonra daha da artmıştır. Kadın hareketinin bir diğer, ve kanımca daha da önemli yayın organı Kadınlar Dünyası'dır. Derginin sahibi, Türkiye kadın hareketinin en önemli isimlerinden Ulviye Meylan'dır ve dergi kendisini feminist olarak tarif etmiştir. Ulviye Meylan, ki kendisi aynı zamanda 1913 yılında Osmanlı Kadınının Hukukunu Savunma Derneği isimli kanımca tarihimizin en yararlı kadın derneklerinden birisinin kurucusu, kadınların erkekler tarafından birer insan, birer kadın değil, aşağılanacak dişi yaratıklar olarak görüldüğünü, sadece aile hayatında değil toplumun her kesiminde kadının gözardı edildiğini, amaçlarının kadınları bu konuda bilinçlendirmek olduğunu çünkü bunun çözümünün kadın erkek eşitliğini anlamaktan geçtiğini söylemiştir (Tarihe dikkat edin, 21. yüzyılın ilk on yılını devirmemiş olmamıza rağmen size bu sözler uzak mı geliyor?) (2). Cemiyet'in Belkıs Şevket isimli üyesinin uçağa binen ilk müslüman kadın olmasını, Bedra Osman Hanım ve arkadaşlarının İstanbul Telefon İdaresi'ne girmesini sağlaması, terzievi kurdurarak kadınlara istihdam yaratması, kadınlara yönelik bir kitaplık oluşturma işini üstlenmesi, açıkça çok eşliliğe, görücü usulüne karşı çıkması, kızların yüksek okul eğitimi görmesini savunması ve bu fikirlerin cemiyetin yayın organı Kadınlar Dünyası'nda dile getirilmesi, derneğin ne kadar gayretle çalıştığının birkaç örneğidir. Kadınlar Dünyası dergisinde, 1916 yılında Enver Paşa'nın himayesinde kurulan, amacı kadınlara istihdam alanı olarak açıklanan Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyyesi isimli dernek dahi, kadınların sorunuyla ilgilenmesine rağmen hiç kadın üye bulundurmaması nedeniyle "Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Erkeklerin Elinde" başlıklı bir yazıda eleştirilmiştir.
Osmanlı'da feminizmden etkilenen bu hareketten bahsederken, 1911 yılında düzenlenen, kadınların toplumdaki statüsünü ve haklarına kavuşmasının görüşüldüğü "Beyaz Kongereler'i" gözardı edemeyiz. (3) Bu kongreleri Fatma Nesibe Hanım vermiş (4), "aptal annelerimiz" diye nitelendirdiği geleneksel itaatkar kadın figürünü eleştirmiş, onların ses çıkarmaktan nasıl hoşlanmadığını, bu yaklaşımın kadınları nasıl bir "tatlı et parçası", "çocuk yapma makinesi", "zevk aracı" haline getirdiğini radikalce dile getirmiştir. Evet, bunların hepsi "Gerici Osmanlı" zamanında olmuştur. Sadece bu da değil, bu dönemde çok farklı nedenlerle kadın örgütleri kurulmuştur; Yardım amaçlı dernekler, kadınların eğitimine ve kız çocuklarının okula gönderilmesine yönelik Teali-i Nisvan Cemiyeti, Tefeyyüz Cemiyeti, Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye, Asri Kadın Cemiyeti gibi dernekler, Ma'mûlât-ı Dahiliyye İstihlâkı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi gibi sadece politika ve ekonomi üzerinde kadınların tartışmalar yaptığı dernekler, Kürt Kadınları Teali Cemiyeti gibi farklı uyruktan kadınların haklarını savunan dernekler, dönemin siyasal partilerinin kadın dernekleri ve daha pekçoğu gibi. Türkiye tarihinde kadın hareketi hiçbir zaman feminizmin uç noktalarında ve erkeklerden soyutlanarak şekillenmemiş ve dönemin en radikal derneği sayılan Osmanlı Kadınının Hukukunu Savunma Derneği ve yayın organı Kadınlar Dünyası dahi, kadınların geleneksel aile yapısındaki yerini reddetmemiştir. Lakin bu örgütlenme faaliyetleri, kadınların topluma entegre olmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Zaten başta da belirttiğim gibi hükümet eliyle kadınlar hakkında atılan tüm adımlar, hükümetin prestiji ve modernleşme yolunda atılmıştır, kadınların bireyselleşmesi ve toplumda saygınlaşması için değil. Bu bağlamda bahsettiğim, kadınların kendi elleriyle kurduğu derneklerin önemini daha iyi anlayabiliriz.
Gelelim bu dönemde iktidara gelen İttihat ve Terakki'ye, yani Jön Türkler. Kendilerini Türklerin temsilcisi olarak gören bu milliyetçi grubun ideolojisinde oluşturduğu bir Türk kadını ve "Türk kadınının temsil etmesi gereken figür" vardır ve bu figüre uygun giyinmelidir, Nora Şeni'nin deyimiyle bu fikir, kadın vücudu ve kıyafetini modernlik-gerikalmışlık yolunda bir gösterge ve simge haline getiren, bu simgeleştirmeyi de kadınların içinde bulunduğu zor koşullardan önde tutan ilk düşüncelerden birisi olmuştur. Buna bağlı olarak, 1918'de "Sade Giyinen Hanımlar Cemiyeti" bile kurulmuştur, kadınların Bizans, Arap ve İran etkisinden kurtulmaları amaçlanmıştır. Milli kıyafet arayışı, kadınların vücutlarının sembolik bir milli kimlik geliştirme yolunda nasıl araca dönüştüğünün göstergesidir. Şimdilik bu konuyu tekrar dönmek üzere kesiyorum ve 1917'de kabul edilen Hukuk-i Aile Kararnamesi'ne dikkat çekmek istiyorum: Bu kararnameyle evlenme, din adamlarının yetkisinden alınıp devlete verildi, kadınların evlenebilme yaşı 17, erkeklerinki 18 olarak belirlendi, kadınlara boşanma hakkı verildi (Ki bu hak İslami hukukta da vardı fakat kısıtlıydı), ayrıca kadının istememesi durumunda, erkeğin ikinci eşi alması yasaklandı. 1919'da bu kararname kaldırılıp eski sisteme geçilse de, gerek zorunluluk olsun, gerek dönemin entellektüel tartışmalarıyla olsun, ileri ve geri atılan adımlarla, duraklamalarla bir kadın hareketi olduğunu görüyoruz. Tıpkı batıda olduğu gibi doğal tepki ve eleştirilerle işleyen, muhafazakarın ve radikalin dahil olduğu bir süreç. Özellikle 1915 yılına kadar, bu konuda büyük yol katedilmiştir ve yukarıda bahsettiğim Hukuk-i Aile Kararnamesi ülkemiz için kayıp olarak nitelendirdiğim 1915 sonrasında atılan nadir doğru adımlardan biridir, biraz da savaş gereği zorunluluktan atılmıştır. Yine 1917 yılında, Kadın Amele Taburu'nun dahi kurulması ve orduya dahil olmak istenilmesi ve kadının ordu içinde test edilişi, bu dönemdeki yapılanların savaşla ilişkisini gözler önüne serer nitelikte. Fakat kuşkusuz, milli mücadele döneminin kadınları daha da bilinçlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Kadınlar bu süreçten sonra artık sadece kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını da tartışacak seviyeye geliyorlardı. Yukarıda anlattığım tüm entellektüel kadın hareketleri genelde şehir kadınını etkilemişti (Ki okuma-yazma oranının yüksek olmadığını ve yayın organlarının hitap ettiği kesmi düşünürsek). Artık şehir kadını ne istediğini biliyor, taşra kadınlarında ise bu bilinç oluşuyordu, Avrupa'daki anlamda feminizmden ülkemizde bahsedemesek de, bunun bir yansıması kesinlikle vardır ve bu gerçek "salt cahil kadın" iddialarını çürütür nitelikte. Şimdi gelelim Cumhuriyet dönemine.
Burada ezberleri bozacak bir gerçeği söylemem gerekiyor: Cumhuriyet döneminin ilk partisi Cumhuriyet Halk Fırkası değil, Kadınlar Halk Fırkasıdır. Kurucusu Nezihe Muhiddin'dir ve bu parti, daha Cumhuriyet'in kurulmasından 4 ay önce, 1923 yılının Haziran ayında kurulmuştur(5). Aynı zamanda bir edebiyatçı olan Nezihe Muhiddin'in "Türk Kadını" adlı kitabında söylediği gibi amaçları, kadınlara bazı siyasal haklarının verilmesini sağlamaktı ve kadınların erkeklerin yaptığı her işi yapabileceğini, savaş halinde askerlik dahi yapabileceklerini söylüyorlardı. Bu parti, ikincisi Ali Fethi Bey'in başkanlığında olmak üzere iki kez müracaatta bulunmasına rağmen, CHF yönetimi tarafından onaylanmadı, kapatıldı. Sebep? Bu fikirlerin ülkeyi böleceği. Çok tanıdık bir sebep değil mi?
Mücadele bununla bitmemiştir. Aynı kadro, partileri kapatıldıktan sonra "aşırı" bulunan isteklerini yumuşatıp "Kadınlar Halk Birliği" adı altında örgütlendiler ve siyasetle ilgilerinin olmadığını söylemek zorunda kaldılar. Öncesinde rejim sözcüsü Cumhuriyet gazetesinin "ülkede o kadar sorun varken kadınların mebusluk propagandasının ciddiyetsiz olduğu" fikrine (Ki günümüzde de kim özgürlük istese, aynı yayın organı ve fikirdaşları aynı bahaneyi öne sürüyor, "Sorun mu kalmamış?" diyerek), sonrasında Takrir-i Sükun'a takıldılar, yine de yılmadılar. Nezihe Muhiddin'in önderliğinde, 1927 yılında CHF listesinden seçimlere katılma kampanyası başlattılar, önerileri kabul edilmedi. Sonrasında seçime erkek aday ile katılma kararı aldılar, feminist Kenan Bey aday olacaktı fakat alaylara tahammül edemedi. Cumhuriyet gazetesi alaylarına devam etti, üstüne, uyduruk bir nedenle Nezihe Muhiddin'e dava açılıp istifa etmeye zorlandı (İktidar tarafından yürütülen karalama kampanyası ve uyduruk davalar size de tanıdık gelmiyor mu?) ve bu istifa, "modern" devletimizin "ileri görüşlü" insanları tarafından memnuniyetle karşılandı. Böylelikle kadın hareketi sindirilmiş oluyordu. 1930 yılında yerel ve 1934 yılında genel seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, lakin aynı yılda nasıl bir tezattır ki Kadınlar Birliği, "Bundan böyle Türkiye’de bir kadınlık meselesi yoktur ve bu arada her erkek gibi kadın da bir tek şefin idaresi altında memleketin iyiliği için çalışmaktadır." gerekçesi verdirtilerek kapatılmaya zorlanmıştır. Böylelikle bu hareketten tamamen kurtulunmuş, "İstenirse yardım örgütü olarak devam edilebileceği" izni verilmiştir. Zaten öyle de olmuştur. Diğer kuruluşlar gibi, Atatürk'e muhalefeti aklından bile geçirmeyen bir örgüt olursanız, ömrünüz de uzar. Bu noktada, fesih gerekçesindeki "tek şef idaresi altında" kısmına dikkat çekmek istiyorum. Hep İnönü'nün başa geçtikten sonra nasıl "Milli Şef" ünvanını aldığı, bunun Alman faşizmindeki "fühler", İtalyan faşizmindeki "il duce" sıfatlarından etkilenildiği söylenir. Fakat bunun Atatürk'ü tanımlamada da nasıl kullanıldığı zaman zaman dikkatimi çekmiyor değil.
Neyse, konumuza dönelim. Öncelikle, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinde dünyanın neresindeyiz? Bizden önce bu hakkın verildiği ülkelere bakalım: Yeni Zelanda (1893), Avustralya (1902), Finlandiya (1906), Norveç (1907), Danimarka (1915), Kanada (1917), Avusturya, Estonya, Gürcistan, Almanya, Macaristan, İrlanda, Kırgızistan, Letonya, Litvanya, Polonya, Rusya Federasyonu, Belarus, Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İsveç, Ukrayna (1919), Arnavutluk, Çek Cumhuriyeti, İzlanda, Slovakya, Amerika (1920), Ermenistan, Azerbaycan (1921), Kazakistan, Moğolistan, Saint Lucia, Tacikistan (1924), Türkmenistan (1927), İrlanda, Britanya (1928), Ekvator, Romanya (1929), Güney Afrika -Beyazlara- (1930), Şili, Portekiz, İspanya, Sri Lanka (1931), Brazilya, Maldivler, Tayland, Uruguay (1931) (6). Yazmaktan yoruldum, demek ki sidik yarışı yapmayla, "Avrupa'da ilklerdeniz!" demekle bir yere gelinmiyor. Lakin ne zaman verildiğinden öte, bu hakkın "neden" verildiğine gelelim.
Öncelikle bu hakkın simgesel olduğunu unutmamak gerekir. Elinizi vicdanınıza koyun, CHP liderinin milletvekillerini "atadığı", parti genel sekreterinin otomatik olarak başbakan olduğu, parti başındaki paşa haricinde erkeklerin dahi seçme hakkı olmadığı bir yerde kadınların seçme ve seçilme hakkından bahsetmek mümkün müdür? Zaten 1935 seçimlerinde simgesel olarak atanan kadın milletvekilleri ne kadın hareketinden gelip muhalif olmuş kişilerdi, ne de çoğunun milletvekili seçildiği (Pardon, atandığı) illerle ilgisi vardı. Neyse, sorumuza dönelim. Neden? Şimdi yukarıda değindiğim, 19. yüzyılda başlayan modernleşme sürecini, kadınların özellikle 20. yüzyılda bizzat aktif olarak rol aldığı kadın hareketini, yarısı Cumhuriyetin ilanından sonra daha ağır şartlar altında bizzat kadın gayretleriyle devam eden 30 senelik mücadeleyi gözardı etmek, bir liderin bir sabah kalkıp "Kadınlara bir hediyemiz olsun" kıvamında bu hakkı verdiğini söyleyenler, tarihimizin unutturduğu Ulviye Meylan'lara, Nezihe Muhiddin'lere çok büyük haksızlık ediyorlar. İkincisi, kadınlara verilen seçme ve seçilme hakkı, demokratik bir zorunluluktu. Verilmesi zorunlu olan şey verildi, fazlası değil. Kadınların örgütlenme hakkı ellerinden alındı, özerk ve bağımsız hareketler başlatmalarına izin verilmedi. KHF'ye uygulanan baskının başka bir açıklaması olamaz. Muhaliflerini bastırmakta usta olan, tüm etnik unsurları adeta silen yönetim istese, kadın hareketinin önünü rahatlıkla açabilirdi. Lakin öyle olmamıştır, "Türk kadını", erkeklerin eliyle şekillendirilmiştir. Hep söylemişimdir; Kölelerine iyi davranan köle sahipleri, sistemin çarpıklığının üzerinin örtülüp köleliğin ömrünü uzatılmasına yardımcı kişiler olmuştur. Aynı şekilde, seçme ve seçilme hakkından bahsetmenin ironik olduğu tek partili dönemde uyduruk bir seçme seçilme hakkı, kadınları öven birkaç söz ve sırf ülkenin ekonomik çıkarları için kadınlara istihdam sağlanması, yapılan yanlış icraatlerin üzerini örtmez.
Burada şu soruyu önemli buluyorum: Cumhuriyeti kuran zihniyet, kadına nasıl bakıyordu? Bu bakış açısı, yukarıda değindiğim İttihat ve Terakki'nin bakış açısıyla paraleldir. 1928'de kurulan Kız Enstitüleri'nin görevi, "Kızların temiz, düzenli ev, mutlu bir evlilik kurumu kurmaları ve böylelikle ülkenin gelişiminde katılımcı olmalarına yönelik teorik ve pratik eğitim" olarak tarif edildi (Bu anlayışın 1870'teki dergilerin amacından tek farkı, kadınları daha farklı giydirmekten pek de öte değildir), Yeşim Arat'ın dediği gibi gelenekler yeniden inşa edildi, Türk kadını Avrupalı gibi giyinecek, eğitimli olup "korporatizme" katkıda bulunacak, yani erkeklerle birlikte "tek şef" liderliği altında ülkeye hizmet için çalışma hayatına atılacak fakat bir yandan da Türk kadınının geleneksel iffetli, ev kadını olmayı bilen anne figürünü de koruyacaktı. Atatürk'ün Sabiha Gökçen'e ilk askeri kadın pilot olmanın, ilk pilotun bir Türk kadını olmasının toplumun modernleşme yolundaki katkısını anlatması da, Osmanlı'dan beri gelen kadını modernleşmenin bir aracı ve sembolü görme etkisinin nasıl aynı kaldığının işaretidir. Bu görüş, kadınların bir birey olarak kimlik inşasında ne yazık ki katkıda bulunmamıştır. Evet, kadınımıza birtakım haklar verilmiştir, ortada bir "emansipasyon" vardır ama gerçek anlamda özgürleşme, liberalleşmeden söz etmek mümkün değildir (Kandiyoti'nin "Emancipated but unliberated" dediği gibi). Kadın unsuru, modernleşme ve prestij kazanma yolunda liderlerin, aynı zamanda Atatürk'ün elinde bir piyon olmuştur ve bu piyonu gerektiği şekilde kullanmışlardır, ne yazık ki kadınları düşünerek yapmamışlardır bunu. Bugün de bir yandan "Haydi kızlar okula" deyip, diğer yandan da "Başını açmazsan okuyamazsın, git temizlikçi ol" diyen zihniyetin ikiyüzlülüğü ortadadır. Asıl rahatsız edici olanın ise, bu kokoşların ülke gelişiminde modernliği temsil ettiğini düşünenlerin varlığıdır (Devlet seçkinleri daima kendilerini bu şekilde tanıtmış ve bunun arkasına sığınmışlardır). Günümüzde Kemalizm ilerleme değil, gerilemeye yol açacaktır. Evet, ülkemizde kadınların toplumsal yeri, ekonomik özgürlüğü, bireyselliği, devlet yönetimine iştirakı yeterli değildir ve geçmişte olduğu gibi, bugün de bu adımları kadınlar, sadece kendi elleriyle kazıdığı yollarda atabilir, salt erkek eliyle verilen şekiller eskiden de olduğu gibi daima çarpık olacaktır. Can Yücel'in dediği gibi, erkekler olarak "biz karışmıyoruz". Buna Atatürk de istisna değildi, ne yazık ki gerçek olan bu.
Nezihe Muhiddin ile ilgili Can Dündar'ın hoş ve aynı zamanda buruk bir yazısıyla karşılaştım, ayrıca Ayşe Hür'ün cumhuriyet dönemi kadınlarıyla ilgili okunmasını önereceğim bir yazısını paylaşmak istiyorum. Başlıkların üzerine tıklayın, okuyun:
Unutulmuş bir kadın
Bir milletin nisvânı, derece-i terâkkisinin mizânıdır.
Kaynakça:
(1) İstanbul'lu Muharrire Hanımlar, İrfan Karakoç
(2) Serpil Çakır, Kadın Tarihinde İki İsim: Ulviye Meylan-Nezihe Muhiddin
(3) Aynur Demirdirek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi
(4) Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Dernekleri
(5) Yaprak Zihnioğlu, Bir Osmanlı Kadın Hakları Savunucusu
(6) http://www.ipu.org/wmn-e/suffrage.htm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

